Afazi

Afazi

786
0

Kara, avluda huzursuzlaştıkça için içini yiyor. Hüzünleniyorsun. Dağılıp serseme dönüyorsun. Kırılganlığı el altında tutan hallerine öfkeleniyorsun.

Lal Laleş

Hasım, avlunun dışından; hısım, avlunun içinden seslenir. Kara, araftan sesleniyor. Eşik seslenmesini müflis zihninin bir yerine oturtamıyor. Eşikte başlayıp içerde bitmeyen diyaloglar ruh kemirgenlerin. Ruhunu kemirdikçe kemiriyor. İçeriye alınmayan seslerden korkuyorsun. Yağmur sularının aka aka damarlarını gittikçe derinleştirdiği ahşap kapının yarı açıklığından giren kişneme sesiyle irkiliyorsun. Davudi sesi tanıyorsun. Kara’nın sesi, diyorsun. Sanırsın ki o ses kırılgan başka sesleri, değişen ani ısıları da yanına alıp gelmiş. Kara’nın sesini peşi sıra uygun adım izleyen içbükey sesleri duymazdan geliyorsun. Duymazlıktan geldiğin seslerin insanlara musallat olan sayıklamalara dönüştüğünü düşünmeden edemiyorsun. O vakit, gevşeyen toprağa bastığın ânın sende yaratığı dönüşüme, içinde oluşan şefkate sarılıyorsun. Kara, siyah bazalt taşlarla örülmüş avlunun içinde dört dönüp duruyor. O döndükçe senin umutsuzluğun da onunla dört dönüyor. Yatağında kaykılmadan duruyorsun. Sen durdukça Kara’nın da kuntlaşacağını sanıyorsun. Kara’nın avluya atlarken çıkardığı ses kor gibi içine düşüyor. Köpekler gibi sesin geldiği yöne doğru havlamak istiyorsun. Havlamana ramak kala Kara, kişisel tarihinin sancıyan zamanında yürüyor ve o zamanın orta yerinde debelenmeye başlıyor. Debelendikçe hamlelerini tuzağa düşürüyor. Sen havladıkça sesini avludaki kuyunun bileziğine dolandırıyor. Çıkrıkla kuyuya inen kova, onca sessizliğin içinde sesini dibe çekiyor. Şevkini çarmıha geriyor. Afazi halin… Çıkmayan gıkınla baş başa kalıyorsun.

Kuyunun başında duran Kara aynaya eğiliyor. Çıkrıkla kuyuya indirdiği kova, aynayı kırıyor. Kovalarca su çekip avlunun taş döşemesine döküyor. Dişi bazalt taştaki küçük delikler, suyun usulca akışıyla doluyor. Deliklerde oluşan kabarcıklar Kara’nın kudurganlığına su serpeceğine onu delirtiyor. Dindirmiyor. Çıkrık sesi ile taşın emdiği su sesi, senin muhakeme gücünü silahsız bırakıyor. Kara’yı sakinleştirmek için hareketsiz durmaktan yorgun düştüğün gül desenli yün döşeğinden kalkmak istiyorsun. Kalkamıyorsun. Kara’nın, avlunun güneyindeki karaçam ağacına doğru seğirttiğini, daldan kalkıp pencerene konan karganın haki, hakim yaka gömleğine göz diktiğinde anlıyorsun. Kara, niye huzursuzlaşır? Huzursuzlaşan Kara kapına niye gelir? Kara niye avlunun bir ucundan öteki ucuna koşuşturup durur?

Kara ile göz göze geldiğinde, siyah çizgi şeklinde aşağılara doğru akan gözyaşlarının izine mütemadiyen konan sinekleri fark edeceğini biliyorsun. Bir an, içinden aşağı inip sinekleri kovmak, hatta onları öldürmek geliyor. Kabulü zor şeyler, çıkışsızlığında kan lekeleri gibi parlıyor. Kara, avluda huzursuzlaştıkça için içini yiyor. Hüzünleniyorsun. Dağılıp serseme dönüyorsun. Kırılganlığı el altında tutan hallerine öfkeleniyorsun. Sinekleri ezmek istiyorsun. Akan gözyaşlarının yüzünde bıraktığı izi ve siyah çizginin titrekliğini silmek istiyorsun.

Kara’nın gölgesi ve avludaki varlığı karşısında küçülüyorsun. Sen yatağın içinde büzüştükçe çarşaftaki güller büyüyor. Kara’nın yoksunluğunda küçük kusurlarının seni daha çok korkuttuğunu hatırlıyorsun. Korkma. Daldan düşecek yaprak kendi rüzgârını bekler de öyle düşer.

Kayalıklarda denize doğru yürüyen at ile tayın hikâyesini rüyanda gördüğün an Kara, başını alıp avluyu terk ediyor.

(786)

Yorum yaz