Home Öykü Kısa Öykü A. S. Byatt • İsa, Martha ve Meryem’in Evinde
A. S. Byatt • İsa, Martha ve Meryem’in Evinde

A. S. Byatt • İsa, Martha ve Meryem’in Evinde

168
0
İsa Martha ve Meryem’in Evinde: Bir Mut­fak Sah­nesi (detay), Diego Vel­á­z­quez, 1618.

Aşçı­lar çabuk öfke­len­me­le­riyle ünlü­dür. İşe yeni alı­nan genç kadın Dolo­res bun­la­rın çoğun­dan da kötü diye düşündü Con­cep­ción. Hem daha kötü, hem daha iyiydi. Dolores’in tat­lara ve baha­rata karşı ola­ğa­nüstü bir yat­kın­lığı vardı. İri­yarı yapı­sına ve yapılı kol­la­rına kar­şın koku­lara ve baha­rata karşı ina­nıl­maz dere­cede duyarlı bir burnu vardı ve hamur işle­rinde ve akıtma-baz­lama çeşit­le­rinde pek eline çabuktu. Ger­çek bir sanatçı ola­bi­lirdi, iste­seydi iler­le­ye­bi­lirdi. Ama had­dini bil­mi­yordu. Somur­tu­yor, söy­le­ni­yor, şikâ­yet edi­yordu. Doña Conc­hita gibi, kili­seye, ipek giy­si­le­rini savura savura, dan­tel bir duva­ğın altında giden narin bir hanı­me­fendi ola­rak değil, hiz­metçi ola­rak doğ­muş olma­sını bir tür esef verici tesa­düf ola­rak görü­yor gibiydi. Con­cep­ción, Dolores’e, biraz da iğne­le­yici bir şekilde, o giy­si­le­rin içinde zaten pek de hoş dur­ma­ya­ca­ğını söy­ledi. Sen ağır iş yap­mak için doğ­muş olan bir kıs­rak­sın, bir Arap tayı değil­sin, dedi Con­cep­ción. Dünya güzeli değil­sin. Her tara­fın adale. Senin için biç­tiği konumda sana sağ­lık ver­diği için Tanrı’ya dua etme­li­sin. Haset ölüm­cül bir günah­tır.

Bu haset değil, dedi Dolo­res. Ben yaşa­mak isti­yo­rum. Düşün­mek için zaman isti­yo­rum. Oraya buraya itek­len­mek iste­mi­yo­rum. Dol­gun yanak­la­rını, kız­gın­lıkla bükül­müş dudak­la­rını daha da abar­tılı gös­te­ren par­lak bakır bir tavada yüzünü ince­ledi. Evet, doğ­ruydu, dünya güzeli değildi ama hiç­bir kadın bunun yüzüne söy­len­me­sin­den hoş­lan­maz. Tanrı onu iri­kı­yım yarat­mıştı ve Dolo­res, bu yüz­den ondan nef­ret edi­yordu.

Genç res­sam, Concepción’un arka­da­şıydı. Resim­le­rini çiz­mek için tek­rar tek­rar sürahi, çanak, kepçe ödünç alı­yordu onlar­dan. Domuz salamı kan­gal­ları, soğan ve sar­mı­sak demet­leri altında, ses­sizce bir köşede otu­ran Concepción’u da ödünç alı­yor, yüzünü çizi­yordu. Concepción’u ideal bir güzel­likte olmasa da bilge ve zarif çizi­yordu. Sağ­lam kemik­leri, hoş bir ağzı, alnında hari­ku­lade güzel bir ağ oluş­tur­muş olan çiz­gi­ler vardı, bur­nu­nun kena­rın­daki çiz­gi­ler de derin derin hak­ke­dil­mişti. Res­sa­mın dönüş­tür­düğü şekil­leri görün­ceye kadar, bun­lar Dolores’in ilgi­sini çek­me­mişti. Res­sa­mın Con­cep­ción ile ilgili çizim­leri, Dolores’in ken­di­si­nin güzel olma­dı­ğına iliş­kin bil­gi­sini artır­mıştı. Onunla hiç konuş­mu­yor ama onun yanında, bir tür öfke içinde harıl harıl çalı­şı­yor, havanda sarım­sağı ezi­yor, yoğun­laş­mış bir beceri ile balık­tan fileto çıka­rı­yor, hamuru tokat­lı­yor, dolu yağ­dı­rır gibi kul­lan­dığı doğ­rama bıça­ğıyla tram­pet ses­leri çıka­rı­yor, soğan­ları, arkası görü­ne­cek kadar ince zer­re­lere ayı­rı­yordu. Ken­dini, res­sa­mın dal­gın dal­gın kay­det­mekte olduğu oda­nın köşe­le­rinde, kim­se­nin bak­ma­dığı bir karan­lı­ğın içinde ağır bir yer, zavallı bir gölge yığını ola­rak his­se­di­yordu. Res­sam, Concepción’a yağ­lı­boya bir res­mini ver­mişti. Resimde, kenar­ları aşın­mış top­rak bir kap içinde par­lak balık­lar ve sert beyaz yumur­ta­lar yap­mıştı. Dolo­res res­min onu niye etki­le­di­ğini bil­mi­yordu. Tahta plaka üze­rine yapıl­mış yağ­lı­boya resimde niçin yumurta ve balık­lar daha ger­çek olsun ki, aslında daha az ger­çek­tir­ler. Ama daha ger­çek­ti­ler. Dolo­res res­samla hiç konuş­madı ama kıs­men bili­yordu ki, eğer konuş­saydı, sonunda ken­di­sine de karan­lık­la­rın içinde, kal­bi­nin değerli bir köşe­sinde sak­la­ya­cağı böyle bir ışık par­çası suna­bi­lirdi.

Pazar, gün­ler­den en kötü­süydü. Pazar günü, kilise ayi­nin­den sonra aile misa­fir kabul ederdi. Aile üye­le­rini ve dost­la­rını, papazı, bazen de pis­ko­posla sek­re­te­rini kabul eder­lerdi. Otu­rur konu­şur­lar ve Doña Conc­hita kara göz­le­rini ve sol­gun, uzun yüzünü, ülke­nin ve Hıris­ti­yan âle­mi­nin durumu konu­sunda zarif şaka­lar yapan ve sert yar­gı­larda bulu­nan din adam­la­rına çevi­rirdi. Bon­bon­lar ve sütlü, şaraplı, kre­malı tat­lı­lar, şeker­le­me­ler ve bıl­dır­cın­lar ve börek­le­rin akı­şını sür­dü­re­bi­le­cek sayıda hiz­met­kâr olma­dı­ğın­dan Dolores’e bazen hem bun­ları taşı­yıp getir­mek hem de ser­vis yap­mak için gerek­si­nim olurdu ki, Dolo­res bu işleri biraz istek­sizce yapardı. Bek­len­diği gibi, göz­le­rini alçak­gö­nül­lü­lükle yere indir­mez, ter­sine, çev­re­sine kız­gın kız­gın diker, Doña Conchita’nın güzel kol­ye­si­nin takılı olduğu boy­nuna ver­diği bükü­lüş­lere, onun güzel aya­ğını, mah­cup mah­cup din­le­diği pedere doğru değil de oda­nın öbür tara­fın­daki genç Don José’ye doğru hafif hafif vur­ma­sını izlerdi. Dolo­res yağda piş­miş sıcak biber yeme­ğini masa­nın üstüne öyle şid­detle koydu ki, tabak kırıldı ve yağ­lar ve baha­rat, işle­meli ipek örtüye döküldü. Doña Conchita’nın dadısı Doña Ana, Dolores’i bir dakika boyunca azar­ladı, yal­nızca sakar­lık değil, küs­tah­lık gerek­çe­siyle de işten çıkar­makla, ücre­tini kes­mekle teh­dit etti. Dolo­res ses­siz seda­sız değil, bacak­la­rını yürü­yen meşe ağaç­ları gibi kul­la­na­rak koca adım­larla mut­fağa geri döndü ve bağır­maya baş­ladı. Onu işten çıkar­ma­la­rına gerek yoktu, gidi­yordu zaten. Bir insan için hayat değildi bu. Ken­di­si­nin onlar­dan ne eksiği vardı, üste­lik de daha yarar­lıydı. Gidi­yordu.

Res­sam, köşe­sinde, Dolores’in yap­tığı yavru yılan­ba­lı­ğını ve ali­oli yeme­ğini yiyordu. İlk kez Dolores’e doğ­ru­dan ses­lendi ve bu son haf­ta­lar­daki kokulu otlar konu­sun­daki zevkli seçim­leri, şeker ve baha­rat konu­sun­daki sağ­du­yulu tavrı, tat­lıyı ve ekşiyi bol ve ince­likli kul­la­nımı için ona çok şey borçlu oldu­ğunu ifade etti. Siz ger­çek bir sanat­çı­sı­nız, dedi res­sam, çata­lıyla işa­ret ede­rek.

Dolo­res ona sal­dırdı. Ken­di­siyle alay etmeye hakkı olma­dı­ğını söy­ledi. Res­sam ger­çek bir sanat­çıydı, yumurta ve balık­lar­daki, kim­se­nin o zamana kadar gör­me­miş olduğu ama son­ra­dan hep göre­ceği ışığı ve güzel­liği ortaya çıkar­tı­yordu. Ken­disi ise mut­fak­tan güzel çıkıp geriye kar­ma­ka­rı­şık ve ezil­miş biçimde dönen pas­ta­lar ve yemek­ler yapı­yordu – o kadar çok konu­şu­yor­lar ki, ne yedik­le­ri­nin far­kında bile değil­ler, yemek­ten başka zevk­leri olma­yan papaz­lar dışında öbür­leri, yemek­le­rin çoğunu şiş­man­lama kor­ku­suyla zaten yemi­yor. Sadece gös­te­riş için talep edi­yor­lar, gös­te­riş için ve bu yal­nızca bir dakika sürü­yor, ona bir bıçak atın­caya kadar ya da bir çatalla onu zarif bir şekilde taba­ğın içinde gez­dir­meye baş­la­yın­caya kadar.

Res­sam başını bir yana eğdi ve Dolores’in kır­mızı yüzüne dikti göz­le­rini, tıpkı bakır süra­hi­leri ya da cam bar­dak­ları dik­ka­tine aldığı gibi, göz­le­rini bir çizgi haline gelin­ceye kadar kısa­rak. Dolores’e, Aziz Luka’nın anlat­tığı Martha ve Meryem’in evinde İsa’nın öykü­sünü bilip bil­me­di­ğini sordu. Hayır, dedi Dolo­res, bil­mi­yordu. Bil­mesi gerek­tiği kada­rını, ilmi­hali, kili­se­nin duvar­la­rında çizili olan, günah­kâr­lara kıya­met gününde ne ola­ca­ğını bili­yordu. Ve yine kilise duvar­la­rında çizili olan, kat­le­dil­miş şehit­leri bilirdi.

Bun­lar Beytanya’da1 otu­ran iki kız kar­deş­miş, diye anlattı res­sam. İsa zaman zaman onları ziya­ret eder, orada din­le­nir­miş. Mer­yem onun dizi dibinde otu­rur, onun söy­le­dik­le­rini din­ler­miş, Martha ise, Aziz Luka’nın anlat­tı­ğına göre, çok fazla hiz­met gör­mek­ten rahat­sız olur, şikâ­yet eder­miş. Martha, Efen­di­mize, “Kar­de­şi­min bütün hiz­meti bana bırak­ma­sına hiç aldır­mı­yor musun? Ona söyle, bana yar­dım etsin,” demiş. İsa ona demiş ki: “Martha, Martha, sen çok şey için kay­gı­la­nıp telaş­la­nı­yor­sun. Oysa gerekli olan tek bir şey var ve iyi olanı Mer­yem seçti. Bu ondan geri alın­ma­ya­cak­tır.”2

Dolo­res kız­gın bir tavırla kaş­la­rını çata­rak bunun üstünde düşündü. “İşte bu konu­şan bir erkek, hiç kuş­ku­suz. Her zaman, yapıl­ması gere­ken bazı hiz­met­ler ola­cak­tır ve biri de bu hiz­met­leri yap­maya mah­kûm ola­cak­tır ve bu kişi­nin, o daha iyi yaşam biçi­mini yaşa­mak için seçme şansı ya da fır­satı olma­ya­cak­tır. Efen­di­miz, ken­di­sini din­le­yen­ler için hava­dan ekmek somun­ları ve balık­lar yara­ta­bi­lir­miş ama sıra­dan ölüm­lü­ler bunu yapa­maz. İşte bu yüz­den, onlar, seç­tik­leri o daha iyi yaşam biçi­mini yaşar­ken, biz –Con­cep­ción ve ben– onlara hiz­met edi­yo­ruz.”

Ve Con­cep­ción, Dolores’e dik­katli olma­sını, yoksa günaha gire­ce­ğini söy­ledi. Efen­di­mi­zin ona uygun gör­düğü mev­kiyi kabul etmeyi öğren­me­liydi. Res­sama baş­vurdu: Dolores’in kana­at­kâr, sabırlı olmayı öğren­mesi gerek­mi­yor muydu? Dolores’in göz­le­rine sıcak yaş­lar hücum etti. Res­sam dedi ki:

Hiç de değil. Bu, insan­la­rın size uygun gör­düğü mev­kiyi kabul etme mese­lesi değil, tasalı ve dertli olma­mayı öğrenme mese­le­si­dir. Burada, Dolores’in de, tıpkı benim de olduğu gibi o daha daha iyi yaşam biçi­mine ulaşma yolu var ve bu yol, benimki gibi, ekmek somun­la­rına ve balık­lara dik­kat etmekle baş­lar. Önemli olan, aptal kız­la­rın, onun üret­tiği işi tabak­la­rı­nın içinde, bir çatalla itiş­tir­me­leri değil, üret­tiği yapı­tın iyi olması, bil­ge­le­rin anla­dı­ğını anla­ması, sar­mı­sa­ğın, soğa­nın, tere­ya­ğı­nın ve zey­tin­ya­ğı­nın, yumurta ve balı­ğın, bibe­rin, pat­lı­ca­nın, kaba­ğın ve mısı­rın doğa­sını anla­ma­sı­dır. Aşçı da res­sam kadar yara­dı­lı­şın özünü ince­ler, ama benim yap­tı­ğım gibi ışık altında ve yüzey­ler bakı­mın­dan değil, yine Tanrı’nın bazı amaç­lar uğruna bize ver­diği öbür duyu­lar, tat alma, kok­lama, dokunma duyu­la­rıyla bakar. Daha iyi yaşam biçi­mine, asıl­tıyı anla­ya­rak ula­şa­bi­lir­sin, Dolo­res, yap­rak­larda ve ette taze­liği ve çürüme belir­ti­le­rini ince­le­ye­rek, şarap ve kan ve şekeri bir­bi­rine katıp sos yapa­rak, benim kadar sen de, hatta ışığı güzel inci­le­rine düşür­mek için boyun­la­rını büken zarif hanım­lar­dan çok daha iyi bir şekilde, ona vara­bi­lir­sin. Çok genç­sin Dolo­res, çok güçlü ve çok öfke­li­sin. Artık şu önemli dersi öğren­me­li­sin ki –sağ­lıklı oldu­ğun sürece– ayrım hiz­met eden­lerle edi­len­ler, rahat­lık içinde olan­larla iş gören­ler ara­sında değil; dün­yaya, dün­ya­daki pek çok şekle ve güce ilgi duyan­lar ile, ya endişe içinde ya da esne­ye­rek yal­nızca gün geçi­ren­ler ara­sın­da­dır. Yumurta ve balık resmi yap­tı­ğım zaman ben onun tan­rı­sal kar­şı­lı­ğı­nın res­mini yapı­yo­rum – yal­nızca yumurta, tıpkı yeşil filiz­leri olan can­sız kök­lere de izafe edil­diği gibi, Diriliş’in sim­gesi ola­rak kabul edil­diği için değil, yal­nızca İsa’nın adı­nın harf­leri Yunanca balık anla­mına geli­yor diye değil, dünya ışık ve hayat dolu olduğu için ve ger­çek suç buna ilgi gös­ter­me­mek olduğu için. Senin, bu girişi sağ­la­yan bir yolun var, buna yönel. Belki de, hem de bir çıkış yolu­dur da, bütün bece­ri­lerde olduğu gibi. Kilise öğre­ti­le­rine göre, Mer­ye­minki düşünce ağır­lığı olan, Mart­ha­nın­kine göre daha eyleme dayalı bir yol. Ama bütün res­sam­lar bir düşün­meli, hangi yol daha üstün olan­dır diye. Ve aşçı­lar da çöz­meye çalı­şır bilin­me­yen­leri.”

Bil­mem ki,” dedi Dolo­res kaş­la­rını çata­rak. Res­sam başını öbür yöne eğdi. Kafası balık kıl­çık­ları, çanak­taki altın yumurta ve zey­tin­yağı çev­rin­tisi, bir keçi­nin omzun­daki kas­la­rın konu­muna iliş­kin imge­lerle doldu kısaca. “Benim bil­dik­le­rim bir şey değil. Bir anda geçip gidi­yor. Pişi­yor ve yeni­yor ya da çürü­yor ve köpek­lere veri­li­yor ya da atı­lı­yor.”

Tıpkı hayat gibi,” dedi res­sam. “Ya yeriz, ya yeni­riz, ve eğer şans­lıy­sak bize veril­miş olan yet­miş yaşı­mıza ula­şı­rız, bu da bir mele­ğin gözünde bir andır. Bu anla­yış bir süre devam eder. Senin zana­atında ve benim­kinde.”

Res­sam dedi ki: “Kaş­la­rını çat­man kendi başına etkili bir güç. Martha ve Meryem’in evinde İsa’nın tab­lo­sunu yap­maya niyet­li­yim. Seni çiz­meme izin verir misin? İstek­siz oldu­ğunu fark ettim de.”

Güzel deği­lim.”

Değil­sin ama güce sahip­sin. Öfkende güç var, bunun öte­sinde ken­dinde de güç var.”

Bun­dan böyle, izle­yen hafta ve aylar boyunca, res­sam onları ziya­rete gelip onu ve Concepción’u çiz­dikçe ya da ali­oli yiyip yap­tığı kır­mızı biber­ler, kuru üzüm­lerle kar­nını doyu­rup tat­la­rını övdükçe, Dolo­res ken­di­sini, elinde mız­rak ve kılıç yerine et bıçağı ve şiş tutan bir tür tan­rıça gibi, bir kah­ra­man görün­tüsü vere­rek çize­ce­ğine iliş­kin bir fikir oluş­turdu. Ken­di­sini poz verir­ken bulu­yor, res­sa­mın da bu poz­ları kay­det­ti­ğini görü­yor ve bun­dan vaz­geç­meye çalı­şı­yordu. Res­sa­mın, kendi sana­tına iliş­kin mal­ze­me­lere gös­ter­diği ilgi kendi ilgi­sini de artır­mıştı. Ken­dini aşı­yor, onun için yeni bileş­ke­ler deni­yor, yeni meyve suları sunu­yor, köpük köpük yeni kre­ma­lar yara­tı­yordu. Con­cep­ción, kızın res­sama âşık olma­sın­dan kor­ku­yordu ama res­sam, hiç belli etme­ye­rek, gayet zekice bunun önüne geçti. Göz­le­rini kısıp bak­ması, dik­ka­tini yoğun­laş­tır­dı­ğını gös­te­ren bakışı, ero­tik bir bakı­şın tam ter­siydi. Kızla, kar­şı­sında sanki bir mes­lek­taşı, kendi işi­nin sır­la­rına vakıf bir iş arka­daşı var­mış gibi konu­şu­yor ve Con­cep­ción, tam da bilin­cinde olma­dan, bunun Dolores’e, aşk giri­şim­le­ri­nin ver­me­ye­ceği bir özgü­ven, bir ağır­lık ver­di­ğini görü­yordu. Kadın­lara, onları res­met­tiği çizim­leri gös­ter­medi ama onlara, oda­la­rına götü­re­bi­le­cek­leri küçük, bir­kaç baş sar­mı­sak ve uzun acı biber resim­leri veri­yordu. Ve sonunda, İsa, Martha ve Meryem’in Evinde tab­losu bit­ti­ğinde res­sam, her iki kadını da gelip resme bak­ma­ları için stüd­yo­suna davet etti. İlk kez onla­rın tep­ki­siyle ilgili endişe duyu­yor gibiydi.

Resmi gör­dük­le­rinde Con­cep­ción nefe­sini içeri çekti. Her ikisi de, sol tarafta, ön plan­daydı. Ken­disi kızı azar­lı­yordu, par­ma­ğını kal­dır­mış, res­min sağ üst köşe­sin­deki küçük sah­neye işa­ret edi­yordu – bir pen­ce­re­nin ardında mıydı, yoksa bir kapı eşi­ği­nin öte­sinde mi, yoksa bir duvara yan­sı­mış bir imge­nin imgesi miydi? Açık değildi – burada İsa aya­ğı­nın dibine çök­müş bakan kut­sal kadına yöne­lik konu­şu­yordu, bu sırada, kadı­nın kız kar­deşi kayıt­sızca arkada duru­yor ve bu da, tıpkı, belki de bu figür için bir başka açı­dan da model­lik yap­mış olan Concepción’a ben­zi­yordu. Ama ışık dört şeyi aydın­la­tı­yordu – çok kısa süre önce öldük­leri için hâlâ göz­leri par­lak olan gümüş rengi balık­ları; yumur­ta­la­rın sağ­lam, beyaz, ışık yayan parıl­tı­sını; yarı yarıya soyul­muş ve ger­çek gibi duran sar­mı­sak baş­la­rını ve kızın, kah­ve­rengi, sıvan­mış giysi kol­la­rı­nın için­deki şiş­man kır­mızı kol­la­rı­nın üstünde yük­se­len somurt­kan, kanlı canlı, öfkeyle kaş­ları çatıl­mış yüzünü. Res­sam, Dolores’in çir­kin­li­ğini ölüm­süz­leş­tir­miş, diye düşündü Con­cep­ción, kız onu hiç­bir zaman affet­me­ye­cekti. Sabırlı ve sol­gun Madonna resim­le­rine alış­kındı. Bu ise ihti­yatlı bir hoş­nut­suz­luk gös­te­ren, kanlı canlı etti. Con­cep­ción, “Balık­la­rın göz­leri ne kadar canlı,” dedi. Res­samla bir­likte, canlı Dolores’in kendi imge­sini sey­ret­me­sini izler­ken sesi aptalca eridi gitti.

Dolo­res öylece durdu ve baktı. Baktı. Res­sam bir o aya­ğı­nın, bir bu aya­ğı­nın üstünde dikildi. Sonra Dolo­res, “Aaa, evet, ne gör­dü­ğü­nüzü görü­yo­rum, ne kadar tuhaf,” dedi. “İnsana, ken­dine bu kadar büyük bir dik­katle bakıl­ması çok tuhaf geli­yor.” Ve sonra baş­ladı gül­meye. O güler­ken yanak ve dudak­la­rın aşağı bakan hat­ları yukarı doğru bak­maya ve bir­bi­rin­den ayrıl­maya baş­la­dı­lar. Çatıl­mış kaş­lar bir­bi­rin­den koptu, göz­ler keyifle par­ladı, genç ses gürül­dedi. İmge ile kadın ara­sın­daki anlık ben­zer­lik yok oldu. Sanki öfke, resimde hare­ket­siz ve son­suzdu ve kadın zama­nın içine doğru özgür bıra­kıl­mıştı. Kah­kaha bula­şı­cıydı, hep olduğu gibi; bir an sonra Con­cep­ción, sonra da res­sam ona katıldı. Res­sam şarap getirdi ve kadın­lar getir­dik­leri sunu­nun üstünü açtı, acılı etli baz­lama ve yeşil salata. Bir­likte otu­rup yedi­ler.

Çevi­ren: Lale Aka­lın

Özgün adı: “Christ in the House of Martha and Mary”

A(ntonia) S(usan) Byatt (1936) • İngiltere’nin Yorks­hire böl­ge­sinde doğdu. Camb­ridge ve Pennsyl­va­nia üni­ver­si­te­le­ri­nin bün­ye­sin­deki okul­larda okudu ve Oxford Üniversitesi’nde yük­sek lisans yaptı. Londra Üniversitesi’nde ve Cent­ral School of Art and Design’daki (Mer­kez Sanat ve Desen Okulu) öğret­men­li­ği­nin ardın­dan 1972’de, Londra Üniversitesi’nde İngi­liz ve Ame­ri­kan ede­bi­yatı ala­nında öğre­tim üyesi ola­rak çalış­maya baş­la­yan Byatt, göre­vini 1983’te bıra­ka­rak yazar­lığa yoğun­laştı. Booker Roman Ödülü de dahil olmak üzere bir­çok ödü­lün seçici kuru­lunda yer aldı. 1990-1998 yıl­ları ara­sında Bri­tish Council’ın ede­bi­yat ala­nın­daki danış­man­ları ara­sında bulundu. Times Lite­rary Supp­le­ment, The Inde­pen­dent ve The Sun­day Times gibi dergi ve gaze­te­lere ve de BBC’nin radyo ve tele­viz­yon prog­ram­la­rına düzenli kat­kıda bulu­nu­yor. Ünlü yazar Marg­ret Drabble’in kar­de­şi­dir. • Öykü der­le­me­leri: Sugar and Other Sto­ries, (1987, Şeker ve Öteki Öykü­ler), The Matisse Sto­ries (1993, Matisse Öykü­leri), The Djinn in the Nightingale’s Eye (1994, Çeşm-i Bül­bü­lün İçin­deki Cin), Col­lec­ted Sto­ries (2000, Toplu Öykü­ler), Ele­men­tals: Sto­ries of Fire and Ice (1998, Yer, Gök, Top­rak, Su: Ateş ve Buz Öykü­leri) ve The Little Black Book of Sto­ries (2003, Küçük Kara Hikâ­ye­ler Kitabı). • Deneme ve ince­le­me­le­rini top­la­dığı kitap­lar ara­sında, öyküye iliş­kin olan­lar On His­to­ries and Sto­ries: Selec­ted Essays’de (2000, Tarih­ler ve Öykü­ler Üze­rine: Seçil­miş Dene­me­ler) yer alır.

 

 

(168)

Yorumlar