Home Kültür Sanat Müzik Nino Varon: “Tatları doğru yakalamazsan ne ilişki, ne ticaret, ne iş, hiçbir şey olmaz, hele sanat hiç olmaz.”
Nino Varon: “Tatları doğru yakalamazsan ne ilişki, ne ticaret, ne iş, hiçbir şey olmaz, hele sanat hiç olmaz.”

Nino Varon: “Tatları doğru yakalamazsan ne ilişki, ne ticaret, ne iş, hiçbir şey olmaz, hele sanat hiç olmaz.”

813
0

Benim artistlerimi soracak olursan başta Nilüfer’dir, Tanju Okan’dır, Kayahan’dır, biraz da Ajda Pekkan’dır.

Yaprak Sayın

Nino Varon, müzisyen, yapımcı, ressam. Müziğe saçları döküldükten sonra komplekslerini yenmek için gitarla başlamış. Kışları İstanbul’da, yazları Büyükada’da yaşayan bir ailede büyümüş. Orta öğrenimini Saint Michel’de tamamladıktan sonra, üniversiteye gitmeyi hiç düşünmemiş. Türkiye’yi askerliği sırasında tanıyan Nino Varon, askerlikten sonra bir plak şirketinde çalışmaya başlamış. Meslek hayatına plak seçiciliğiyle başlayıp prodüktörlüğe terfi etmiş. Türkiye’de 70’ten fazla artistle çalışmış, ya şarkı yazmış, ya şarkı seçmiş ya da prodüksiyonu dizayn etmiş. Nino Varon, “Yetmiş artist olsa, yetmiş şarkı eder,” diyor. “Bunların hepsi benim yazdığım şarkılar değil. Bazılarını ben yazdım, bazılarını ben keşfettim, bazılarını artiste göre ben yazdırdım, bazılarını ben artistin karakterine göre düzenledim ama en önemlisi şarkıya göre artisti doğru seçtim.”

Yaprak Sayın: Bize Nino Varon’u nasıl anlatırsınız?

Nino Varon: Beni mesleğimde bu noktaya getiren en önemli özelliğim sanatçıya yakışan şarkıyı seçebiliyor olmam. Mesela bizim zamanımızda Tanju Okan, kadınların hoşuna gideceği şarkıları söyleteceğim adamdı, Ajda Pekkan isyankâr, bayraktar, Nilüfer masumdu. Sadece müzikle uğraşan biri de olmadım.

“Çoğu zaman müzik, ekmek arası resim yapan bir adamım” diyor Nino Varon. “Yorulduğum zaman resim çiziyorum, beyin başka bir boyuta gidiyor, tazeleniyor. Ben iki hobi mesleği olan talihli bir adamım. Bundan para kazandın kazanmadın hiç önemli değil.”

YS: Müzik hayatınıza başlarkan etkilendiğiniz bir olay ya da kişi oldu mu?

NV: Ben saçlarım döküldüğünde çok iyi top oynuyordum. Fakat spor şu anki gibi kadınların maçlara gidip Fenerbahçe formasıyla yırtındıkları gibi ilgi çekici değildi. James Dean, Elvis Presley yeni çıkmıştı, o yüzden ben de dedim ki, en iyisi gitara başlıyım. Gitarı adada Rum ustalardan öğrendim, kendimize göre biraz çalıyorduk. İlk başladığımda Karavan Pavyonu’nda çalıyorduk. Bir akşam Aysel Tanju’nun müzisyeni gelmedi. Patronumuz da, Sen çalacaksın, dedi. Çalamayacağım diye çok korkuyordum ama bir şekilde hallettim. Müzikle uğraşmak çok güzel terapidir. Belki hayatı bu yüzden gırgıra alabiliyorumdur. Müzik yapan ve hayvan besleyen insanlar her zaman farklıdır.

YS: Türkiye’de prodüktör olmak… Siz prodüktörlük de yapmaya başladınız…

NV: Körler ülkesinde tek gözlü olmak. Ben Odeon’a girdiğimde plak seçicisi olarak işe başladım. Ayten Alpman, Sezen Aksu şarkı yazıyordu, stüdyoya giriyorlardı. Müzisyen olmamın da bana çok faydası oldu çünkü şarkıları çok daha kolay aklımda tutabiliyordum ve seçebiliyordum. İki tane çok tutulan parça çıkardım. Bir tanesi “Too many tears”, bir tanesi “All hung up in your green eyes” o zaman bu işte ne kadar başarılı olabileceğimi göstermiş oldum. 70 yılında Nilüfer’i dinlediğimde sesinde bir tını vardı, İtalyan şarkıda çok belli olmamıştı. Onu bir gün ziyaret ettim ve plak yapmak istediğimi söyledim. Ama sonrasında Fransa’ya transfer oldum, plak yapılamadı. Daha sonrasında Nilüfer’i Fransaya çağırdım ve ilk şarkısını çıkardık.

YS: Peki prodüktör olmak için hangi özelliklere sahip olmak gerekiyordu?

NV: En önemlisi şarkıları sanatçıyla uyumlu seçebilmek. Mesela Füsun Önal neşeli şarkıların sanatçısı, Nilüfer genç kız, masumiyet müzesi gibi. Prodüktör olunca da burada benim en büyük şanslarımdan bir tanesi de ismimin güzelliği oldu. Nilüfer’i ilk çıkardığımda, kim bu Nino Varon dediler. Ya İtalyan ya Fransız olduğumu düşündüler çünkü o zamanlar yabancı merakı daha da fazlaydı. Ben iyi bir müzisyen de değilim aslen, ben müzikte zekiyim. Keşfedici bir tarafım var, bütün kazandıklarımı gözlemci tarafımın çok gelişmesinden kazandım.

YS: Türkiye’de popüler müziğin geçmişini ve bugününü karşılaştırırsak aklınıza gelecek ilk olumlu ve olumsuz farklar nelerdir?

NV: Bizim zamanımızdaki müzik çok daha ciddiydi. Bunda TRT’nin katkısı çok büyüktür. TRT’nin bir denetim mekanizması vardı. Bu sayede yanlış işler daha az ortaya çıkıyordu. Şimdi teknoloji sayesinde müzik yapmak çok kolaylaştı. Teknoloji ile artık gerçek davul çok az çalınır oldu, gerçek gitar da tabii. Bir program çıktı, gitarı o programdan çalıyorsun. Hangi marka gitar olduğundan, gitarı çalanın kim olduğuna kadar seçebiliyorsunuz. Bir olgu ortaya çıkıyor, bu olguyu canlı müzikle ortaya çıkarmıyorsun, alette oluşuyor bu. Herkese müzik yapabilme rahatlığı geldi, stüdyolarda bu yüzden iş yok artık. Artık stüdyolar en son kademede cila yapmak için kullanılıyor. Dolayısıyla halkımızın, insanların yaşam şekli her döneme imzasını atıyor. Günün şartlarına göre konular işlenir, besteler yapılır, hepsi çok güzel olabilir ama söylediğim gibi artist yavan kalırsa şarkı da yalan olabilir. Türkiye’ye gelirsek, Türkiye’de olgun, bilgili, vatanını seven, belirli bir kültüre erişmiş Türk sanat müziği diye bir tarz vardı. “Nasıl geçti habersiz”, “Bak yeşil yeşil” gibi, 70’lerde 80’lerde çok naif şarkılar vardı. Bu şarkılar bizim karakterimizi tam anlatıyordu, o zamanlar daha akıllı türküler vardı. Arabesk diye bir şey çıktı. Çünkü bizim ülkemiz ağlamayı seviyor, hayat şartları böyle.

Bir de şunu eklemek istiyorum, mesela son bir senede bir tane güzel şarkı çıktı. İsmi “Bağdat”. Neden? Çünkü şarkı söyleyenine çok yakışıyor, ikisi de naif. Bir şarkı özüyle buluştuğu zaman ve tabii ki bir de şansı olduğu zaman tutuyor. Bugün her şey para oldu: Promosyon para, programa çıkmak para. Aslında biz sanat yapıyoruz. Bülent Ortaçgil’i televizyonda göremezken her yerde iyi yapılmamış işlerle karşılaşabiliyoruz.

Nino Varon’un suluboya ve karışık teknik resimleri.

YS: Zamana yenik düşmeyen şarkılar nasıl ortaya çıkıyor?

NV: Şarkıların yapılışları çok ilginç, beş dakikada bir satırdan bir şey üretebiliyorsun. Mesela “Bir kadın bu kadar özlenmez ki” adadaki evime taşındığımda yaptığım bir şarkı. Saat gece üç, aniden aklıma geliyor şarkının sözleri. Piyano çalmasını bilmeden akorları nispeten doğru basıyorum ve şarkı ortaya çıkıyor. Tanju Okan bugün hayatta olsaydı 90 değil 200 yaşında bile olsa bir numara olurdu. Kayahan söyleyecekti, hastalığından dolayı o da söyleyemedi. Şarkıyı ben mırıldandım, kendi müziğimi yapmaya karar verdim. Fransızların, solcu Yunanların yaptığı gibi, konuşur gibi bir müzik yarattım. Şimdiki Nino Varon bu. Ben kendi müziğimde insanların hayallerinin anahtarını veriyorum.

Mesela “Papatya falları” da benim şarkım. O günlerde “Elbette” çıkmıştı ve ben şarkıyı çok kıskanıyordum. Aydın Sarman diye bir arkadaşım bana geldi, Abi benim kıymetimi anlamıyorlar, sen anlarsın, sana birkaç şarkımı getireceğim, dedi. Getirme, ben sana bir şarkı sipariş edeceğim, dedim. Bana minör bir şarkı yapmanı istiyorum, akordeon istiyorum, mandolin istiyorum. Bana “Elbette” ile yarışacak bir şarkı yapmanı istiyorum, dedim. Bir gün sonra geldi, kasete çekmiş şarkıyı, kaseti çalmaya başladığımız anda aklıma Demet geldi. Sonra sözlerini yazdık, nakaratın üzerine ekledik.

YS: Münir Nurettin Selçuk gibi büyük bir isimle çalışmışsınız..

NV: Bir gün patronum bana dedi ki, her gün kot pantolon giyiyorsun, yarın takım elbise giy. Münir Nurettin Selçuk’u sen karşılayacaksın. Münir Nurettin Selçuk beyaz Mercedes’iyle geldi. Kapıyı açıp, Sizi karşılama şerefi bana bahşedildi, çok mutluyum hocam, koluma girer misiniz, dedim. Sen ne güzel konuşuyorsun, dedi. Biz ustalardan ilham alarak büyüdük bu yüzden o an benim için unutulmazdı. Daha sonra patronuma, Bu çocuk kim, çok sevdim, diye sormuş. Sonucu, “İspanyol Meyhanesi” şarkısını ben çıkardım, Türkiye’nin en büyük şarkılarından birinden bahsediyoruz. Artistin gerçekten hak edenine, davranış biçimi çok önemli çünkü yaratıcı artist başka, yorumcu artist başka. Yorumcu güzel bir kadın beş dakikada yapılmış herhangi bir şarkıyı söyleyebilir.

“En çok çalışmak isteyip çalışamadığım sanatçılardan biri Bülent Ortaçgil, diğeri de rahmetli Kâzım Koyuncu.”

YS: Birçok ünlü isimle çalıştınız, unutmadığınız bir anınız var mı?

NV: Tanju Okan ile ilgili bir anımı anlatabilirim. Tanju Okan’ın meşhur “Hasret” şarkısı. Odeon’a yeni girmiştim, annem plakları evde dinlesin diye bir pikap almıştım, bir şarkıyı duymuş, çok beğenmiş, Bunun Türkçesini mutlaka yapmalısın, dedi. Bu ara ilk nişanlımla kavgalıyım. “Bu akşam çok efkârlıyım, kalbim neden kan ağlıyor” sözlerini yazıyorum, annem not alıyor. Sonra neden böyle duygusal sözler yazayım, ben iyiyim deyip vazgeçtim. O dönemlerde de Ergin Bener ile ortağız, Odeon’dan ayrılmıştım. Ergin’e söyledim, Hümeyra’yı yeni keşfetmişti, Gel bu şarkıyı bitirelim, dedi. Birisini bulduk, şarkıyı tamamlattık, ben üzerinde çalışıp bitirdim. Kime söyletebiliriz diye düşünürken Tanju Okan aklımıza geldi. Hemen Tanju Okan’dan bir randevu aldım, Can Bartu ile Divan’da oturuyorlardı, yanlarına gittim. Hocam bir şarkı var, sen söylersen çok güzel olur, dedim. Dinlemeyi kabul etti, telefonunu aldım. İki üç gün sonra aradım, Sevdim şarkıyı, söyleyebilirim, anlaşma kısmı da kolay, dedi. Hangi tondan söyleyeceğini konuşurken, Aynı ton olsun, değiştirmeyelim, dedi. Elimizdeki az bir parayla küçük bir orkestra kurduk, stüdyoya girdik. Playback’i yaptık, Tanju Okan geldi, söylemeye başladı ama şarkı bir ton yüksek kaldı. Yine de başladı şarkıyı söylemeye. Sonra aklıma Dario Moreno’nun plakları geldi, ağlayarak söylerdi şarkılarını. Ben de Tanju Okan’a, Hafif ağlayarak söyle şarkıyı, dedim. Şarkıyı bitirdik, kaydettik, inşallah tutar dedik. Hem bir ton aşağıdan söylemesi, hem de ağlarmış gibi söylemesi kadınların hoşuna gitti, şarkı bu yüzden tuttu. Doğru tonda söylenmiş olsa belki tutmayacak. Şarkı tutunca Tanju Okan’a para verme durumu ortaya çıktı. Gittik görüşmeye ama çantasız geldi. Tanju çantasız gelmişsin deyince de, Sen bana para mı vereceksin, bana hayatımın şarkısını yaptırdın, evleniyorsun bu benim sana düğün hediyem olsun, dedi.

YS: Meslek hayatınızda dönüm noktası olan ya da sizi çok etkileyen bir olay var mı?

NV: Odeon’da Engin Arman ile çalışırken bir beste yaptım. Nesrin Sipahi’ye söyletmeye karar verdik. Nesrin Sipahi Türk sanat müziği divalarından biri ve ilk defa hafif batı müziği söyleyecek. Büyük bir orkestra, yirmi keman vardı. Stüdyoya gittik. Nesrin Hanım gelmiş, provalara başlamış. Hafif batı müziği değil, söyleyişinde alaturkalık var. Biraz rahatlayıp ara verdikten sonra, nasıl gidiyor diye sordu. Ben de araya girip, Size bir şey söylemem lazım, dedim. Bugün düşünmeniz lazım ki Türk sanat müziği söylemiyorsunuz, bu hafif batı müziği, daha batılı söylemeniz lazım. O sırada müdürüm, Olmadı, bir sanatçıyla böyle konuşulmaz, dedi. Nesrin hanım içerden, Bir dakika, bir dakika, diye seslendi. İlk defa birisi bana nasıl yapmam gerektiğini söylüyor, lütfen beni bu keyiften mahrum bırakmayınız, dedi. Bu beni ilerki iş hayatım için de çok cesaretlendirmişti.

YS: Bugün müzikle uğraşmak isteyen gençlere verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

NV: Söyleyebileceğim en önemli şeylerden biri şu: gençlerden önce her aile çocuğuna bir gitar almalı ve odasına mutlaka asmalı. Çalsın ya da çalmasın. Yeni gelen genç nesil çok yetenekli. Bizim gibi hoca peşinde koşmasına da gerek yok, internet ellerinin altında. Zaten genç nesilin doğası bizimkinden çok daha yetenekli, kolayca öğrenebiliyor. Çağımızda bunun savaşı yaşanıyor. Herkes güzel bir şey yapmaya çalışıyor ve hepsi birbirine vuruyor kayboluyor.

(813)

Yorum yaz