Home Kültür Sanat Fotoğraf Ara Güler’in Fotoğraflarına Bir Yaklaşma Çabası
Ara Güler’in Fotoğraflarına Bir Yaklaşma Çabası

Ara Güler’in Fotoğraflarına Bir Yaklaşma Çabası

257
0

Ara sokak­lara giril­dikçe, fotoğ­raf­çı­nın yaka­la­dığı insan yüz­leri de bir anda aydın­lan­maya baş­lar.

Erhan Sunar

İstanbul’a çok uzak bir yerde, Diyarbakır’da ömrü­mün nere­deyse tama­mını geçir­di­ğim için, Ara Güler’in fotoğ­raf­la­rına yan­sı­yan ve şeh­rin uzunca bir döne­mi­nin ruhunu taşı­yan izleri bir İstan­bullu kadar derin­den duyum­sa­ma­mın müm­künü yok. Dola­yı­sıyla, fotoğ­raf­çı­nın sokak­la­rına indiği 1940’ların son­la­rın­dan günü­müze koca­man, bam­başka bir şehre dönü­şen İstan­bul fotoğ­raf­la­rına hep biraz mesa­feyle, ve yine bir İstan­bul­lu­nun muh­te­me­len kapı­la­cağı yoğun hüzün ya da öfke his­le­rine pek kapı­la­ma­dan yak­la­şa­ca­ğımı içgü­dü­sel ola­rak bili­yo­rum. Ne var ki bak­mak­tan, tuhaf ayrın­tı­la­rını keş­fet­mek­ten hep belir­gin bir zevk duy­du­ğum bu fotoğ­raf­la­rın üze­rim­deki etki­sini, bil­gi­leri ışı­ğında her­hangi bir bel­geye soğuk­kan­lı­lıkla yak­la­şan biri­nin ruh halin­den her defa­sında, hemen ayı­ra­bi­li­rim: İstanbul’un ken­dine has yön­le­rin­den, gün­de­lik haya­tı­nın ayrın­tı­la­rın­dan, tari­hin belirli bir döne­minde nasıl görün­dü­ğün­den de aslında fazla uzak­laş­ma­dan ken­di­le­rini sorun­suzca açan bu fotoğ­raf­la­rın, bir yaşantı ola­rak da hep haya­lini kur­maya çalı­şa­rak yak­laş­tı­ğım bu eşsiz görü­nüm­le­rin bende ilk bakışta uyan­dır­dığı bir­kaç duy­gu­dan bah­se­de­ce­ğim.

Anıtsallık

Keli­me­nin hatır­la­ta­cağı her türlü büyük­lük, soy­lu­luk ya da ihti­şam his­sine pek de sır­tını dön­me­den, ama yine bütün bun­ları bir anlamda alçak­gö­nül­lü­lükle yan­sı­ta­ca­ğını duyu­ran bir İstanbul’dur gör­dü­ğüm: Özel­likle 1950’lerde, 60’larda çek­tiği fotoğ­raf­larda Ara Güler, bütün duy­gu­la­rıyla ayrı ayrı yaka­la­maya çalış­tığı şeh­rin insan­la­rını nere­deyse her zaman daha geniş, daha kap­sa­yıcı bir man­zara içinde ver­mek isti­yor gibi­dir. Geniş fotog­ra­fik kad­ra­jına sığa­cak ölçüde geri­lerde cami­le­riyle, vapur duman­la­rıyla, hâlâ güzel­li­ğini ve iyim­ser­li­ğini yitir­me­miş eski İstan­bul evle­riyle ya da ses­siz seda­sız akıp giden bir denizle görü­le­bi­len şeh­rin silu­eti, ön planda gör­dü­ğü­müz san­dal­cı­ları, köp­rü­ler üstünde yürü­yen­leri, şehir satı­cı­la­rını, vapur­lara koşuş­tu­ran yol­cu­ları ya da atlı ara­ba­ları süren­leri asıl hikâ­ye­le­rini ara­yan insan­lara dönüş­tü­rür. Şehirle insanı büyük bir uyum ve hünerle yan yana geti­ren bu fotoğ­raf­lar, birin­den diğe­rine dur­ma­dan kaya­cak bakı­şı­mızı uzun süre oya­la­ya­cak bir geniş­lik, açık­lık ve zaman zaman da kala­ba­lıkla yük­lü­dür. Bazen – Ara Güler’in hep karşı çıka­cağı – bir eği­limle fotoğ­ra­fın este­tik dona­nı­mına bağ­la­ya­ca­ğı­mız bu “anıt­sal­lık” etkisi, çok geç­me­den her defa­sında, gör­dük­le­ri­mi­zin her­hangi bir şeyin sanat­sal bir yan­sı­ması değil de onun bire­bir ken­disi oldu­ğunu hatır­la­tır. Kimi kez vapur­la­rın, iske­le­le­rin, gemi­le­rin, cami­le­rin bir baş­la­rına dev­le­şip kişi­lik kazan­dığı fotoğ­raf­la­rın bütün iddi­asını böyle yalın bir man­tık­tan aldı­ğını da bu nok­tada fark ede­riz: Fotoğ­raf­çı­nın bütün ola­ğan­lı­ğıyla yaka­la­dığı o ânın üze­rine bir este­tik kur­ma­nın ola­nak­sız­lı­ğın­dan önce nere­deyse gerek­siz­li­ğini his­set­ti­ği­miz, haya­tın ken­di­sine ben­ze­yen geniş­likte bir algı­dır bu ve bir fotoğ­raf­tan diğe­rine geç­tikçe büyü­yen canlı bir doku gibi bütün bir şehri kucak­lar. Bu anlamda Ara Güler benim gözümde şeh­rin gör­sel bir tarih­çisi olduğu kadar onun yorul­maz bir ansik­lo­pe­disti, bir arşiv­ci­si­dir de: Fotoğ­raf­ları üze­rine bir kuram geliş­tir­mek heye­can ver­me­ye­cek olsa da, bir hikâye uydur­mak her zaman müm­kün ve çekici ola­cak­tır. Emi­nönü Meydanı’nda ağır aksak iler­li­yor­muş hissi uyan­dı­ran bir atlı araba fotoğ­ra­fını (1959), ken­disi de uzun yıl­lar basın fotoğ­raf­çı­lığı yap­mış olan babama gös­ter­di­ğimde, benim dik­ka­timi çeken bütün diğer ayrın­tı­lara ek ola­rak, şimdi artık tarihe karış­mış yaylı ara­ba­lar üze­rine ondan çok kişi­sel bir hikâye din­le­miş­tim. Geç­miş haya­tı­mızla, yaşam­la­rı­mı­zın somut ayrın­tı­la­rıyla bütün­le­şen bir yanı olsun veya olma­sın, bir Ara Güler fotoğ­rafı daima bir yaşan­tıya, onun haya­line, çoğu kez de duy­gu­suyla bir­likte ken­dini hatır­la­tan bir saf­lık ve temiz­lik görü­nü­müne bağ­la­nır. Ve her hikâye anlatma ihti­yacı gibi, büyük­lük ve cid­di­ye­tini ken­dinde barın­dı­ran bir duy­gu­sal etki­dir bu.

Neşe

Bu hisse daha çok, şeh­rin emekçi insan­la­rını gös­te­ren fotoğ­raf­la­rında kapı­lı­yo­rum. Abar­tıl­mış, bir unut­kan­lığa işa­ret eden, mut­lu­luk verici bir anlamı pek yok: Kala­fat yerinde müş­teri bek­le­yen san­dal­cı­lar, yağ iske­le­le­rinde yük taşı­yan­lar, sey­yar satı­cı­lar, olta balık­çı­ları ya da hamal­lar hep cid­di­yetle işle­ri­nin başın­da­lar ve kimi­leri, bir kenara çekil­miş aylak­lık eden­ler, nere­deyse çalış­mak­tan yor­gun. Çalış­ma­nın bir çeşit gizli neşesi bu; ve bazı­ları, fotoğ­raf­ları çekil­diği anda objek­tife dik­kat gös­te­ren­ler, üzer­le­rin­deki bu gün­de­lik yükü her­hangi bir yap­ma­cık­lığa kapıl­ma­dan, anla­yışla yan­sı­ta­rak açığa vuru­yor bu neşeyi: Ger­gin değil­ler, ve olduğu haliyle görün­meye yaz­gılı bir man­zara görü­nümü gibi, hâl ve tavır­la­rını sorun­suzca yan­sı­tı­yor­lar. Ara Güler’in insan­lara yak­la­şı­mıyla fotog­ra­fik bakı­şını aynı anda düşün­dü­ren böyle fotoğ­raf­lar, emek­çiyi olduğu kadar eme­ğin ken­di­si­nin de res­mini çeki­yor sanki. Bu yüz­den doğal, müda­ha­le­siz ve sevgi yük­lü­ler. Kendi sınırlı yaşam alan­la­rıyla, mavna köşe­leri, döküm­ha­ne­ler ya da kala­fat yer­le­riyle bütün­le­şen bütün bu çalı­şan insan­lar, haya­tın her haliyle kut­san­ması gere­ken bir varo­luş durumu, belki de müca­de­lesi olduğu hissi uyan­dı­rı­yor­lar.

Kederin Avuntusu

Ama her günün bir de gecesi var­dır ve Ara Güler’in diğer pek çok fotoğ­ra­fında tüm bu emekçi insan­ları bu kez kol­tuk mey­ha­ne­le­rinde içer­ken, sabahçı kah­ve­le­rinde yor­gun­luk­tan pinek­ler­ken ya da bekar oda­la­rında din­le­nir­ken de görü­rüz. Çalış­ma­nın neşesi içinde rast­la­dı­ğı­mız bu emekçi insan­ları şimdi düşü­nür­ken, bir­bir­le­riyle dert­le­şir­ken, yal­nız­lık bira­la­rını içer­ken gör­mek haya­tın aslında onlar için de daha derine inen bir düşün­ce­si­nin oldu­ğunu gös­te­rir bize: Fotoğ­raf­la­rın yalın detay­cı­lı­ğıyla bir­le­şen bir keder duy­gu­su­dur bu ve çoğun­lukla şeh­rin gece haya­tı­nın başka bir yönünü açığa vurur. Saz salon­la­rında müş­teri bek­le­yen bar kadın­ları, kon­so­mat­ris­ler ve masa­la­rında dal­gın­lıkla eğlen­ceyi sey­re­den insan­lar hep bir­likte bu keder duy­gu­sunu, fotoğ­raf­çı­nın bir­çok çalış­ma­sını aksi yönde anım­sa­ta­cak şekilde, şeh­rin man­zara, görü­nüm ve silu­etin­den ala­rak ken­di­le­ri­nin ve bir­bir­le­riyle iliş­ki­le­ri­nin doğal bir par­ça­sına dönüş­tü­rür. Bu anlamda Ara Güler için şeh­rin gece hayatı gizli, karan­lık ya da kuşku verici değil, geçip giden günün bir­çok ayrın­tı­sın­dan bes­le­nen daha iyim­ser ve hâlâ sevinç vere­bi­le­cek bir görü­nüme sahip­tir.

Sokakların Verdiği Mutluluk

Ara sokak­lara giril­dikçe, fotoğ­raf­çı­nın yaka­la­dığı insan yüz­leri de bir anda aydın­lan­maya baş­lar. Haya­tın geçip git­mekte olduğu duy­gusu bura­larda da belir­gin­dir; ama söz konusu olan ister bir cami avlu­sunda oyna­yan çocuk­lar olsun, ister bir sokak başında soh­bet eden yaş­lı­lar ya da bir köşe kah­ve­sinde otu­ran­lar, böyle fotoğ­raf­larda haya­tın aynı zamanda derin bir ruh hali ve izle­nim ola­rak aslında yaşa­nı­yor oldu­ğunu da fark ede­riz. Kad­raj biraz daral­mış­tır artık ve insan­ları kendi birey­sel­lik­leri ölçü­sünde daha yakın­dan göre­bi­lir, kimi zaman yıkık bir evin, eski bir soka­ğın, bir balıkçı kulü­be­si­nin önünde kendi sınırlı çev­re­le­riyle bütün­leş­miş halde yaka­la­ya­bi­li­riz. Diğer daha geniş açılı fotoğ­raf­la­rında oldu­ğu­nun aksine, bu fotoğ­raf­larda man­za­rayla bir­le­şen insan yüz­leri hem daha belir­gin hem de bulun­duk­ları dar alanla bir uyum kura­bil­meye daha yat­kın­dır. Çocuk­lar oynar, ihti­yar­lar gülüm­ser, zamanda asılı kal­mış bir ânı yaka­la­nan sokak­lar bütün güzel­li­ğiyle seri­lir­ler. Bir kış gününde Beyoğlu’nda tram­vay­ları gös­te­ren bir tane­sinde, yağan kar tane­leri bile cadde ve insan­la­rın üze­rine hayatı olum­la­yan, şiir­sel­leş­ti­ren birer mucize gibi iner­ler.

(257)

Yorumlar