Home Hayat Gezi Alain De Botton’dan Seyahat Sanatı Üstüne Sözler
Alain De Botton’dan Seyahat Sanatı Üstüne Sözler

Alain De Botton’dan Seyahat Sanatı Üstüne Sözler

378
0

Ala­in De Botton’un Seya­hat Sana­tı adlı dene­me kita­bı, fark­lı yazar ve res­sam­la­rın reh­ber­li­ğin­de bizi büyü­lü bir yol­cu­lu­ğa çıka­rı­yor.

Seya­hat etti­ği­miz mekân­lar geç­mi­şiy­le anlam kaza­nır. Seç­ti­ği­miz reh­ber bazen bir kitap, bir yazar, bazen bir res­sam ya da bir müzis­yen, bir kral ve eski bir mah­kûm ola­bi­lir.

Kita­bın ilk bölü­mü “Kal­kış”, “Bek­len­ti” ve “Seya­hat Mekân­la­rı” adlı iki dene­me­den olu­şu­yor. Yazar, Beklenti’de Lond­ra Ham­mersmth ve Barbados’a gidi­yor, reh­be­ri J. K. Huysmans’ın 1884 yılın­da yayım­la­nan A Rebo­urs (Ter­si­ne) adlı roman kah­ra­ma­nı Esse­nin­tes Dükü. Seya­hat­ten bek­le­nen­le seya­ha­tin sun­du­ğu ger­çek­lik ara­sın­da­ki iliş­ki Dük tara­fın­dan sor­gu­la­nı­yor. Dük mis­kin, evden dışa­rı çık­ma­yan ve insan­lar­dan nef­ret eden bir aris­tok­rat­tır. Londra’ya git­me­nin haya­li­ni kurar ve bir yere var­ma­dan önce hayal ettik­le­ri­miz­le ora­ya ula­şın­ca kar­şı­la­şa­bi­le­cek­le­ri­miz ara­sın­da­ki far­kı ana­liz eder. Londra’ya gider­se hayal­le­ri­ne leke sürü­le­ce­ği­ni düşü­nür: “İnsan, kol­tu­ğun­da otu­ra­rak seya­hat ede­bi­li­yor­sa eğer, hare­ket etme­nin ne anla­mı var? Londra’nın koku­su, hava­sı, vatan­daş­la­rı, yemek­le­ri hat­ta çatal bıçak­la­rı yanı başın­da oldu­ğu­na göre, Esse­in­tes Dükü zaten şu anda Londra’da sayıl­maz mı? Ora­da bula­ca­ğı nedir, taze hayal kırık­lık­la­rın­dan baş­ka? Aklım­dan zorum olma­lı benim… Nasıl oldu da sadık hayal gücü­mün sağ­la­dı­ğı imge­le­ri red­det­tim de her­han­gi bir nine gibi, yurt­dı­şı­na seya­hat etme­nin gerek­li, ilginç ve yarar­lı ola­bi­le­ce­ği­ni düşün­düm, anla­mı­yo­rum.”

Baude­la­ire

Seya­hat Mekânları’nda gidi­lecek yer­ler, Ser­vis İstas­yo­nu, Hava­ala­nı, Uçak ve Tren­dir. Reh­ber­ler: C. Baude­la­ire ve Edward Hop­per. Bu bölüm­de bize C. Baude­la­ire şiir­le­riy­le reh­ber­lik edi­yor. “Ey ara­ba, beni de götür yanın­da. Ey gemi, kaçır beni bura­dan! Uzak­la­ra, çok uzak­la­ra götür! Bura­da çamu­ra dönü­yor bütün göz­yaş­la­rı” diyor şair. Edward Hop­per resim­le­riy­le yol­da olma­nın yal­nız­lı­ğı­nı yaşı­yo­ruz okur­ken.

Kita­bın “Neden­ler” bölü­mü­nün alt baş­lık­la­rın­dan ilki, “Egzo­tik Olan”. Gidi­lecek yer: Ams­ter­dam. Reh­be­ri­miz Gus­ta­ve Fla­ubert. Mut­lu­luk denin­ce Flaubert’in aklı­na Şark geli­yor­du, Şark deyin­ce de mut­lu­luk. Paris’ten dos­tu Maxi­me du Camp ile bera­ber Mısır’a seya­hat eder. Flaubert’in ülke­si­ne duy­du­ğu nef­ret sonu­cu icat etti­ği mil­li­yet tanı­mı­na göre, kişi­nin mil­li­ye­ti doğ­du­ğu ya da aile­si­nin yaşa­dı­ğı yere göre değil, ona cazip gelen yer­le­re göre belir­le­ne­cek­ti. Cin­si­yet kav­ra­mı­nı da ret eden Fla­ubert, ken­di­si­nin aslın­da görü­ne­nin aksi­ne, bir kadın, bir deve veya bir ayı oldu­ğu­nu beyan ede­cek­ti. “Ben Modern değil, Eski Zamanlar’a ait bir ada­mım, Fran­sız­dan çok Çin­li­yim, ayrı­ca ülke düşün­ce­si, yani hari­ta­da kır­mı­zı veya mavi çiz­gi­ler­le çev­re­len­miş bir top­rak par­ça­sın­da yaşa­yıp yeşil ve siyah gös­te­ri­len diğer top­rak par­ça­la­rın­dan nef­ret etme zorun­lu­lu­ğu bana oldum ola­sı dar görüş­lü, at göz­lük­lü ve geri zeka­lı bir aklın ürü­nü gibi görün­müş­tür. Ben yaşa­yan her şeyin ruh kar­de­şi­yim. İnsa­nın oldu­ğu kadar züra­fa­nın da tim­sa­hın da.”

De Bot­ton “Merak” adlı dene­me­sin­de bizi Madrid’e götü­rü­yor. Reh­be­ri­miz Ale­xan­der von Hum­boldt, beş yıl­lık seya­ha­tin­den dön­dük­ten son­ra yir­mi yıl­da otuz cilt­lik, Yeni Kıta­nın Gün­dö­nüm­sel Böl­ge­le­ri­ne Seya­hat adlı kitap­la­rı yaz­dı. Hum­boldt yaşa­mı­nın son­la­rı­na doğ­ru, “insan­lar bit­ki bilim, ast­ro­no­mi ve kar­şı­laş­tır­ma­lı ana­to­mi gibi çok çeşit­li alan­lar­da aynı anda ilgi­len­mek­le eleş­ti­ri­yor­lar beni. Bir insan etra­fın­da­ki her şeyi öğren­mek ve kur­ca­la­mak gibi bir arzu taşı­yor­sa, kim bu arzu­nun önü­ne geçe­bi­lir?” diyen ser­ze­niş­te bulu­nur. Char­les Dar­win, Humboldt’un bul­gu­la­dık­la­rı­nın büyük bir kıs­mı­nı ezbe­ri­ne kazı­ya­rak öğren­di.

Doğa bölü­mün­de ilk dene­me, “Kır ve Şehir”. Gidi­lecek yer, İngil­te­re, Göl­ler Böl­ge­si, reh­be­ri­miz Şair Wil­li­am Word­s­worth. 1850 yılın­da sek­sen yaşın­da öldü­ğün­de, doğa­ya düzen­li yapı­la­cak seya­hat­le­rin, şeh­rin olum­suz yan­la­rıy­la başa çık­ma­da vaz­ge­çil­mez bir pan­ze­hir oldu­ğu düşün­ce­si dün­ya­nın her yerin­de kabul gör­me­ye baş­la­dı. 1802’de genç bir öğren­ci­si­ne yaz­dı­ğı mek­tup­ta şairin göre­vi­ni, insa­nı Doğa’ya uyum­lu hale getir­mek oldu­ğu­nu söy­le­di.

İkin­ci alt baş­lık Yüce­lik, gidi­lecek yer, Sina Çölü. Reh­ber­ler, Edmund Bur­ke ve Eyüp. Bu bölüm­de iyi bir insan olma­sı­na rağ­men neden acı çek­ti­ği soru­su­nu yanıt­la­yan Tan­rı, Eyüp’ün dik­ka­ti­ni doğa denen kud­ret­li olgu­ya çeker ve der ki, işle­rin yolun­da git­mi­yor diye hay­re­te düş­me: Evren sen­den büyük­tür. İşle­rin neden yolun­da git­me­di­ği­ni anla­ya­mı­yor­sun diye hay­re­te düş­me: Çün­kü sen evre­nin man­tı­ğı­nı kav­ra­ya­maz­sın. Dağ­la­rın yama­cın­day­ken nasıl küçük oldu­ğu­nu gör. Sen­den büyük olan ve anla­ya­ma­dı­ğın şey­le­ri oldu­ğu gibi kabul et. Dün­ya sana man­tık­sız­mış gibi görü­ne­bi­lir; fakat bu, dün­ya­nın ken­di için­de man­tık­sız oldu­ğu anla­mı­na gel­mez. Yaşam­la­rı­mız dün­ya­da olup biten­le kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da asla bir ölçü ola­rak kabul edi­le­mez: Yüce yer­le­re bak ve insan yaşa­mı­nın önem­siz­li­ği­ni ve kırıl­gan­lı­ğı­nı düşün.

Sanat bölü­mün­de, “Bakı­şı­mı­zı Değiş­ti­ren Sanat” ilk dene­me­si. Gidi­lecek yer: Pro­ven­ce, Fran­sa. Reh­ber, Vin­cent van Gogh, 1888’in şubat son­la­rın­da Pro­ven­ce gelen Gogh otuz beş yaşın­day­dı ve ne rahip ne de öğret­men ola­bil­miş­ti. Kız kar­de­şi­ne yaz­dı­ğı bir mek­tup­ta, “Resim­le­ri­mi zevk­siz ve biçim­siz bulan­lar bir yana, bir de, Bu resim pek tuhaf görü­nü­yor diye kar­şı­la­yan­lar var.” Van Gogh, Renk­le­rin ger­çek­li­ğiy­le ölü­mü­ne oyan­dım, diyor, sade­ce renk­ler değil, oran­lar, çiz­gi­ler, göl­ge ve ton­la­rın ger­çek­li­ğiy­le de ölü­mü­ne oyna­dı. Ger­çek nedir, nere­de baş­lar nere­de biter. Haya­tı­nın son bir yılın­da Provence’deki akıl has­ta­ne­sin­de yap­tı­ğı Yıl­dız­lı Gece adlı tab­lo­su, yapı­lan bilim­sel çalış­ma­lar sonu­cu, 25 mayıs 1889, saat 04:40’ı gös­ter­di­ği, 2004 yılın­da Hubb­le uzay teles­ko­puy­la tes­pit edil­di. Gogh resim­le­rin­de bizim göre­me­di­ği­mi­zi gös­ter­di. Yıl­dız­lı Gece tab­lo­sun­da­ki toz bulu­tu yıl­lar son­ra bir teles­kop­la görün­tü­len­di. San­ki haya­tı boyun­ca hak­kın­da söy­le­nen her şeye bu tab­loy­la cevap ver­di, işte ger­çek, der­ce­si­ne.

Güzel­li­ğe Sahip Olmak” adlı dene­me­de gidi­lecek yer­ler, Göl­ler Böl­ge­si, Mad­rid, Ams­ter­dam, Bar­ba­dos ve Lond­ra. Reh­ber John Rus­kin, insan­la­rın ayrın­tı­la­rı fark etme­yiş­le­rin­den yakı­nır­dı. Rus­kin, “Saat­te yüz kilo­met­re kate­de­rek yer değiş­tir­mek, gücü­mü­zü, mut­lu­lu­ğu­mu­zu ve bil­gi­mi­zi bir neb­ze bile art­tır­ma­ya­cak­tır,” diyor. “İnsan­la­rın dün­ya üze­rin­de görül­me­si gere­ken her şeyi gör­me­le­ri müm­kün değil­dir; daha faz­la şey göre­bil­me­le­ri için yavaş yürü­me­le­ri gere­kir, hız­lı yürü­mek onla­ra hiç bir şey kazan­dır­maz. Asıl değer­li olan düşün­ce­dir, bakış­tır, hız değil­dir. Hız­la yol almak mer­mi­nin hede­fe ulaş­ma­sı­nı kolay­laş­tır­maz; ger­çek insan olmak iste­yen­ler yavaş git­mek­ten zarar gel­me­ye­ce­ği­ni bil­me­li­dir­ler, çün­kü insa­nın zafe­ri git­mek­te değil var olmak­ta­dır.” Ayrı­ca Rus­kin seya­hat­le­ri­miz esna­sın­da resim yap­ma­mız ve yazı yaz­ma­mız gerek­ti­ği­ni söy­le­di.

Son ola­rak “Dönüş” adlı bölü­mü “Alış­kan­lık” adlı dene­me­siy­le tamam­lı­yor yazar. Gidi­lecek yer: Ham­mers­mith. Reh­ber: Xave­i­er de Maist­re, “Beni hare­ke­te geçi­ren, gün­de­lik yaşa­mın sıkı­cı­lı­ğın­dan kur­tu­lup muaz­zam bir dün­ya­ya ayak bas­mak için duy­du­ğum o bel­li belir­siz özlem” diyor. Ölü­mün­den sek­sen yıl son­ra Maist­re sadık bir oku­yu­cu­su ve hay­ra­nı Nietzsc­he bu düşün­ce­si­ne şöy­le kar­şı­lık ver­di: “Bazı insan­lar sıkı­cı ve gün­de­lik dene­yim­ler yaşa­ma­la­rı­na kar­şın onla­rı öyle bir düze­ne koyar­lar ki, dene­yim­ler yıl­da üç kez ürün veren verim­li bir top­ra­ğa dönü­şür; diğer insan­lar ise, (ki onlar­dan ne çok var etra­fı­mız­da!) kade­rin dal­ga­lı sula­rı­na, bütün zaman­la­rın ve kül­tür­le­rin çok hüc­re­li akın­tı­la­rı­na kapı­lıp git­miş­ler­dir, ama yine de man­tar tıpa gibi suyun yüze­yin­de­dir­ler hep. Göz­le­mi­miz­den çıka­ra­ca­ğı­mız sonuç­sa şudur: İnsan­lık, azdan çok yap­ma­sı­nı bilen bir azın­lık ve çok­tan az yap­ma­sı­nı bilen bir çoğun­luk olmak üze­re iki­ye ayrıl­mış­tır.“

Ve Ala­in de Botton’un Seya­hat Sana­tı kita­bın­dan çok ilgi çeki­ci söz­ler:

Wil­li­am Hod­ges, Tahiti’ye Dönüş, 1776

1 Mut­lu­luk, bizim bek­len­ti­le­ri­miz­de­ki gibi kesin­ti­siz ve uzun süren bir mem­nu­ni­yet duy­gu­su değil­dir. Aksi­ne, aklın ve bilin­cin de işin için­de oldu­ğu, kısa­cık ve tesa­düf bir olgu­dur; kısa bir süre için dün­ya­yı çok net algı­la­rız, geç­mi­şin ve gele­ce­ğin olum­lu düşün­ce­le­ri bir ara­ya gelir ve endi­şe­ler orta­dan kay­bo­lur. Fakat bu duru­mun on daki­ka­dan daha uzun sür­dü­ğü pek nadir­dir. Bilin­cin ufkun­da yeni yeni endi­şe bulut­la­rı beli­ri­ve­rir, tıp­kı İrlanda’nın batı sahi­lin­de kopup gelen soğuk hava küt­le­le­ri gibi bilin­ci­mi­zi etki­si altın­da bıra­kır. Geç­miş­te­ki zafer­ler artık önem­siz­dir, gelecek kar­ma­şa­lar­la dolu­dur ve önü­müz­de duran ve güze­lim man­za­ra her gün gör­dü­ğü­müz ve gör­me­ye alış­tı­ğı­mız, her­han­gi bir şey kadar göze görün­mez olur.

2 Seya­hat bitip de eve dön­dü­ğü­müz­de; seya­hat boyun­ca bizi ara ara yok­la­yan gelecek endi­şe­si unu­tu­lur gider. Aca­ba tati­li­mi­zin kaç­ta kaçı­nı gele­ce­ği düşü­ne­rek geçir­mi­şiz­dir? Seya­ha­ti­mi­zin kaç­ta kaçı­nı, o anda olma­dı­ğı­mız bir yer­de oldu­ğu­mu­zu hayal ede­rek har­ca­mı­şız­dır? Bu soru­lar cevap­sız kalır, üste­lik eve döner dön­mez hafı­za­mız­dan ilk sili­necek mese­le­ler­dir bun­lar. Bir yere git­me­den önce­ki bek­len­ti­le­ri­miz ve o yer­den dön­dük­ten son­ra­ki anı­la­rı­mız müt­hiş bir saf­lık taşır: Bir yer en saf haliy­le, bek­len­ti­ler­de ve anı­lar­da var olur.

Asher Bro­wn Durand, İki Arka­daş, 1849

3 Este­tik ve mad­de­sel nes­ne­ler saye­sin­de mut­lu ola­bil­me yeti­miz önce­lik­le duy­gu­sal ve psi­ko­lo­jik ihti­yaç­la­rı­mı­zı; sev­gi, anla­yış, ken­di­ni ifa­de etme ve say­gı gibi ihti­yaç­la­rı­mı­zı tat­min etme­mi­ze bağ­lıy­dı. Yaşa­dı­ğı­mız iliş­ki ken­di­ni bir­den­bi­re anla­yış­sız­lı­ğa ve küs­kün­lü­ğe tes­lim edi­yor­sa eğer, gör­kem­li tro­pi­kal bah­çe­le­rin ya da tah­ta­dan şirin mi şirin sahil kulü­be­le­ri­nin tadı­nı çıkar­ma­mız (çıka­ra­bil­me­miz) müm­kün değil­di.

4 Ger­çek dene­yim­le­rin dün­ya­sın­da, onca yol kat edip de gör­me­ye git­ti­ği­miz şey­ler her gün gör­dü­ğü­müz şey­le­rin bir uzan­tı­sı­dır zaten. Ger­çek dene­yim­le­rin dün­ya­sın­da endi­şe­ler­le dolu bir gelecek, için­de oldu­ğu­muz anı göl­ge­ler. Este­tik öğe­ler­den ala­ca­ğı­mız haz, zih­ni­mi­zi bulan­dı­ran fizik­sel ve psi­ko­lo­jik talep­le­rin insa­fı­na kal­mış­tır.

Vin­cent van Gogh, Buğ­day Tar­la­la­rı ve Sel­vi­ler, 1889

5 Yol üze­rin­de­ki res­to­ran­lar­da, yir­mi dört saat açık olan kafe­ter­ya­lar­da, otel lobi­le­rin­de ve istas­yon kafe­le­rin­de, yani kamu­sal olan ama yal­nız­lık his­si veren her yer­de insan, yal­nız­lı­ğı­nın din­di­ği­ni fark eder. Yep­ye­ni ve bam­baş­ka bir orta­lık duy­gu­su keş­fe­der. Bu mekân­lar­da­ki evden uzak­lık, par­lak ışık­lar ve umu­mi eşya­lar, evin bize sun­du­ğu o sah­te rahat­lık duy­gu­sun­dan kaç­ma­mı­zı, rahat bir soluk alma­mı­zı sağ­lar. Duvar kâğıt­la­rıy­la ve çer­çe­ve­len­miş fotoğ­raf­lar­la çev­ri­li evi­miz­de (o bizi hep yarı yol­da bırak­mış sah­te sığı­nak­ta) hüz­ne kapıl­mak­tan­sa bura­da kapıl­mak daha kolay ola­bi­lir.

6 Yol­cu­luk­lar düşün­ce­le­re gebe­dir. Hare­ket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi ken­di­miz­le konuş­ma­ya sevk eden pek az yer var­dır. Önü­müz­de­ki man­za­ray­la aklı­mı­za gelip giden düşün­ce­ler ara­sın­da garip bir bağın­tı var­dır. Geniş düşün­ce­ler geniş man­za­ra­la­ra yeni düşün­ce­ler yeni mekân­la­ra ihti­yaç duyar. Bazen ken­di­mi­ze dair derin düşün­ce­le­re dala­rız, düşün­ce­ler güç kay­be­der ve düşe­cek­miş gibi olur; fakat yeni bir man­za­ra onla­rı can­lan­dı­rır. Akıl, düşün­me­nin en gerek­li oldu­ğu zaman­lar­da düşün­ce­den kaç­ma­ya mey­le­der. Yal­nız­ca düşün­mek gerek­ti­ği için düşün­mek, talep üze­ri­ne fık­ra anlat­mak veya bir şive­yi tak­lit etmek kadar insa­nı felç eden bir süreç­tir. Düşün­ce­yi asıl kış­kır­tan şey, aklın diğer kısım­la­rı­nı müzik din­le­mek veya bir sıra ağa­cı izle­mek gibi eylem­ler­le görev­len­dir­mek­tir.

Euge­ne Delac­ro­ix, Ceza­yir­li Kadın­lar, 1834

7 Yaban­cı bir yeri sev­me­mi­zin nede­ni, o yerin bize yeni ve fark­lı bir şey sun­ma­sı­dır. Deve­ler bizi çeker, çün­kü ken­di mem­le­ke­ti­miz­de­ki yegâ­ne binek hay­van attır, süs­süz evle­ri bizi ken­di­ne aşık eder, çün­kü ken­di ülke­miz­de bina­la­rın giri­şin­de sütun­lar var­dır. Fakat aslın­da bu hazın derin­le­rin­de bir de şu yat­mak­ta­dır. Yaban­cı ülke­ler­de­ki bir takım öğe­le­re değer veri­yor olma­mız yal­nız­ca onla­rın yeni olma­la­rın­dan değil, aynı zaman­da bizim ben­li­ği­mi­ze uygun ve ülke­mi­zin bize suna­ma­dı­ğı bazı özel­lik­ler taşı­ma­la­rın­dan kay­nak­la­nır.

8 Egzo­tik bir ülke­dey­ken biri­nin ken­di ülke­miz­de­ki her­han­gi güzel birin­den çok daha faz­la cazip bul­ma­mı­zın nede­ni, o insa­nın o anda bulun­du­ğu yer­dir. Aşk, ken­di­miz­de olma­yan bazı özel­lik­le­rin peşin­de koş­mak­sa, baş­ka bir ülke­den biri­ne aşık olmak, ken­di kül­tü­rü­müz olma­yan bazı değer­le­re yak­laş­mak için duyu­lan bir arzu­dan kay­nak­la­nır.

Cas­par David Fri­ed­rich, Rügen’de Tebe­şir Kay­la­rı, 1818

9 Seya­hat etme­nin teh­li­ke­le­rin­den biri, gezip gör­dü­ğü­müz yer­le­re yan­lış zaman­da git­me­miz­dir. Bir yere dair algı­la­ma ve kav­ra­ma yeti­miz o an için gerek­li güce henüz ula­şa­ma­dıy­sa, seya­hat sıra­sın­da edin­di­ği­miz bil­gi­ler zin­ci­ri olma­yan bon­cuk­lar misa­li uçup giden gerek­siz bil­gi­ler olup çıkar.

10 Neden? Neden bir şela­le­nin, dağın ya da bir doğal güzel­li­ğin yakın­da olmak insa­nı “düş­man­lık­tan ve aşa­ğı­lık tut­ku­lar­dan” uzak tutu­yor­du. Kala­ba­lık bir cad­de­nin yakı­nın­da olmak neden aynı şey­le­ri yaşa­ta­mı­yor­du insa­na. Doğa man­za­ra­la­rı biz­le­re bir takım değer­le­ri aşı­la­ma gücü­ne sahip­tir. Meşe­ler guru­ru, çam­lar azmi, göl­ler de sakin­li­ği öğre­tir. Erdem­li olma yolun­da ses­siz seda­sız bize ilham verir­ler.

Phi­lip James de Lout­her­bo­urg, Alpler’de Çığ, 1803

11 Bir yerin güzel oldu­ğu­nu düşün­mek, karın soğuk ya da şeke­rin tat­lı oldu­ğu­nu düşün­mek kadar anlık­tır, bu yüz­den este­tik zev­ki­mi­zi değiş­ti­re­bil­mek ya da geliş­ti­re­bil­mek için neler yapı­la­bi­le­ce­ği­ni hayal etmek zor­dur. Göz zev­ki­mi­ze, o yer­de zaten var olan özel­lik­ler ya da psi­ko­lo­jik duru­mu­muz yön veri­yor­muş gibi görü­nür, bu yüz­den este­tik yar­gı­la­rı­mı­zı değiş­tir­mek, sev­di­ği­miz don­dur­ma çeşi­di­ni değiş­tir­mek kadar imkan­sız gibi­dir.

Jacob van Ruis­da­el, Alk­ma­ar Man­za­ra­sı, yak. 1670-75

12 Sanat ese­ri, gün­lük yaşa­mın veri­ler yığı­nın­dan kay­bo­lup git­miş öğe­le­ri ön pla­na çıka­rır, onla­rı düzen­ler ve bize sunar, biz de onlar­la kar­şı­laş­tık­tan son­ra far­kın­da olma­dan çev­re­miz­de onla­rı ara­ma­ya baş­la­rız- eğer bulur­sak da onla­ra yaşa­mı­mız­da eski­sin­den daha ağır­lık­lı bir rol veri­riz. Bulun­du­ğu ortam­da defa­lar­ca telaf­fuz edil­miş bir söz­cü­ğü duy­ma­yan, ancak anla­mı­nı öğren­dik­ten son­ra o söz­cü­ğü duy­ma­ya baş­la­yan biri­ne ben­ze­riz tıp­kı.

13 Çöl­le­ri aşmış, buzul­la­rın üze­rin­de dolaş­mış, bal­ta gir­me­miş orman­lar­dan geç­miş nice insan tanı­rız; ruh­la­rın­da bütün bun­la­rı yaşa­dık­la­rı­na dair bir iz, bir kanıt arar, bula­ma­yız. Pem­be­li mavi­li pija­ma­la­rı­nın için­de, ken­di oda­sı­nın sınır­la­rın­da yaşa­mak­tan mem­nun olan De Maist­re, bize usul­ca dür­ter, uzak diyar­la­ra seya­hat etme­ye kal­kış­ma­dan önce çev­re­miz­de görüp önem­se­dik­le­ri­mi­ze bak­ma­mı­zı hatır­la­tır­dı bize.

 

Ala­in De Bot­ton, Seya­hat Sana­tı, Türk­çe­si: Ahu Sıla Bayer, Sel Yayın­cı­lık

(378)

Yorumlar