Home Bilgi Bankası Aslı Erdoğan'ın Vicdan Savunması
Aslı Erdoğan'ın Vicdan Savunması

Aslı Erdoğan'ın Vicdan Savunması

9.94K
0

İstan­bul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görü­len Özgür Gün­dem dava­sında yar­gı­la­nan yazar Aslı Erdoğan’ın savun­ma­sını yayın­lı­yo­ruz:

* * *

TC İstan­bul

23. Ağır Ceza Mahkemesi’ne,

Sayın Mah­keme Heyeti,

Savun­mamı hukuk var­mış gibi ve hukuk adına yapa­ca­ğım, ama beş aydır yaşa­dık­la­rım, siyasi orta­mın her türlü hukuk­sal ref­leksi bas­tır­dı­ğına, huku­kun sin­di­rimi, ceza­lan­dırma, hatta ortada “suç” bile yok­ken, “ibret olsun” diye ceza­lan­dırma ara­cına dönüş­tü­ğüne işa­ret edi­yor.

Hukuk­çu­lara hukuk anla­ta­rak had­dimi aşmak, hukuku savun­mak da önce­likle hukuk­çu­la­rın görevi.

Hukuk sadece dev­leti, ya da dev­let kis­vesi altında siyası ikti­darı değil, top­lumu ve birey­leri de koru­makla yüküm­lü­dür. Dev­le­tin üç temel orga­nın­dan biri olan yar­gı­nın bağım­sız­lığı, birey­le­rin adil ve yasa­lara uygun biçimde yar­gı­lan­ma­sı­nın garan­ti­si­dir ki bu en temel insan hak­la­rın­dan biri­dir.

Bütü­nüyle yasal bir gaze­te­ci­nin, gerekli izin­leri almış, sarı basın kart­ları dahil her nüs­hası basın sav­cı­la­rı­nın dene­ti­min­den geçen, “Turkuaz” gibi ana dağı­tım şir­ket­le­rin­den biri­nin Türkiye’nin her yerinde dağıt­tığı “Özgür Gün­dem” gaze­te­si­nin, bütü­nüyle sem­bo­lik, yani kâğıt üze­rinde hiç­bir yet­kisi bulun­ma­yan danışma kuru­lunda adım geç­tiği için tutuk­lan­dım.

Kün­yede adım beş yıl­dır yer almakta, beş yıl­dır gaze­teye açı­lan dava­la­rın hiç­biri Basın Kanu­nuna uygun biçimde danışma kuru­luna akset­ti­ril­miş. Danış­man oldu­ğum yıl­lar içinde ben­zer KCK dava­ları, soruş­tur­ma­ları açıldı, ama ben hiç­bi­rine tanık ola­rak dahil edil­me­dim.

Özgür Gün­dem danış­man­lığı da, kimse aley­hime bir delil, bir suç ola­rak sunul­madı.

18 yıl önce Radi­kal Gaze­te­sinde baş­la­dı­ğım, yerli ve yabancı basın organ­la­rında sür­dür­dü­ğüm köşe yazar­lı­ğım boyunca, tek bir yazıma dava ya da soruş­turma, hatta haka­ret davası dahi açıl­madı, buna iddi­ana­meye konan yazı­larda dahil­dir.

Hiç­bir siyasi, adli davada yar­gı­lan­ma­dım “Kün­yede adı geç­mek” gibi kanunda tanımı olma­yan bir suç­la­maya, TCK’nın en ağır mad­de­leri atfe­dildi: Dev­le­tin bir­lik, bütün­lü­ğünü boz­mak, silahlı örgüt kuru­cu­luğu, silahlı örgüt üye­liği, silahlı örgüt pro­pa­gan­dası han­gisi tutarsa gibi­sin­den. 302’nin dev­leti yıkma ama­cıyla silahlı örgüt kuran­lara uygu­la­nan madde oldu­ğunu ceza­evinde öğren­dim ve idam ceza­sı­nın yerine ikame edil­miş “ağır­laş­tı­rıl­mış müeb­betle” bu yüz­yılda yar­gı­la­nan ilk kadın ede­bi­yatçı ola­rak tarihe geç­tim.

Benimle bera­ber, yasal bir gaze­te­nin sem­bo­lik danışma kuru­luna ismini ver­miş diğer­leri, Yeşil­ler Par­tisi kuru­cusu Bilge Con­tepe gibi, Türkiye’nin tek Nobel Barış Ödülü adayı Ragıp Zara­kolu gibi, dil­bi­limci Nec­miye Alpay gibi, ansı­zın ken­di­mizi PKK-KCK tor­ba­sına en tepe­den atıl­mış bulu­ver­dik. Basın Kanunu’na göre Danışma Kurulu’nun hukuki sorum­lu­luğu bulun­maz, hu kurul beş yıl­lık tari­hinde bir kez olsun top­lan­ma­mış, tek bir karar alma­mış­tır. Danış­mak, adı üstünde, bana danı­şa­bi­lir­si­niz ama görüş­le­rimi kabul edip etme­mek sizin hukuki ve ahlaki sorum­lu­ğu­nuz­da­dır. Hürriyet’in danış­manı Sn. Doğan Hız­lan Hürriyet’te yal­nızca kendi yazı­la­rın­dan sorum­lu­dur. Özgür Gün­dem için de uygu­lama beş yıl­dır böy­leydi, hukuk çer­çe­ve­sin­deydi.

Ben bu iddi­ana­mede huku­kun temel ilke­le­ri­nin çiğ­nen­di­ğini düşü­nü­yo­rum. Ceza kanu­nu­nun esası olan ceza­nın kanu­ni­liği ilkesi, iddi­ala­rın somut delil­lerle ispatı gereği, masu­mi­yet kari­nesi, eylem ve düşünce farkı, biri için suç sayı­la­nın her­kes için suç sayıl­ması, lehte ve aleyhte delil­le­rin top­lan­ması, Hammurabi’den beri varo­lan suçun şah­si­liği ilkesi.

Ama en vahimi, 26 yılda 8 kitap, yüz­lerce yazı yaz­mış, 30 kadar dile çev­ril­miş bir ede­bi­yat­çı­nın, cım­bızla seçil­miş 4-5 cüm­le­si­nin örgüt üye­li­ğine somut kanıt­mış gibi sunul­ması, ki bu Voltaire’nin üç yüz yıl önce for­müle ettiği düşünce ve ifade özgür­lü­ğü­nün çiğ­nen­me­sin­den öte bir adım­dır. “Siyasi oto­rite gibi düşün­me­yen suç­lu­dur, kendi biz­zat ter­sini ispat­la­yana dek ceza­lan­dı­rı­la­cak­tır.”

Bu Ortaçağ’ın, Engizisyon’un bakış açı­sı­dır.

Ede­bi­yat, tek cüm­leye sığ­dı­ra­bi­lir­sem, insan ruhuna ayna, ayna­lar tut­mak­tır. İnsana dair bütün ses­leri duy­mak, duyum­sa­ta­bil­mek için yola çıkar, ger­çek­liği çeşitli boyut­la­rıyla, kat­man­la­rıyla yaka­la­maya çalı­şır. Bin­lerce farklı duy­gu­la­nıma, oku­maya, yoruma açık­tır. Sn. Savcı içe­ri­ğini, türünü, baş­lı­ğını, gön­der­me­le­rini, anla­tım tek­nik­le­rini anla­ma­dığı yazı­lar­dan cüm­le­ler –ki bir kısmı gazete haber­le­rin­den alın­tı­dır, hatta bir cüm­le­den dört söz­cük seç­miş, kendi öznel yoru­muyla, muğ­lak ima­lar ve var­sa­yım­larla, zor­la­ya­rak suç unsuru ara­mış, kendi yoru­munu “somut delil” niye­tine sun­muş­tur.

asli-erdogan

Bu haki­kat üze­rine tekel ila­nı­dır, ölen­le­rin acı­sına açı­la­bil­mek olan ede­bi­ya­tın idam cezası yerine ikame edil­miş ağır­laş­tı­rıl­mış müeb­betle yar­gı­lan­ma­sı­dır; düşünce ve ifade özgür­lü­ğü­nün yanında duy­gu­la­rın, empa­ti­nin, acıya say­gı­nın, insan sesi­nin ve aslında vic­da­nın yar­gı­lan­ma­sı­dır. Vic­dan­sız ada­let olma­dığı gibi ede­bi­yat da olmaz.

Kürtçe ede­bi­ya­tın önde gelen ismi, Özgür Gündem’in eski köşe yazar­la­rın­dan Meh­med Uzun bu davada yar­gı­lan­saydı, PKK’yi anla­tan romanı suç delili ola­rak kabul edi­le­cek miydi? Oysa mafya romanı yaz­mış biri­nin, mafya üyesi olması gerek­me­di­ğini her­kes bilir! Kaldı ki benim böyle bir roma­nım da yok! PKK üze­rine bir çalış­mam, yazım, tek cüm­lem dahi yok! PKK yöne­ti­ci­le­riyle 90’lı yıl­lar­dan beri söy­le­şi­ler yapıl­mış, kitap­lar yazıl­mış, pek çok gaze­teci 2013’te Kandil’e git­miş­tir. Ben ne Kandil’e git­tim, ne PKK ile ilgili tek satır yaz­dım, ama dört cüm­lem­den örgüt üyesi oldu­ğum iddia edi­li­yor.

Ben bir yaza­rım, benim varo­luş nede­nim anlat­mak. Söz­cük­lere anlam, Anlam’a söz­cük­ler ver­mek… Söz­cük­lerle hayat ara­sın­daki boş­luğa işa­ret etmek, insa­nın tra­jik hika­ye­si­nin biçim­len­diği uçu­rumu dil­len­dir­mek.

İlk hika­yemle Yunus Nadi Ödülü’nü kazan­dı­ğım 1990’dan beri yazı­yo­rum. İlk roma­nım, Kara­yip­lerde geçen bir aşk hikâ­yesi “Kabuk Adam” 1994’de yayın­landı. Cenevre sokak­la­rında yürü­yen tek gözlü bir kadı­nın hikâ­yesi olan “Muci­zevi Man­da­rin” (1996), Fran­sız­ca­dan Make­don­caya pek çok dile çev­rildi; Fransa’da Le Monde gaze­te­sinde övgüyle kar­şı­landı; İsveç’te yılın kitap­ları ara­sına seçildi. Rio de Janeiro’da geçen bir kent romanı “Kır­mızı Pele­rinli Kent”, ölüm, ölüm­lü­lük bilinci ve yazı iliş­kisi üze­ri­ne­dir; Orfeus efsa­ne­sine getir­di­ğim yorum­dur. On iki dille çev­ril­miş, hak­kında Avrupa’nın önemli deri­le­rinde ve gaze­te­le­rinde 100’den fazla makale yayım­lan­mış­tır. Türkçe ede­bi­yatı tem­si­len ‘Tür­kiye seçi­le­rek Almanca yayım­lan­mış, Almanya’da büyük ilgi gör­müş­tür. Fransa’da çağ­daş bir kla­sik ola­rak nite­len­di­ri­len bu kitapla “Gele­ceğe Kala­cak 50 Yazar” ara­sına seçil­dim. Kafka, Bec­kett, Mal­colm Lowry, Anto­nin Artoud gibi büyük yazar­larla kıyas­lan­dım. Yunus Nadi, Sait Faik, Dünya Yılın Kitabı gibi ulu­sal ve Deutsche Welle, Norveç’te kendi ülke­sinde dış­la­nıp ulus­la­ra­rası düzeyde tanı­nan kadın yazar­lara veri­len “Sınır Tanı­ma­yan Söz­cük­ler”, İsveç’te Tuc­holsky, Hollanda’da Kra­li­yet Ailesi’nin ver­diği Onur Ödülü’nü kazan­dım.

Kitap­la­rım İngi­liz­ce­den Arap­çaya 17 dile –içle­rinde Kürtçe yok– çev­rildi. Hikâ­ye­le­rim ve dene­me­le­rim ise Japon­ca­dan Kata­lan­caya 30’a yakın dilde yayım­landı; sinema, dans tiyat­rosu, tiyatro ve baleye uyar­landı; Milan Piccolo’da Serra Yıl­maz tara­fın­dan Serra Yıl­maz tara­fın­dan ses­len­di­rildi. 2010’da Lil­le­ham­mer Fes­ti­vali ana konuş­ma­cısı seçil­dim –ki bu onur daha önce Yaşar Kemal’e veril­mişti. 2011’de Zürih şehir yazarı seçil­dim., ki bu davayı bire­bir ilgi­len­di­rir. Bütün bun­ları kitap­la­rı­mın rek­la­mını yap­mak için anlat­mı­yo­rum. Zaten Tür­kiye beni, en başta kadın oldu­ğum için bunca dış­la­ma­mış olsaydı, bili­yor olur­du­nuz.

Aslı Erdoğan’ı oku­muş olsa­lardı, onu tutuk­la­maz­lardı” demiş Gün­ter Wall­raff.

Bu PKK-KCK tor­bası öyle ace­leyle hazır­lan­mış ki, beni de katan­lar yazar­lı­ğım­dan, yani Google’da iki daki­kada edi­ne­cek­leri basit bir bil­gi­den dahi haber­sizdi. PKK-KCK üyesi oldu­ğum gibi, çok daha güç ula­şı­la­bi­le­cek bir bil­giye sahip olduk­ları iddi­ası, bir fizik­çi­nin daha güneş sis­te­mini göre­me­den bir kara­de­lik bul­du­ğunu iddia etme­sine ben­zi­yor. Ama bir fizikçi sadece bilimle alay eder. En azın­dan insan­la­rın haya­tını mah­vet­mez.

Bir ede­bi­yat­çı­nın ken­dini ger­çek­leş­tir­diği ye kitap­la­rı­dır, yani iki say­fa­sını okur­sa­nız, ger­çekte kim oldu­ğunu görür­sü­nüz.

Orhan Pamuk’tan Ruth Kluger’e say­gın yazar­la­rın ede­bi­ya­tımla ilgili bir­kaç cüm­lesi bence bu iddi­ana­meye gere­ken yanıtı veri­yor:

Dün­ya­nın tra­jik yüre­ği­nin attığı bir yazar”, “erkek­le­rin teke­linde olan bir temayı, özyı­kımı, kadın diliyle anla­tan bir yazar”, “Kur­ba­nın hika­ye­sini anla­tan ve şid­deti son­suza dek lanet­le­yen bir yazar”

Ede­bi­ya­tımla ilgili yüz­lerce söy­leşi, makale, araş­tır­ma­nın bulun­duğu “flash” bel­lek aylar­dır kri­mi­nal mal­zeme ola­rak ince­len­mek­te­dir.

Bu yazı­la­rın tümü yıl­lar­dır sitemde ve İsveç, Fran­sız, Alman yayın­cı­la­rı­mın site­le­rinde mev­cut­tur, kamuya açık­tır.) Şiir­sel, kapalı, karan­lık ve derin bir yazar ola­rak nite­len­di­ri­li­rim, varo­luşçu, roman­tik-moder­nist, post-roman­tik ola­rak tanım­lan­mı­şım­dır. Fel­sefe, mito­loji ve din­sel metin­ler­den bes­le­nen ede­bi­ya­tı­mın ana tema­ları iç ve dış dün­ya­nın çeliş­kisi, ölüm ve ölüm bilinci, yal­nız­lık, yarılma ve yara­dır. Her satı­rına derin bir yal­nız­lı­ğın sin­diği bir yaza­rın örgüt üye­li­ğin­den yar­gı­lan­ması da ayrı bir ironi.

Asıl mes­le­ğim yük­sek-enerji, par­ça­cık fiziği. CERN’de (Avrupa Yük­sek Enerji Fiziği Labo­ra­tu­varı) çalış­mış, Higgs par­ça­cığı üze­rine tez yaz­mış ilk Tür­ki­yeli fizik­çi­ler­de­nim, bilim­sel maka­le­le­rim de var. Fizik­çi­ler için bir teori­nin ispatı, neden­sel­lik bağ­lan­tısı içinde bir­bi­rine bağ­la­nan olgu­la­rın ispa­tıyla müm­kün­dür, kendi içinde ya da olgu­larla çeli­şen bir teori çöpe atı­lır. Fizikçi gözüyle, bu iddi­aname kendi içinde, temel nok­ta­larda çeliş­mek­te­dir, tutar­sız­dır, neden­sel­lik bağ­lan­tı­sını kura­ma­mak­ta­dır ve olgu­larla da çeliş­mek­te­dir. Sanki el altın­dan dağı­tı­lan, yal­nızca PKK’lıların oku­duğu, yaz­dığı bir gazete gibi gös­te­ril­meye çalı­şı­lan Özgür Gündem’in otuz kadar gaze­te­ci­nin ve kırk kadar köşe yaza­rı­nın kolek­tif eme­ğiyle, dev­le­tin izniyle ve göze­ti­minde yayım­la­nan, ser­bestçe dağı­tı­lan bir gazete olma­sıyla çeliş­mek­te­dir.

Açık, somut bir örgüt bağ­lan­tı­sın­dan söze­dil­me­diği, gazete ile KCK iliş­ki­len­di­ril­me­diği gibi, bu yet­miş kişi­den sadece gazete yöne­ti­cisi iki kişiye dava aça­rak biz­zat iddi­aname bu örgüt­sel yapıya en başta ken­di­nin de inan­ma­dı­ğını gös­ter­miş, boş­lu­ğunu, man­tık­sal tutar­sız­lık­la­rını giz­le­mek için de ceza mad­de­le­rini yığ­mış, üste­lik gaze­te­den ne huku­ken ne de pra­tikte sorumlu olma­yan “danışma kurulu” üye­le­rini de, yöne­tici sana­rak, örgüt tor­ba­sına kat­mış­tır. Örgüt üye­li­ğime somut delil ola­rak sunu­lan tek şey kün­yede adı­mın geç­me­si­dir. Yani yaza­rak ve oku­ya­rak geçen yirmi küsur yıl­dan sonra, sanı­rım 2011’de – ya da hak­kımda bugüne dek hiç­bir KCK davası, soruş­tur­ması açıl­ma­dı­ğına göre 2016’da- PKK-KCK davası on yıl ceza iste­nen bu faali­yeti, ismimi kün­yeye yaza­rak ilan etmiş, ama KCK adına başka faali­yette bulun­ma­mı­şım. Fiziği bıra­kıp ken­dini ede­bi­yata ada­yan , “çağ­daş kla­sik” ola­rak nite­len­di­rir­ken roman­lar , “düz­yazı şiir” türünde metin­ler yaşa­yan bir yaza­rın, üste­lik omu­ri­lik  ame­li­yatı geçir­miş, yarı sakat bir kadı­nın, orta yaşa gel­di­ğinde,  İtal­yan maf­ya­sına gir­mesi, yöne­ti­ci­liğe  yük­sel­mesi haya­tın doğal akı­şına uygun mudur?

İllel­gal siyasi bir yapıya gir­me­sin­den daha uygun­dur çünkü ede­bi­yat ide­olo­jik kısıt­la­ma­ları kal­dır­ma­mak, düşün­sel bağım­sız­lık ve yara­tıcı özgür­lük yaza­bil­mem temel koşu­lu­dur. Edebi yaratı, empati, duyar­lı­lık, mut­lak bir ken­dini ada­yış ve yal­nız­lık takip eder. Bir yaza­rın PKK gibi bir örgü­tün dokt­ri­nini, disip­li­nini, hiye­rar­şi­sini, örgüt­sel dilini, siyasi hedef­le­rini her şeyin önüne koyan anla­yı­şını kabul etmesi, ede­bi­yat için ölüm fer­ma­nı­dır. (17 yıl­lık bir ede­bi­yat kari­ye­rin­den sonra silahlı örgüte giren tek ede­bi­yatçı duy­ma­dım tarihte.)

İlle­gal yapı­la­rın gerek­tir­diği giz­li­lik, senede otuz kadar röpor­taj veren, ulus­la­ra­rası panel­lere katı­lan, hayatı göz­ler önünde olan biri için imkan­sız­dır. Benimle ilgili sekiz bel­ge­sel çekil­miş­tir. Bun­lar­dan biri Nâzım Hik­met, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Murat­han Mun­gan, Elif Şafak ve benimle ilgili 6 bölüm­lük bir dizi, TRT dahil dün­ya­nın farklı ülke­le­rinde yayın­lan­mış­tır.

Bu bel­ge­selde bah­set­ti­ğim ceza­evin­den gelen mek­tup­lara, kimi on beş yıl­lık, kimi çok­tan kitap­laş­mış mek­tup­lar­dan sadece PKK’lı mah­pus­lar­dan gelen­ler ayık­la­na­rak el konul­muş, örgüt dokü­manı tor­ba­sına atıl­mış­tır.

Türkiye’de, yurt­dı­şında yayım­la­nan yüz­lerce söy­le­şide siya­seti bir ikti­dar ara­yışı ola­rak gör­dü­ğümü ve ikti­da­rın her tür­lü­süne karşı oldu­ğum için aktif siya­set­ten uzak dur­du­ğumu, hiç­bir hiye­rar­şik yapıda var olma­dı­ğımı, siyasi ve hiye­rar­şik yapı­la­rın da kendi içinde bir ikti­dar kura­rak şid­det üret­ti­ğini her türlü şid­dete karşı oldu­ğumu, “şid­det­siz­lik hali nasıl müm­kün­dür” soru­sunu tek kut­sal soru gör­dü­ğümü, meşru müda­faa dahil öldür­meyi kabul etme­di­ğimi, hatta et dahi yeme­di­ğimi, savaş kar­şıtı, anti­mi­li­ta­rist ve vic­dani retçi oldu­ğumu defa­larca dile getir­dim, defa­larca yazı­la­rımda yaz­dı­ğım gibi… (Bun­la­rın hiç­biri delil ola­rak mah­ke­me­nize sunul­ma­mış­tır.)

Kürt mese­le­sinde ide­olo­jik bir tav­rım, siyasi bir çözüm öne­rim, reçe­tem olma­dı­ğına dair bir söy­leşi Hukuk Poli­tik inter­net site­sinde bile yayım­lan­mış­tır.

Köşe yazar­lı­ğına 1998’de Radi­kal gaze­te­sinde baş­la­dım. Bugüne dek ede­bi­yat der­gi­le­rine, kitap ekle­rine, Radi­kal, Radi­kal II, Bir­gün, Taraf, Özgür Gün­dem gibi gaze­te­lerde, Esmer, Bayan Yanı, Öküz, Leman, Fil ve Kara Karga der­gi­le­rine yaz­dım. “Arena” der­gi­sinde köşem vardı, tutuk­lan­dı­ğımda Nor­veç  Klas­se­kam­pen Gazetesi’ne ve Kara Karga der­gi­sine de yaz­mak­tay­dım. Fransa, Almanya, İsviçre, İsveç, Nor­veç, Bel­çika bası­nında maka­le­le­rim yayım­landı. Köşe yazı­la­rım “Bir Yol­cu­luk Ne Zaman Biter”, “Bir Deli­nin Gün­cesi”, “Bir Kez Daha” baş­lık­la­rıyla kitap­laş­tı­rıldı. Japon­ca­dan Kala­tan­caya pek çok dile çev­rildi. Kimi Özgür Gün­dem yazı­la­rım Avusturya’nın köklü ede­bi­yat der­gisi Manusc­ript ve Nor­veç Klas­se­kam­pen gaze­te­sinde yayım­landı, şu anda kitap­laş­makta: “Artık Ses­siz­lik Bile Senin Değil”.

18 yılda tek bir yazıma bile dava açıl­ma­yı­şı­nın gös­ter­diği gibi ide­olo­jik bir yazar deği­lim, gün­cel siya­sete gir­mem, san­sas­yo­nel, slo­gan­vari bir dil­den uzak dur­du­ğum gibi, çatışma ve savaş dilini eleş­tir­dim, yar­gı­larda bulun­mam. Yazı ya yar­gı­dır, ya çığ­lık. Fel­sefi, sos­yo­lo­jik boyut­ları olsa da köşe­ya­zı­la­rım ola­bil­di­ğince ede­bi­yat metni ola­rak kur­ban­la­rın ses­siz çığ­lı­ğını işi­ti­lir kıl­mak için yazıl­mış­tır.

Önce­likle kadın­ları anlat­tım, erkek ege­men düze­nin dil­siz­leş­tir­diği kadın­lar, kadın cina­yet­leri, teca­vüz, tür­ban yasağı mağ­dur­la­rın­dan kür­taj yasağı mağ­dur­la­rın­dan sayı­sız kadını anlat­tım, İşkence ve ceza­ev­leri sıkça işle­di­ğim konu­lar­dır. (Sayın sav­cı­nın iddia ettiği gibi bir KCK tutuk­lu­su­nun ölü­münü yaza­rak KCK’ye gir­miş­sem, bugüne dek gir­me­di­ğim örgüt kal­madı; İBDA-C dahil! Hatta bir uyuş­tu­rucu satı­cı­sı­nın dos­ya­sın­daki hukuk­suz­luğu ele aldı­ğım için uyuş­tu­rucu maf­yası yöne­ti­ci­li­ğin­den de tutuk­la­na­bi­li­rim.)

Konu­lar ara­sında ceza­ev­le­rin­deki hak ihlal­leri de var. Kış­la­lar­daki asker­ler de hikâ­ye­le­rini anlat­tık­la­rım ara­sında. Soma’da ölen maden­ci­ler de, Kürt­ler de var; Roman­lar, Ale­vi­ler, Erme­ni­ler, siyah­lar da… Hem Türkiye’de hem Avrupa’daki ayrım­cı­lığı anlat­tım, top­lama kamp­ları ve Yahu­di­ler de var; Filis­tin­li­leri de anlat­tım.

Ulu­sal kim­li­ğin olu­şumu, cin­si­yet­çi­lik, mili­ta­rizm, hukuk ve polis dev­leti, barış veya savaş­daki düşünce ve ifade özgür­lü­ğüne yöne­lik bas­kı­lar 18 yıl­dır işle­di­ğim konu­lar­dır. PEN için hap­se­dil­miş yazar­larla ilgili araş­tırma yap­mış­tım.

Ortak Çukur” adlı yazımda PKK’nin üst­len­diği bir kun­dak­la­mada öle­lerle işken­cede ölmüş bir sen­di­ka­cıyı aynı yerde, ortak bir vic­danda buluş­tur­dum. “İnsan ken­din­den bir par­çayı öldür­me­den, bir baş­ka­sını öldür­mez.”

6-7 Ekim olay­la­rın­dan sonra, pek çok bom­ba­lama eyle­min­den sonra, fail­le­rin kim oldu­ğuna bak­ma­dan, kur­ban­la­rın hikâ­ye­sini dil­len­dir­dim. İnsan öldür­meyi haklı çıka­ran tek bir davaya ya da kav­rama inan­ma­dı­ğımı on sekiz yıl­dır yazı­yor, birey­sel ve top­lum­sal vic­da­nın şekil­len­me­sinde bir yaza­rın sorum­lu­lu­ğunu üst­le­ni­yo­rum.

2010 yılında eko­no­mik neden­lerle köşe yazar­lı­ğına dön­mek zorunda kalınca, Cum­hu­ri­yet ve Milliyet’e baş­vur­duk­tan sonra Radikal’e gir­dim. (Sav­cı­nın iddi­ana­meye koy­duğu bir­kaç satır, ken­dini yakan KCK tutuk­lu­su­nun hika­ye­sini Radi­kal için araş­tır­dım, iddia edil­diği gibi ne Özgür Gündem’e ne KCK’ye gir­dim!)

Yöne­tim deği­şik­li­ğiyle işten çıka­rı­lana dek Radikal’de yaz­maya baş­la­dım. Özgür Gün­dem, yak­la­şık kırk kadar köşe yaza­rı­nın yer aldığı, emek-eko­nomi, kül­tür-sanat, ve top­lum say­fa­la­rına yanında kadın say­fa­la­rı­nın da olduğu yasal bir gaze­te­dir (en azın­dan bir­kaç ay önce­sine değin), kadın­la­rın genel yayın yönet­men­liği yap­tığı tek gaze­te­dir. 90’lı yıl­larda Kürt­leri dış­la­yan öte­ki­leş­ti­ren, faili meç­hul­ler gibi insan­lık suç­la­rını ört­bas eden ana akım med­yaya bir seçe­nek ola­rak doğ­muş­tur. Kürt­le­rin kendi ger­çek­lik­le­rini anla­ta­bil­me­leri, kendi hika­ye­le­ri­nin öznesi ola­bil­me­leri, Kürt kül­tü­rü­nün ve ger­çek­le­ri­nin Kürtçe bil­me­yen­lere de ula­şa­bil­mesi açı­sın­dan Özgür Gün­dem gibi yayın organ­la­rına ihti­yaç oldu­ğunu düşü­nü­yo­rum.

Geç­mişte ve bugün de ken­di­le­rine ve öte­kiyle yüz­le­şe­bil­mek uzlaş­ma­nın bir­likte yaşa­ma­nın temel koşu­lu­dur. Köşe Yazı­la­rımda bir barış dili­nin hatta bir barış köp­rü­sü­nün kurul­ması için katkı sun­mak iste­dim.

Özgür Gündem’e bugüne dek pek çok ede­bi­yatçı yaz­mış­tır. Vedat Tür­kali, Murat­han Mun­gan, Meh­met Uzun, Ahmet Telli, Orhan Alkaya, Suzan Samancı, Feyza Hep­çi­lin­gir­ler, Cezmi Ersöz, İsmail Beşikçi ve Musa Anter gibi kül­tür abi­de­leri de yaz­mış­tır; Akın Bir­dal, Ercan Kanar, Muhar­rem Erbey gibi hukuk­çu­lar da; Yal­çın Küçük, Ser­ver Tanilli, A. Başer Kafa­oğlu, Muh­sin Kızıl­kaya, AKP mil­let­ve­kili Meh­met Meti­ner gibi farklı siyasi görüş­ler­den pek çok kişi yaz­mış­tır. (M. Kızıl­kaya ve Meh­met Meti­ner ayrıca danışma kurulu üye­siy­di­ler.)

Bir gaze­te­nin genel çiz­gi­siyle köşe yazar­ları ara­sında bir fikir bir­liği asla olmaz. Bence siyasi ya da düşün­sel yel­pa­ze­si­nin geniş­le­mesi bir gaze­te­nin zen­gin­li­ği­dir. Radikal’de aynı dönem yaz­dı­ğım yazar­lar farklı gaze­te­lere dağıl­mış­tır: Mil­li­yet, Hür­ri­yet, Cum­hu­ri­yet, Taraf, Sabah, Akşam, Bir­Gün ve benim gibi Özgür Gündem’e geçen­ler…

aslierdogan

Bugüne dek aynı gaze­teyi pay­laş­tı­ğım 400 kadar yazar­dan, aynı paneli, forumu pay­laş­tı­ğım bin kadar konuş­ma­cı­dan, onla­rın kim­lik­le­rin­den ve düşün­ce­le­rin­den sorumlu deği­lim, kendi yazım­la­rım­dan sorum­lu­yum. İfade ve düşünce özgür­lü­ğünü hat­met­miş her yazar, ken­disi gibi düşün­me­yen pek çok kişiyle aynı forumu pay­la­şa­ca­ğını bilir, düşün­ce­lere düşün­ce­lerle karşı çık­mayı bir mes­lek etiği ola­rak kabul eder. Söy­le­yeni hap­se­dil­mekle dil­len­di­ril­mek­ten vaz­ge­çi­ren hiç­bir düşün­ceye tari­hin tanık­lığı olma­mış­tır. Aksine ille­ga­lite karan­lı­ğına sinen düşün­ce­ler kont­rol­süz bir geli­şime kavu­şur. Açıkça söy­le­ne­bi­len ise karşı görüş­le­rin yenil­gi­siyle etki­siz­le­şir.

PKK yöne­ti­ci­le­riyle, 90’lardan beri, ama özel­likle 2013-2014 yıl­la­rında düzi­ne­lerce söy­leşi yapıl­mış, görüş­leri ana akım med­yada duyu­rul­muş­tur. Bun­lara rağ­men, Yargıtay’ın içti­ha­dına rağ­men, Bese Hozat’ın Özgür Gündem’e yaz­ma­sında ısrarla suç aran­ma­sını, her yazar gibi o da yaz­dık­la­rın­dan sorum­lu­dur, hem de inter­net çağında, her­ke­sin twit­ter, blog vb araç­larla iste­diği kul­la­nıcı adıyla ken­di­sini ifade ede­bil­diği bir zamanda ısrarla suç aran­ma­sına, üste­lik bu suçun her konuda bir kararı, etkisi, yet­kisi ve sorum­lu­luğu bulun­ma­yan danışma kuru­luna yıkıl­ma­sını man­tı­ken de, huku­ken de, ahla­ken de doğru bul­mu­yo­rum.

Danışma kurulu bir kez olsun top­lan­ma­mış, her­hangi bir karar alma­mış­tır, gaze­te­nin yayın poli­ti­ka­sında etkisi ve yet­kisi yok­tur, bana her­hangi bir konuda –gaze­te­nin genel yayın poli­ti­kası, gelir­le­rin art­tı­rıl­ması vb.– danı­şıl­ma­mış­tır.

Mah­lasla yazı­lan yazı­lar­dan haber­dar değil­dim, Ali Fırat ismine hiç rast­la­ma­dım. Bir yazar mah­la­sını değiş­ti­re­bi­lir, bazen bir mah­lası bir­den fazla yazar pay­la­şa­bi­lir. El yazı­sını gör­me­den bir mah­la­sın kime ait oldu­ğunu kesin ola­rak bil­mek imkan­sız­dır. Bir fizikçi ola­rak, kesin­li­ğini bil­me­di­ğim şey­ler hak­kında fikir yürüt­mem, tavır almam. Ben istih­ba­ratçı deği­lim, san­sürcü de deği­lim.

Özgür Gündem’e yaz­maya baş­la­dık­tan kısa bir süre sonra (2011-ilk­ba­har) danışma kuru­luna gir­mem tek­lif edildi. Ede­bi­yat der­gi­le­ri­nin de danış­man­ları bulu­nur, tanın­mış, belli bir say­gın­lığa ulaş­mış isim­ler­den seçi­lir, der­gi­nin mut­fa­ğına gir­mez, isim­le­riyle farklı okur­lara ulaş­ma­sına yar­dımcı olur­lar. Kendi ala­nımda -ede­bi­yat, kül­tür, sanat- bir kat­kım ola­bi­le­ce­ğini, hatta bir kitap eki çıka­ra­bi­le­ce­ğimi söy­le­ye­rek kabul ettim. Ama böyle bir ek zaten çık­madı.

Bir­kaç ay sonra ”Zürih Şehir Yazarı” seçil­dim. 2011 son­ba­ha­rında Zürih’e, ora­dan Your­ce­nar bur­suyla Fransa’ya, ora­dan da bir başka yazar­lık bur­suyla bir yıl­lı­ğına Avusturya’ya geç­tim. 2012 sonunda ağır bir kanama geçi­rip yaz­mayı bırak­tım. Basına yan­sı­yan sağ­lık sorun­la­rımla Tür­kiye Büyü­kel­çi­liği biz­zat ilgi­lendi, kon­so­lo­sun des­te­ğiyle 2013 yazında Türkiye’ye dön­düm. ”Danış­man­lık” sta­tü­sü­nün huku­ken bir sorum­lu­luk taşı­ma­dı­ğını da biz­zat yet­ki­li­ler­den teyit ettim. İddi­ana­mede Özgür Gündem’i sahip­len­di­ğim iddi­ası­nın aksine, 2013’te köşemi bırak­tım, 2014’ten beri ara­lık­larla yazı­yo­rum. 2015’te bir başka yazar­lık bursu için git­tim ve bu sene başında dön­düm.

Beş yılın iki buçuk yılında yurt­dı­şında burslu yazar­dım, bir yılında ise has­tay­dım. Gaze­te­lerde haber­ler saati saatine takip edi­lir, gaze­te­ci­ler ve edi­tör­ler günde iki üç kez top­la­nıp haber seçer, sayfa düzen­ler, man­şeti belir­ler.

Bir gaze­te­nin giz­lice, uzak­tan kuman­dayla yöne­til­mesi tama­men imkan­sız, man­tık­dı­şı­dır. Üste­lik kri­tik geliş­me­le­rin yaşan­dığı 2015 yılında, ben Polonya, Krakow’daydım, haber­leri dahi izle­ye­mi­yor­dum.

2013’te “Sınır Tanı­ma­yan Söz­cük­ler” ödü­lünü kazan­dı­ğımda, edebi başa­rı­la­rım hak­kında genel­likle ses­siz kalan basın, bu kez top­luca haber yap­mış ama yönet­ti­ğim iddia ya da ima edi­len Özgür Gün­dem ses­siz kal­mıştı. Bir ricada bulun­mayı bile etik anla­yı­şıma ters gör­düm. Haya­tım boyunca hiç­bir siyasi hiye­rar­şik yapıda yer alma­dım, hiç­bir kurum ya da kişiyi yönet­me­dim, sahip­len­me­dim, kim­se­den emir ya da tali­mat alma­dı­ğım gibi kim­seye de ver­me­dim. Ben sadece bir yaza­rım, yaz­dık­la­rı­mın dışında hiç­bir şey­den huku­ken ve ahla­ken sorumlu deği­lim, tutuk­la­mam.

Yet­miş beş, yet­miş altı” baş­lıklı yazımda, ken­dini yakan bir KCK tutuk­lu­su­nun ölü­münü araş­tır­mam “KCK” dava­sını sahip­len­mek ve biz­zat KCK’ye gir­mek gibi yorum­lan­mış, ki bu akıl­dışı, para­no­yakça bir yorum­dur. Beni ulus­la­ra­rası düzeyde bir insan hak­ları savu­nu­cusu ola­rak tanı­tan 18 yıl­lık köşe yazar­lı­ğı­mın bütün­sel­liği içinde bakıl­dı­ğında, kötü niyetli bir çar­pıt­ma­dır. Bu man­tıkla, bir KCK tutuk­lu­suyla, Aslı Erdoğan’la daya­nışma gös­te­ren yazar­lar, sanat­çı­lar, müzis­yen­ler, avu­kat­lar, yayın­cı­lar, aka­de­mis­yen­ler, HDP, CHP ve hatta AKP gibi farklı par­ti­ler­den siya­set­çi­ler, Nobel ödüllü Orhan Pamuk ve Coet­zee, İsveç’ten Katalonya’ya PEN örgüt­leri, Bir­leş­miş Mil­let­ler İnsan Hak­ları İzleme Komi­tesi ve Avrupa Par­la­men­tosu Baş­kanı Mar­tin Schulz, on bin­lerce kişi ( Y. Zelanda’dan S. Arabistan’a on bin­lerce kişi) bir hak­sız­lığa, hukuk­suz­luğa maruz kalan bir yazarla daya­nı­şı­yor, KCK’ye mi giri­yor?

Bu yazıda ve onun devamı nite­li­ğinde olan “Öteki Gün­dem” baş­lıklı yazıda açık bir biçimde belirt­ti­ğim gibi düşünce ve ifade özgür­lü­ğüne, haber alma hak­kına yöne­lik bas­kı­ları, gaze­teci ve yazar­la­rın tutuk­lan­ma­sını eleş­ti­ri­yo­rum.

***

Basında ve inter­nette yer alan tek tük haber ara­sında farklı bil­gi­ler de var, bu konuyu avu­ka­tım araş­tırdı. Kim olursa olsun, bu kişi ölmüş­tür, öldü­rül­müş­tür. PKK’li mi, sivil mi, bir ola­yın faili mi, bile­mem ve yorum yapa­mam. Benim de polis­le­rin de Allah’la özel bir tele­fon hattı olma­dı­ğına göre, artık bil­me­miz imkân­sız. Ken­dini savunma hakkı olma­yan bir ölüyü yar­gı­la­mak, hatta yar­gı­la­ma­dan suçlu ilan etmek hukuki değil­dir, ahlaki değil­dir, insani değil­dir. İslami değer­lere göre günah­tır. Ama işken­ce­nin suç oldu­ğunu bili­yo­ruz. Bir yazarı suçlu çıkarma gay­ret­keş­liği içinde, sanki bom­ba­lama eylem­le­rini akla­maya çalı­şı­yor­mu­şum gibi bir imayı esef verici bulu­yo­rum.

Soğu­dukça acısı his­se­di­len bir yaraya ben­ze­yen hayat, ya da düpe­düz yok­luğu haya­tın… Haya­tın yerine ikame edi­len söz­cük­le­rin üst­len­diği ses­siz­li­ğin kor­kunç ağır­lığı…” Bu ve ben­zeri cüm­le­ler­den, sav­cı­nın alın­tı­la­dığı bölüm­den anla­şı­la­bi­le­ceği gibi “Faşizm Gün­cesi Bugün” baş­lıklı yazı edebi bir metin­dir, ama bir hikâye ya da hikâ­ye­leş­tirme değil, iç mono­log­dur, bir olay örgüsü kurul­ma­mış, dış dün­ya­nın şid­de­ti­nin anla­tı­cı­nın iç dün­ya­sında yol açtığı par­ça­lanma anla­tıl­mış­tır. Anla­tı­cı­nın Türkiye’yi anlat­tı­ğına dair bir cümle de yok­tur. Var­şova get­to­sunda ya da Paris’te yazıl­mış ola­bi­le­cek, evren­sel bir metin­dir. Her­hangi bir ope­ras­yo­nun, çatış­ma­nın, sava­şın anla­tıl­ma­dığı bu metin­deki bir cüm­le­den yola çıka­rak, sayın savcı Lice’deki ope­ras­yonu anlat­tı­ğım sonu­cuna var­mış, “İnsan­la­rın bod­rum­larda diri diri yakıl­dığı gün­lerde yaşa­mak” cüm­le­sini Lice’deki ope­ras­yona bağ­la­mış. Hal­buki yazı­nın yazıl­dığı tarihte henüz Lice’de ope­ras­yon baş­la­ma­mıştı, bu detay­ları iddi­ana­me­den öğren­miş oldum. Lice’ye dair bir bil­gim, yoru­mum, yazım yok.

Önceki yazı­la­rımda, Heim­rad Backer’in tuta­nak tek­ni­ğiyle bel­ge­ler­den, rapor­lar­dan, bir otopsi rapo­run­dan, tanık anla­tım­la­rın­dan alın­tı­la­ya­rak Cizre ve Sur’a yaz­mış­tım. Tür­kiye İnsan Hak­ları Vakfı, Ulus­la­ra­rası Af Örgütü gibi ulu­sal ve ulus­la­ra­rası  gibi pek çok kuru­mun rapor­ları, otopsi rapor­ları ve tanık­lık­lar Cizre ve Sur’da çocuk­la­rın öldü­rül­dü­ğünü doğ­ru­la­mak­ta­dır.

Bir yan­lış­lık olmalı” dedim evimi basan time. “Danışma kuru­lu­nun bir yet­kisi yok, yok” dedim gün­lerce… Ace­mice hazır­lan­mış fez­le­keyi gör­dü­ğümde Aslı Erdoğan’ın yazar­lı­ğın­dan, ne yaz­dı­ğında, temel hukuk kav­ram­la­rın­dan haber­siz bir poli­sin ale­la­ce­lele oku­duğu yazı­lar­dan çekiş­tir­diği cüm­le­ler­den iba­ret, “örgüt üyesi” gös­terme gay­ret­li­ğini de ele veren bu fez­le­ke­nin hukuk­tan, yani sav­cı­dan döne­ce­ğini san­dım. Sulh Ceza Mah­ke­me­sine gir­di­ğim an anla­dım. Olma­yan bir suça ceza biçil­miş, danışma kurulu üye­li­ğim bahane edi­le­rek, tam açı­lı­mını bil­me­di­ğim K-C-K tor­ba­sına atıl­mı­şım. Siyasi lin­cin bir par­çası ola­rak neden hedef seçil­di­ğimi, ikti­da­rın var gücüyle, kendi halinde yal­nızca kale­miyle var olan bir yaza­rın üze­rine neden git­ti­ğini hala anla­ma­sam da, bunun bir gövde gös­te­risi, göz­dağı ope­ras­yonu, ‘cadı yakma’ ayini oldu­ğunu sezi­yo­rum. Tür­kiye bugüne kadar yüz elli­den fazla ede­bi­yat­çı­sını şu ya da bu sebep­ten tutuk­la­ya­rak hap­set­miş, anla­şıl­maz bir hınçla kendi dilini kes­miş­tir. Şu görü­nüm­den Türkçe ede­bi­yatı ulus­la­ra­rası düz­lemde tem­sil eden bir kaç ede­bi­yat­çı­dan biri­nin jan­dar­ma­lar ara­sında ede­bi­ya­tını savun­ma­sın­dan bu ülke utanç duy­mu­yor, neden utanç duy­ması gerek­ti­ğini bile anla­mı­yorsa en temel şeyi öğre­ne­me­miş demek­tir. Aynaya bak­mak.

Aylar önce takip­siz­lik kararı veril­mesi gere­kir­ken, hak­kım­daki isti­nat­la­rın düşü­rül­me­sini, bera­atımı ve tah­liye tale­bimi tek­rar edi­yo­rum. Beni din­le­di­ği­niz için teşek­kür­ler…

Say­gı­la­rımla…

Aslı Erdo­ğan

29.12.2016

Kay­nak: Bianet

(9941)

Yorumlar