Home Bilgi Bankası Edebiyat Virginia Woolf’tan Yazmaya Dair Vazgeçilmez Öneriler: “Ne Olursunuz 30 Yaşına Gelmeden Önce Hiçbir Şey Yayımlamayın.”
Virginia Woolf’tan Yazmaya Dair Vazgeçilmez Öneriler: “Ne Olursunuz 30 Yaşına Gelmeden Önce Hiçbir Şey Yayımlamayın.”

Virginia Woolf’tan Yazmaya Dair Vazgeçilmez Öneriler: “Ne Olursunuz 30 Yaşına Gelmeden Önce Hiçbir Şey Yayımlamayın.”

84
0

Emily Temple

Kim Virgina Woolf gibi yazmak istemez ki? (Yani, bazı insanlar yazmak istemeyebilir tabii ama bu yazıyı okuyanlar ister diye düşünüyorum.) Woolf, nesilde tek olan bir zekaya sahipti, hem bir yazar hem de bir yayıncı olarak bir şeyi neyin harika (ya da genellikle ortalama) bir edebiyat eseri yapabileceği hakkında sağlam fikirleri vardı. Şanslıyız ki bu konudaki düşüncelerini makalelerinde, mektuplarında yazdı, paylaştı. Yazının devamında okuyacaklarınız da Woolf’un meslek ve roman sanatı hakkındaki düşüncelerinden ve gelecek vadeden ya da mevcut yazarlar için paylaştığı önerilerinden bir derleme.

Roman yazmak için karakterle başlayın:

Bana göre tüm romanlar karşı köşedeki yaşlı bir hanımefendiyle başlar. Yani, tüm romanlar karaktere değinir ve romanın biçimini geliştiren, değiştiren de vaaz vermek, şarkı söylemek ya da İngiliz İmparatorluğu’na methiyeler düzmek değil karakterleri ifade etmektir.

– “Mr. Bennet ve Mrs. Brown” yazısından, 1924

Okuyabildiğiniz kadar okuyun ve sonra kendiniz hakkında değil, başkası hakkında yazın:

Yazma sanatı, birinin desteğine sahip olma ve dildeki her bir sözcüğü söyleme, bu sözcükleri İngilizcede bu kadar gerekli yapan ağırlıklarını, renklerini, seslerini, birliklerini bilme, ifade edebileceklerinden daha fazlasını önerme sanatı bir aşamaya kadar okumayla öğrenilebilir. Çok fazla okumak imkânsızdır ama kişinin kendisini değil de farklı birini hayal ederek okuması çok daha güçlü ve etkilidir. Eğer sadece tek bir kişi hakkında yazarsanız, yazmayı nasıl öğrenirsiniz ki?

A Letter to a Young Poet, 1932

Okurla ortak bir paydada buluşun:

Hem hayatta hem de edebiyatta bir yandan ev sahibi ve bilinmeyen misafir, diğer yandan ise yazar ve bilinmeyen okur arasında bir tür geçit, körfez yaratmak gereklidir. Ev sahibi hava hakkında düşünür, çünkü bilir ki ev sahipleri nesiller boyunca bunun herkesin ilgisinin olduğu evrensel bir konu olduğu gerçeğini oluşturmuştur. Mayıs ayının bizi kötü etkilediğini söyleyerek konuya girer ve böylelikle bu bilinmeyen misafirle bir temas kurmuş olur, ardından daha çok ilgi uyandıracak konulara geçer. Bu, edebiyatta da böyledir. Yazar okuruyla ilişki kurarken önce onun bildiği bir konuyu ortaya atar, bu da okurun hayal gücünü uyarır ve yazarla ileride kuracağı samimiyetin zorlu sürecinde iş birliğine istekli hale gelir. En önemlisi de bu ortak buluşma yerinin karanlıkta sezgisel olarak bulunabilecek kadar kolay ulaşılabilir olmasıdır.

– “Mr. Bennet ve Mrs. Brown” yazısından, 1924

Gerçek ve güzellik arayışınızda dille oynamayı öğrenin:

Sözcükler, İngilizce sözcükler doğaları gereği yankılarla, anılarla, ortaklıklarla doludur. İnsanların dudaklarında, evlerinde, sokaklarda, çayırlarda dolanıp dururlar, buralardan söz ederler. Bugün onları yazmanın en ana zorluklarından biri de anlamlarla, anılarla dolu olmaları ve birçok ünlü evlilik anlaşmaları yapmış olmalarıdır. Örneğin “kızıl” gibi harika bir sözcüğü, “sonsuz denizler”i (Macbeth, Sahne II) hatırlamadan kullanmak mümkün müdür? Eski zamanlarda İngilizce henüz yeni bir dildi elbette, yazarlar yeni sözcükler icat edip kullanırdı. Şimdilerde ise yeni sözcükleri icat etmek hâlâ yeterince kolay ama onları kullanamıyoruz çünkü dil artık eski. Yepyeni bir sözcüğü net ama gizemli bir gerçekten dolayı eski bir dilde kullanamazsınız: Bir sözcük tek ve ayrı bir oluşum değil, diğer sözcüklerin bir parçasıdır. Aslında bir cümlenin parçası olana kadar sözcük bile değildir. Sözcükler birbirine aittir ve sadece iyi bir yazar “kızıl” sözcüğünün “sonsuz denizler”e ait olduğunu bilir. Yeni sözcükleri eskileriyle eşleştirmek cümle yapısına zarar verir. Yeni sözcükleri doğru şekilde kullanmak için yeni bir dil icat etmek gerekir ve hiç şüphe yok ki bu, bu zamanın işi değildir. Bizim işimiz İngilizcenin şu anki haliyle neler yapabileceğimize bakmaktır. Eski sözcükleri yok etmeden yeni düzenlere nasıl adapte edebileceğimizi görmek ve böylelikle güzelliği yaratmalarını, gerçeği söylemelerini sağlamaktır. Asıl mesele budur.

– BBC’de yayınlanan “Craftmanship” yazısından, 20 Nisan 1937 

Geleneğe karşı çıkın:

İyi yazarlar hayata yaklaşmaya, onları ilgilendiren ve harekete geçiren şeyleri daha içten ve tam olarak korumaya çalışırlar. Bunu yaparak romancılardan genel olarak gözlemledikleri gelenekleri gözden çıkarsalar bile. Haydi atomları zihne ulaştıkları şekilde kayda alalım, görünüşte ne kadar bağlantısız ve tutarsız gözükürse gözüksün deseni takip edelim. Hayatın küçük düşünülenden çok, büyük düşünülende daha bütün olarak var olduğu gerçeğini hafife almayalım.

– “Modern Fiction” yazısından

Dünyayı anlamlandırmak için ritmi kullanın:

Tüm cesaretinizi toplayın, tetikte olun ve doğanın bağışladığı tüm nimetlerden yardım isteyin. Sonra da ritmik algınızın kadınlar ve erkeklerin, otobüslerin, serçelerin, caddedeki her şeyin arasında gezinmesine, bunların hepsini uyumlu bir bütünde bir araya getirene kadar dolaşmasına izin verin. Uyumsuz gözüken ama aslında gizemli bir yakınlığı olan şeylerin arasındaki ilişkiyi bulmak, yolda karşılaşılan her deneyimi korkusuzca anlamak, şiirin bir parça değil de bir bütün olması için bu deneyimi tamamen indirmek, insan hayatını şiirin içinde tekrar düşünmek ve böylelikle romancının yolu boyunca harcanmayan ama şairin yolunca yoğunlaşmış ve sentezlenmiş karakterler aracılığıyla trajedi ve komediye tekrar ulaşmak muhtemelen yazarın işi. Ama ben ne ritim ne de hayat derken ne demek istediğimi bilmiyorum ve muhtemelen hangi objelerin şiirde düzgünce eşleşebileceğini söyleyemem. Bu tamamen sizin işiniz. Bir kısa bir uzun hece ölçüsünden Yunan ve Latin ölçüsünü de çıkaramam, bu nedenle eski ve gizemli sanatınızdaki ayinleri ve seremonileri ne şekilde değiştirmeniz ve geliştirmeniz gerektiğini de söyleyemem. Daha güvenli bir paydaya geçerim ve tüm bu küçük kitaplara dönerim.

A Letter to a Young Poet, 1932

Metodolojiyi unutun, işinize yarayanı kullanın:

Dışarıda durup ‘metotları’ incelemek her durumda bir hatadır. Eğer biz birer yazarsak, ifade etmek istediğimizi ifade eden, eğer bir okursak da bizi romancının amacına yaklaştıran herhangi bir metot doğrudur, her bir metot doğrudur. Bir sınır yoktur… Hiçbir şey, hiçbir ‘metot’, hiçbir deney, en vahşileri bile yasaklı değildir. Sadece yanlıştır ya da iddiadır. ‘Kurmacanın uygun öğeleri’ diye bir şey yoktur. Her şey kurmacanın uygun bir öğesi olabilir. Her his, her düşünce, beynin ve ruhun kullandığı her bir özellik… Hiçbir algı hatalı gelmez.

– “Modern Fiction” yazısından

Kendinizi çok ciddiye almayın:

Tarihte ilk defa okurlar var –ticaretle, sporla uğraşan, büyükanne ve babalarına hastabakıcılık yapan, tezgahların arkasında kolileme yapan– çok geniş bir insan grubu ve bu okurların hepsi okuyor ve nasıl okumaları, ne okumaları gerektiğini duymak istiyor. Bu okurların öğretmenleri de (eleştirmenler, yayıncılar, öğretim üyeleri) okuma eylemini kolaylaştırmalılar, onlara edebiyatın şiddetli ve heyecanlı olduğunu, kahramanlarla ve düşmanlarla dolu olduğunu, kötü güçlerin sürekli çatıştığını, toprakların üstünün kemik yığınlarıyla kaplı olduğunu, siyah pelerinli, beyaz atlı yalnız fatihlerin onları ileride bekleyen ölümlerine doğru at sürdüklerini söylemeliler. Atış yapıldı ve her yer çınladı: “Romantizm çağı bitti. Realizm çağı bağladı.” Bu tür şeyleri bilirsiniz. Günümüzde yazarlar tüm bunların içinde tek bir doğru söz olmadığını gayet iyi biliyorlar elbette. Savaşlar, cinayetler, yenilgiler, zaferler yok. Yazarların da kabul ettiği gibi en önemli olan şey okurların keyif alması. Herkes giyinip kuşanıyor. Herkes kendi kısmını oynuyor. Biri liderlik ediyor, diğerleri onu takip ediyor. Biri romantik, diğeri realist. Biri gelişmiş, diğerinin zamanı geçmiş. Tüm bunları bir şaka olarak gördüğünüz sürece zararı yok. Ama eğer bunlara inanırsanız, kendinizi ciddi ciddi bir lider ya da destekçi, bir modern ya da muhafazakâr olarak görürseniz işte o zaman yaptığı işin kimse için bir önemi ya da değeri olmayan, kendi halinde, ısırgan ve yaralayan küçük bir hayvan olursunuz. Bunun yerine kendinizi daha alçakgönüllü, daha az dikkat çeken ama bana göre daha ilgi çekici biri olarak düşünün. İçinde geçmişin tüm şairleri yaşayan, içinden dönemin şairlerinin yükseleceği bir şair olarak. Kendinizde Chaucer’in bir dokunuşunu, Shakespeare’nin bir izini, Dryden’ın, Pope’un, Tennyson’ın ve tüm o saygıdeğer şairlerin bir parçasını barındırın. Kanınıza karışmalarına, bazen kaleminizi biraz daha sağa ya da sola oynatmalarına izin verin. Kısacası, siz son derece eski, karmaşık ve devamlı bir karaktersiniz. Bu nedenle lütfen kendinize biraz olsun saygılı davranın, Guy Fawkes gibi giyinmeden önce iki kez düşünün ve sokak köşelerinden ölümü tehdit eden, üç beş kuruş isteyen ürkek yaşlı kadınları çıkarın.

A Letter to a Young Poet, 1932

Ama edebiyatı ciddiye alın:

İngiltere’de bir roman her halükârda bir sanat eseri değildir. Savaş ve Barış’ın, Karamazov Kardeşler’in ya da Kayıp Zamanın İzinde gibi eserlerin yanında durabilecek başka bir kitap yok. Bu gerçeği kabul ederken, son bir tahmini de ortadan kaldıramayız. Fransa ve Rusya kurmacayı ciddiye alıyor. Flaubert bir lahanayı tanımlayacak bir ifade bulabilmek için bir ayını harcıyor. Tolstoy Savaş ve Barış’ı yedi kez baştan yazıyor. Onların üstün olmalarının nedeni çektikleri acılar, yargılanmalarının nedeni bu ciddiyet. Eğer İngiliz eleştirmeni daha az yerli olsaydı, onu yaşamı çağırmak için memnun eden şeylerin haklarını korumak için daha az çaba gösterseydi, romancı da daha cesur olabilirdi. Ebedi sehpasında ve tüm insan serüvenini temsil etmesi gereken makul ve tehlikeli formüllerde başıboş kalmayı kesebilirdi. Ama o zamanda öykü yalpalardı, olay örgüsü parçalanırdı ve karakterler harap olabilirdi. Kısacası, roman bir sanat eseri olurdu.

– “The Art of Fiction” yazısından, E.M. Forster’ın Roman Sanatı kitabına bir cevap, 1927

Yayımlamak için acele etmeyin:

Ne olursunuz 30 yaşına gelmeden hiçbir şey yayımlamayın.

Bunun çok önemli bir nokta olduğuna eminim. Okuduğum şiirlerdeki hataların çoğu, gayret etmek için henüz çok genç yaştayken yayımlanmanın vahşetine maruz kalmalarından kaynaklanıyor. Bu, onları gençliğin bir özelliği olmaması gereken ruhsal ve sözsel bir yoksunluğa itiyor. Şair çok iyi yazar, şiddetli ve zeki toplum için yazıyor. Ama eğer on yıl boyunca başkası için değil de kendi için yazsaydı daha iyi olabilirdi! Nihayetinde, 20’li yaşlar duygusal heyecanın yaşları. Yağmur damlaları, çırpılan kanatlar… O yaşlardan hatırladığım kadarıyla en sıradan sözler ve görüşler kişiyi büyük sevinçlerden, derin üzüntülere sürükleyebiliyor. Ve eğer gerçek hayat bu kadar aşırıysa, hayali hayatın da takip edilemez olması gerekiyor. Öyleyse yazın, gençken yazın, saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun, Shelley’i, Samuel Smiles’ı taklit edin. Her dürtüye kapılın, her bir üslup, dil bilgisi, zevk, söz dizimi hatasını yapın. İçinizi dökün, yuvarlanıp düşün, öfkelenin, sevin, alay edin. Yakalayabildiğiniz, baskı altında tutabildiğiniz, yaratabildiğiniz her bir sözcüğü alın, herhangi bir ölçüde, düzyazıda, şiirde alın kullanın. Böyle böyle yazmayı öğrenirsiniz. Ama eğer yayımlarsanız, özgürlüğünüz kontrol edilir, insanların ne dediğini düşünürsünüz, kendiniz için değil de başkaları için yazarsınız. Peki o zaman, ilahi hediyenizin vahşi selini deneysel bir iki küçük kitap yayımlamak için engellemedeki mantık nedir? Para kazanmak mı? Biliyoruz ki bu söz konusu değil. Eleştiri almak için mi? Arkadaşlarınız taslaklarınızı daha ciddi bir şekilde inceleyebilir ve eleştirmenlerden alabileceğinizden daha iyi bir eleştiriye ulaşabilirsiniz. Eğer şan şöhret içinse çok rica ediyorum ünlü insanlara bir bakın. Onları saran sersemliğe bakın, kibirlerine, peygamber gibi dolaşmalarına bakın. En iyi şairlerin anonim olduğunu hatırlayın. Shakespeare’in şanı şöhreti nasıl umursamadığına bakın. Donne’un şiirlerini nasıl çöpe attığına bakın.

A Letter to a Young Poet, 1932

Sonuncu ve en önemli olarak da kendinize ait bir oda bulun:

Kadınlar ve kurmaca edebiyat başlığı, belki sizin de kastetmiş olabileceğiniz gibi, kadınlar ve neye benzedikleri anlamına gelebilirdi; ya da kadınlar ve yazdıkları kurmaca eserler anlamına gelebilirdi; ya da kadınlar ve onlar hakkında yazılan kurmaca eserler anlamına gelebilirdi; ya da bunların üçünün de her nasılsa ayrılmaz bicimde birbiriyle karışmış olduğu ve sizin benden onları bu ışıkta değerlendirmemi istediğiniz anlamına gelebilirdi. Ama konuyu en ilginç görünen bu son şekliyle düşünmeye başladığımda, çok geçmeden onun tehlikeli bir sakıncası olduğunu gördüm. Asla bir sonuca ulaşamayacaktım. Bir konuşmacının birincil görevi olduğuna inandığım şeyi asla gerçekleştiremeyecektim; yani bir saatlik bir söylevden sonra size, defterlerinizin sayfalarına bakarak söyle bir toparlayıp şöminenin üzerinde sonsuza dek saklayacağınız bir külçe saf gerçek sunamayacaktım. Bütün yapabileceğim, size tek bir küçük noktaya ilişkin bir fikir sunmak olacaktı: Eğer kurmaca eserler yazacaksa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır; bu da göreceğiniz gibi, kadının gerçek doğasına ve kurmaca edebiyatın gerçek doğasına ilişkin önemli sorunu çözümsüz bırakıyor. Ben bu iki soru üzerinde bir sonuca varma görevinden kaçınmış bulunuyorum; bana kalırsa kadın ve kurmaca edebiyat çözülmemiş sorunlar olarak kalmış durumda.

Kendine Ait Bir Oda, Çeviren: Handan Saraç, 1929

Çeviren: Deniz Saldıran

(Literary Hub)

(84)

Yorum yaz