Home Bilgi Bankası Edebiyat Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar
Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar

Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar

146
0

Ayla Kutlu’nun kadın­ları, aynı coğ­raf­ya­nın farklı kül­tür­le­rin­den gelen kadın­lar olsa­lar da bir­bir­le­rini öte­ki­leş­tir­me­den, bir arada, kar­deş­lik duy­gu­ları ve daya­nışma içinde yaşar­lar.

Hülya Soyşekerci 

“Yüreği yaka­la­mak… Anlat­tı­ğım şey bit­tik­ten sonra da yan­kı­la­na­rak bel­lekte kal­mak isti­yo­rum.” Ayla Kutlu

Ayla Kutlu uzun yıl­lar boyunca üret­ken ve yara­tıcı yazın­sal çalış­ma­la­rıyla öykü­cü­lü­ğü­müze ve roman­cı­lı­ğı­mıza yön ver­miş; bes­len­diği coğ­raf­ya­nın ses­sizce birik­tir­diği insani dram­ları, daha çok kadın kah­ra­man­lar ve kadın sorun­ları üze­rin­den dile geti­ren öykü ve roman­lara dönüş­tür­müş­tür. İlk romanı Kaçış’ı 1979 yılında, ilk öykü kitabı Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi’ni 1984’te, ilk çocuk kitabı Mer­haba Sevgi’yi 1989’da yayım­la­ma­sın­dan bugüne kadar pek çok kita­bıyla ede­bi­yat dün­ya­mızda yer alan Ayla Kutlu, parıl­tısı kendi içinde, eser­le­rin­deki evrende saklı duran bir yazar.

Ayla Kutlu için ede­bi­ya­tın tarihe, top­luma ve çağına tanık­lığı çok önem­li­dir. Kendi adına düzen­le­nen bir sem­poz­yum­daki konuş­ma­sında “Ede­bi­yat soru­lar sorar, ede­bi­yat akıl karış­tı­rır” diyen Ayla Kutlu, Kuşadası’nda Şiire ve Öyküye Yol­cu­luk 4 adlı ortak kitap (2007) içinde yer alan bir yazı­sında şun­ları dile geti­rir: “Sanat­çı­nın tanık­lığı ya somut, ger­çek ve yaşan­mış bir tanık­lık­tır; ya da biraz daha uzak­taki tür­den bir göz­lemci tanık­lığı ola­bi­lir. Sanatçı o zamanda yaşa­ma­mış­tır. Bire bir tanık­lık ede­cek kadar yakın mekân­larda da olma­ya­bi­lir. Kırıl­ma­nın örse­le­yen yükünü çeken insan­lar gru­bu­nun içinde bulun­ma­ya­bi­lir. Bu durum­lar bile engel değil. Yaşan­mış­lı­ğın izleri mekânda görü­nü­yorsa yahut yaşa­mın doğal yürü­yü­şüne göre sap­ma­lar oluş­tu­ğu­nun kaydı tutul­muşsa… Sanat­çı­nın bunu başa­rıyla yan­sı­ta­bi­le­ce­ğine ina­na­bi­li­riz. Son­raki kuşak­lara kırıl­ma­nın etki­le­rini bir miras ola­rak değer­len­dirme ola­na­ğını sağ­la­ya­bilme yete­ne­ğine sahip kim­lik­ler­dir onlar.” Ayla Kutlu özel­likle tarih­sel zamana yayı­la­rak geniş­le­yen ve novel­laya evri­len öykü­le­rinde, geç­mişte yaşa­nan savaş, göç gibi derin top­lum­sal kırıl­ma­la­rın mekân­lar ve kuşak­larda bırak­tığı izle­rini süre­rek, bireyde yoğun­la­şıp derin­le­şen top­lum­sal zamana dik­kat ede­rek yaz­maya özen gös­te­rir. Yaza­rın Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi, Sen de Gitme Tri­yan­da­fi­lis, Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı ve Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler adla­rın­daki dört öykü kita­bında 35 öykü yer almak­ta­dır. Daha çok roman­la­rıyla bilin­me­sine rağ­men, öykü yaz­mayı çok sev­di­ğini dile geti­ren Ayla Kutlu 1999’da Feri­dun Andaç’a şöyle söy­ler: “Şimdi bazı söy­le­ye­cek­le­rimi en özgün ve etkili söy­leme biçimi ola­rak gör­dü­ğüm­den, öykü yaz­mayı daha çok sevi­yo­rum.”

Ayla Kutlu’nun öykü­le­ri­nin, roman­la­rın­daki anla­tım tek­niği para­le­linde iler­le­diği görü­lür. Bu öykü­le­rin önemli bir kısmı, kap­sa­dığı geniş zaman dili­miyle, kur­gu­nun zen­gin­liği ve çok boyut­lu­lu­ğuyla, karak­ter­le­rin çeşit­li­li­ğiyle içle­rinde roman boyutu taşır. Şöyle de söy­le­ne­bi­lir; geniş­le­ti­lirse her biri bir romanı doğu­ra­bi­le­cek öykü­ler­dir çoğu. Ayla Kutlu bir söy­le­şi­sinde yazma süre­cini dile geti­rir­ken, öykü­le­ri­nin roman yazma dönem­le­rinde ken­di­li­ğin­den ortaya çık­tı­ğını, öykü yaz­mak için özel bir zaman ayır­ma­dı­ğını; için­den yük­se­len bir yazma iste­ği­nin ken­di­sine öykü yaz­dır­dı­ğını belir­tir.

Anlat­tığı tarih­sel döne­min özel­lik­le­rine ve ince ayrın­tı­la­rına yoğun dik­ka­tiyle hâkim olan yazar, zaman­sal geçiş­leri ilginç, meraklı ve tra­jik olay­larla des­tek­ler­ken, günü­müze de köp­rü­ler kurar.

Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi”, “Uzak­larda Kalan”, “Mat­ma­zel Dimitra’nın Bit­me­miş Hikâ­yesi”, “Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı” gibi öykü­lerde, anlatı metni geniş bir zaman dilimi üze­rinde kuru­lur. Bu uzun, geniş ve tarih­sel zaman­lar sık sık, yaşa­nan güne bağ­la­nır. Yazar bu bağ­lan­tı­ları zaman geçiş­leri, zaman atla­ma­ları ve öykü anın­dan geriye dönüş­lerle ger­çek­leş­ti­rir. Bazen Sen de Gitme Triyandafilis’teki gibi, çizgisel/kronolojik zamana yayar; burada pano­ra­mik bir bakış söz konu­su­dur. Anlat­tığı tarih­sel döne­min özel­lik­le­rine ve ince ayrın­tı­la­rına yoğun dik­ka­tiyle hâkim olan yazar, zaman­sal geçiş­leri ilginç, meraklı ve tra­jik olay­larla des­tek­ler­ken, günü­müze de köp­rü­ler kurar. Döneme özgü top­lum­sal yaşa­mın, savaş­la­rın, isyan­la­rın, göç­le­rin insan­lar üze­rin­deki etki­le­rini, duygu dolu bir dille anla­tır.

Bu çalış­mada, Ayla Kutlu’nun Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi, Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler ve Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı adlı öykü kitap­ları içinde yer alan ve bende derin izler bıra­kan bazı öykü­le­rin­den ve o öykü­ler­deki kadın­lar­dan söz etmek isti­yo­rum.

2011’deki Ayla Kutlu Sem­poz­yumu düzen­le­yi­ci­le­rin­den Prof. Dr. Gün­seli Sön­mez İşçi’nin deyi­şiyle: “Ayla Kutlu, yerel­den evren­sele uza­nan, her zaman için geçerli kadın­lık durum­la­rını anla­tır. Dik başlı kadın­lara; isyan eden, sivri dilli kadın­lara; sab­re­den, ses­siz, çocuk kal­mış, bağım­sız ruhlu kadın­lara ve mek­ruh kadın­lara birer güzel­leme ve ağıt­tır Ayla Kutlu’nun eser­leri. Kimisi zehir zık­kım­dır. Kimi­sinde siren­le­rin sesini duya­rız ince­den inceye. Ve hep­sinde yoz­laş­maya yüz tut­muş bir dün­ya­dan çıkış yolu­nun sanatta ve ede­bi­yatta oldu­ğunu görü­rüz.”

Ger­çek­ten, Eren­diz Atasü’nün belirt­tiği gibi “… onun kadın­ları hemen her yerde rast­la­ya­bi­le­ce­ği­miz kadın­lar­dır. Özya­şam­sal bir esinle değil, tümüyle düş gücüyle çizil­miş olma­la­rına kar­şın şid­detle sahi­ci­dir­ler. Sıra dışı­lık­ları gün­de­lik haya­tın izin ver­diği ya da bas­tı­rıp sak­la­ya­bil­diği ölçü­de­dir. Karak­ter­leri hem hem alı­şıl­mış­lık hem özgün­lükle örül­müş, unu­tul­maz kadın­lar­dır bun­lar. Sahi­ci­dir­ler; çünkü yazar onla­rın tüm kişi­lik özel­lik­le­rini coğ­raf­ya­nın ve tari­hin içine sağ­lamca kök­len­di­re­bil­miş­tir.”

Ayla Kutlu’nun kadın­ları, aynı coğ­raf­ya­nın farklı kül­tür­le­rin­den gelen kadın­lar olsa­lar da bir­bir­le­rini öte­ki­leş­tir­me­den, bir arada, kar­deş­lik duy­gu­ları ve daya­nışma içinde yaşar­lar. “Ben yâda iyi­lik dile­ye­yim ki Tanrı da bana iyi­lik ver­sin” fel­se­fesi için­de­dir­ler. Savaş­larda, göç­lerde, derin top­lum­sal acı­larda bile düş­man­lığı değil, dost­luğu ve kar­deş­liği; kadın ve ana olma­nın getir­diği şef­kat duy­gu­sunu çoğal­tıp haya­tın çev­re­sine koza gibi örer­ler. Yaşa­dık­ları coğ­raf­ya­nın ayırt edici nite­liği olan çok­kül­tür­lü­lük, bir arada yaşama, hoş­görü, özveri, kar­şı­lık gözet­me­yen iyi­lik, yar­dım­laşma ve daya­nış­mayı soluk alır gibi bir doğal­lıkla ger­çek­leş­ti­rir­ler. Yaza­rın insan­cıl bakış açısı ve yaşam fel­se­fesi, karak­ter­le­rinde ve anlat­tık­la­rında ken­dini gös­te­rir. Savaş kar­şıt­lı­ğını Sen de Gitme Tri­yan­da­fi­lis’te olduğu gibi, son öykü kitabı Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler içinde yer alan kimi öykü­lerde de dil­len­di­ren yazar, bu kita­bın­daki bir öyküye şöyle baş­lar: “Sava­şın örtü­sünü kal­dır ey insanlık/ Altın­daki insan acı­sını gör!”

Ona göre, asıl öte­ki­leş­ti­ri­len, zulme ve hak­sız­lığa uğra­yan­lar, hangi mil­let ya da din­den olur­larsa olsun­lar, kadın­lar­dır bu coğ­raf­yada.

Doğup büyü­düğü Antakya ve çev­resi, yüz­yıl­lar boyunca çözü­le­me­yen feodal yapıya özgü gele­nek­le­rin, töre­le­rin birey ve kadın özgür­lüğü önün­deki tutucu engel­le­me­leri ve bu nok­tada doğan insanlık/ kadın­lık dram­la­rıyla yaza­rın bes­len­diği zen­gin ve son­suz bir kay­nak­tır. Yazar “Beni orası oluş­turdu” der. Ayla Kutlu geç­mişte yaşa­nan pek çok top­lum­sal acıyı, öte­ki­leş­ti­ri­len insan­lar ve özel­likle kadın­lar bağ­la­mında ele alır. Maz­lum­dan ve mağ­dur­dan yana bir tavır ser­gi­ler. Ona göre, asıl öte­ki­leş­ti­ri­len, zulme ve hak­sız­lığa uğra­yan­lar, hangi mil­let ya da din­den olur­larsa olsun­lar, kadın­lar­dır bu coğ­raf­yada.

Kadın­lar bir­bir­le­ri­nin yara­la­rını sarar­lar; bir­bir­le­ri­nin göz­yaş­la­rını siler­ler onun öykü­le­rinde. Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler için­deki “Uzak­larda Kalan” öykü­sünde, teh­cir sıra­sında büyük zor­luk­lar yaşa­yan, açlık, sefa­letle baş etmeye çalı­şan ve yeni doğan bebe­ği­nin açlık­tan ölmek üzere oldu­ğunu fark eden Ermeni genç kadın, yol üstün­deki bir evde kar­şı­sına çıkan hamile kadına ema­net eder bebe­ğini. Yok­sul­luk için­deki bu Türk kadını, kendi doğu­mun­dan sonra her iki bebeğe de kendi evladı ola­rak sahip­le­nir; birini diğe­rin­den ayır­maz ve bir gün çocu­ğun asıl anne­si­nin döne­ceği umu­duyla, hem bu sırrı hem de Ermeni kadı­nın ken­di­sine ema­net ettiği gelin baş­lı­ğını uzun yıl­lar boyunca sak­lar. Öykü­nün kili­dini de bu gelin baş­lığı aça­cak­tır.

Ayla Kutlu zaman zaman öykü­le­rine anı karak­teri kazan­dı­rır. Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi için­deki “Eski Bir Çocuk­lu­ğun Ardında” öykü­sünde yitik bir zama­nın ardına düşen ve kırk yıl sonra doğup büyü­düğü çocuk­luk mahal­le­sine, yaşa­dığı sokağa gelen anla­tıcı, yıkıl­ma­dan ayakta kalan eski bir duvar ve yıl­lar boyunca hep aynı yerde duran değir­men­taşı imge­siyle bizi zaman yol­cu­lu­ğuna çıka­rır. Uçurt­ma­lar ve ipin­den kopan çocuk düş­leri, yitik zama­nın için­den çıka­rak yüre­ği­mizde uçu­şur­lar.

Karak­ter­le­ri­min hiç­biri ger­çek bir kim­likle var olma­dı­lar yer­yü­zünde. Ancak hikâ­ye­leri oku­duk­tan sonra onla­rın yaşa­ma­dık­la­rını iddia etmek çok zor.

Hüs­nü­yu­suf Güzel­le­mesi” farklı bakış açı­ları kul­la­nı­la­rak yazıl­mış, yer yer bilinç akı­şına yak­la­şan iç konuş­ma­lar ara­cı­lı­ğıyla kişi­le­rine ruh­sal derin­lik kazan­dı­rıl­mış bir öykü ola­rak dik­ka­ti­mizi çeker. Bu öyküde annesi çama­şır­cı­lık yapan yok­sul bir kız çocu­ğu­nun okul, ev ve mahalle ortamı, genç kız­lı­ğında töre ve gele­nek­sel değer­ler ara­sına hap­so­lan cin­sel­liği, farklı bakış açı­la­rın­dan gös­te­ri­le­rek, yaşa­mın çok boyutlu ger­çek­li­ğine ayna tutu­lur. Müt­hiş bir yok­sul­luk ve açlık kalır geriye onca acı­lar ve has­ta­lık­la­rın ardın­dan.

Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler için­deki öykü­le­rin kadın karak­ter­leri okuru sar­sa­cak kadar zorlu olay­la­rın kadın­la­rı­dır. Ayla Kutlu, bir söy­le­şi­sinde, bu kita­bın­daki kişi­ler için duy­gu­la­rını şöyle dil­len­di­rir: “Karak­ter­le­ri­min hiç­biri ger­çek bir kim­likle var olma­dı­lar yer­yü­zünde. Ancak hikâ­ye­leri oku­duk­tan sonra onla­rın yaşa­ma­dık­la­rını iddia etmek çok zor. Onları ben kıvıl­cım ola­rak yaka­la­dım. Başka türlü yaşar kıla­ma­ya­ca­ğım için, göğ­sü­mün orta­sında kor ateş ola­rak taşı­dım. Çok yak­tı­lar beni.”

Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler için­deki kadın­lar bazen top­lum­sal fela­ket­lerde daya­nışma içinde bir­bir­le­ri­nin dün­ya­la­rını çoğal­tır­lar­ken, bazen de sıra­dan köy-kasaba orta­mı­nın dedi­ko­dulu kıs­kanç­lık­la­rıyla bir­bir­le­rin­den uzağa düşer­ler. Ayla Kutlu, erkek ege­men­liği üze­rine kurul­muş olan ata­er­kil ve feodal top­lum yapı­sı­nın, kadını namus, töre gibi kıs­kaç­larla özgür­lük­ten yok­sun bıra­kır­ken, bir yan­dan da kaba- eril güce tanı­dığı geniş özgür­lük­lere; bu duru­mun yarat­tığı çeliş­kiye vurgu yapar. Kadın istis­marı, cin­sel taciz ve teca­vüz gibi kadın bedeni üze­rin­deki her türlü şid­deti tüm ger­çek­li­ğiyle göz­ler önünde ser­gi­ler. “Kara Kayalar”da fuhşa sürük­len­miş, küçü­cük öksüz kızın dramı, insa­nın içini derin bir sızıyla dol­du­rur. Yazar, ben­zer durum­ları Zehir Zık­kım Hikâ­ye­ler’deki “Piç”’te, “Ful ve Kül”’de, “Terlik”’te de dile geti­rir.

Bu öykü­lerde gele­nek­sel ve feodal değer­lerle kadını baskı altına alan top­lum­sal yapı, farklı kül­tür­le­rin kadın­la­rını da aynı oranda, aynı şid­dette etki­ler. Töre­ler, Müs­lü­man ya da Hıris­ti­yan olsun, bütün kadın­la­rın en büyük kor­ku­su­dur bu coğ­raf­yada. “Mat­ma­zel Dimitra’nın Bit­me­miş Hikâyesi”nde yazar aile içi şid­deti, koca­la­rın erkek çocuk tut­ku­sunu, kız­la­rın ev içle­rine tut­sak edil­me­sini gös­te­re­rek, erkek ege­men sos­yal yapı­nın, din­sel fark­lı­lık­la­rın öte­sinde bir bağ­naz­lık, tutu­cu­luk ve bas­kıya zemin oluş­tur­du­ğuna dik­kat­le­ri­mizi çeker. Farklı kül­tür­ler­den gelen kadın­lar bu öyküde de can yol­daşı olur­lar, Bir­sen Abla ve Mat­ma­zel Dimitra gibi…

Yer yer des­tansı ve büyülü bir dilin öne çık­tığı “Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı” ise ger­çek­leri tüm çıp­lak­lığı ve çar­pı­cı­lı­ğıyla yan­sı­tan; kasa­ba­nın ölü zamanı içinde yaşan­mış ve unu­tul­maya yüz tut­muş çok tra­jik bir olayı dil­len­di­ren sıra dışı bir öykü­dür. Öykü­nün anah­tar söz­cük­leri ara­sında kadın, özgür­lük, vic­dan, taas­sup, ceha­let, namus, namus cina­yeti, kış­kır­tıl­mış /kırılgan erkek­lik, bas­tı­rı­lıp sesi kısıl­mış, yok sayıl­mış kadın­lık gibi kav­ram­lar yer almak­ta­dır. Bu kav­ram­la­rın tümü­nün top­lumla bir ilin­tisi, diya­lek­tik bir etki­le­şimi söz konu­su­dur. Yazar bu kav­ram­ları metne edebi bir usta­lıkla doku­muş­tur. “Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı” okuru, kadın özgür­lüğü, kasaba feoda­lizmi, dinle iç içe yaşa­nan taas­sup, cin­sel­likle özdeş­leş­ti­ri­len ahlak anla­yışı, sana­tın ve sanat­çı­nın kasaba bağ­naz­lı­ğı­nın karan­lı­ğında yok olup git­mesi gibi pek çok konuda derin­den düşün­dü­ren, özgün bir öykü­dür. Yazar, kasaba top­lumu pen­ce­re­sin­den; taas­su­bun, ceha­le­tin ulaş­tığı o kanlı ve vic­dan­sız karan­lığı, ger­çekçi tab­lo­lar ve sah­ne­ler halinde gös­te­re­rek, oku­run zih­nine bilinç ve sor­gu­lama ışığı düşür­meyi amaç­la­mış­tır. Karan­lı­ğın için­den ışığı süz­mek, biz­lere düşen bir çaba ola­cak­tır.

Kasa­bada eski nahiye müdü­rü­nün evinde sah­ne­le­nen bir tem­sile davet edi­len ve anne­sin­den izinli ola­rak tem­sile giden genç dul kadın Hediye ona göz koyan ve ondan bir türlü yüz bula­ma­yan kasaba erkek­leri tara­fın­dan namus­suz­luk ve ahlak­sız­lıkla suç­la­nır. Bu adam­lar, Hediye’nin genç erkek kar­deşi Şahid’in eline bir tabanca tutuş­tu­ra­rak namu­sunu temiz­le­me­sini ister­ler. Şahid, hiç­bir suçu olma­yan abla­sını öldür­mek zorunda kalır. Bu fela­ke­tin yanı sıra iyice azgın­la­şan erkek­ler güruhu tara­fın­dan tiyat­rocu bir kıza yöne­len toplu teca­vüz ve cina­ye­tin anla­tıl­dığı sahne tüy­ler ürper­ti­ci­dir. Son­ra­sında cena­ze­le­rin namazı kılın­maz, cena­ze­ler kal­dı­rıl­maz; çünkü imam tara­fın­dan “mek­ruh” ilan edil­miş­ler­dir. Hediye’nin yakın arka­daşı Ayşad ve diğer kadın­lar cena­ze­lere sahip çıkar­lar ve kasa­ba­dan epeyce uzakta bir ağa­cın altına gömer­ler masum ölü­le­rini. Ayşad’ın ve Hediye’nin anne­si­nin yanı sıra cena­zeye yar­dım eden tüm kadın­lar da mek­ruh ilan edi­lir. Cena­ze­le­rin gömül­düğü yer, yıl­lar boyunca “mek­ruh kadın­lar mezar­lığı” ola­rak anı­lır. Ara­dan çok uzun yıl­lar geçer. Yaş­la­nan Ayşad’ın son dileği de mek­ruh kadın­lar mezar­lı­ğına gömül­mek olur. Bu öyküde gele­ceğe ve kadın­lara dair bir umut ışı­ğı­nın bulun­ması, oku­run yüre­ğini biraz olsun rahat­la­tır.

Ayla Kutlu’nun “Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı”, suçun top­lum­sal boyu­tunu, feodal/eril şid­de­tin kadın­lara yönel­miş kor­kunç hal­le­rini, bu şid­de­tin, çar­pı­tıl­mış din­sel dog­ma­larla el ele vere­rek, top­lum­sal bir cin­nete dönüş­me­sini; kasaba top­lu­mu­nun karan­lık taas­su­bunu oluş­tu­ran ölü zamanı ve bu ölü zamanda ruhen ya da bede­nen ölen/öldürülen insan yaşam­la­rını sor­gu­lama imkânı veren sıra dışı bir öykü.. Suçun, birey­den top­luma, top­lum­dan bireye gidip gelen çeli­şik man­tı­ğını derin­den derine gös­te­ren; ayrıksı yaşam­ları içinde cesur, öncü kadın­la­rın değe­rini ortaya koyan bir edebi eser­dir. Öyküde, ayrıca, ata­er­kil sis­te­min erkek­leri de nasıl ezdi­ğine ve çare­siz bırak­tı­ğına tanık olu­ruz. Haya­tın ede­bi­yatla, ede­bi­ya­tın hayatla buluş­tuğu o gizemli say­fa­la­rıyla, her zaman yaşa­ya­cak ve bir belge gibi gele­ceğe kala­cak olan “Mek­ruh Kadın­lar Mezar­lığı”, insan ve hukuk açı­sın­dan da defa­larca ince­le­ne­bi­le­cek nite­likte, çar­pıcı ve sar­sıcı bir metin­dir.

Ayla Kutlu bazı öykü­le­rinde mito­lo­ji­nin yapı­bo­zu­munu ger­çek­leş­ti­rir. “Piç” öykü­sünde Orta Doğu kül­tü­rüne özgü Zühre mito­sunu yapı­bo­zu­muna uğra­ta­rak değiş­ti­ren ve tam ter­sine dönüş­tü­ren yazar; mito­lo­ji­deki baş­tan çıka­rıcı kadın Zühre’nin kar­şıtı ola­rak Zühre adında sağır, dil­siz, baş­tan çıka­ra­cak kadar güzel­liği olma­yan öksüz bir kızı anla­tır. Yazar, mito­lo­ji­den bes­le­nir­ken bir yan­dan onunla yüz­le­şir, mitos­ları yeni­den kur­gu­la­yıp yazar ve böy­lece dile getir­mek iste­diği ger­çek­liği ve tar­tı­şıl­ma­sını hedef­le­diği sorun­salı daha net ve dola­yım­sız ola­rak anlatma ve gös­terme ola­nağı bulur.

Ayla Kutlu yarat­tığı öykü evre­niyle, öte­ki­nin, dış­la­na­nın, aykırı kala­nın, maz­lu­mun ve mağ­du­run yanında yer alan tutu­muyla ede­bi­ya­tı­mı­zın vic­danı olan yazar­lar­dan biri­dir. Bir sorun­sa­lın çev­re­sinde geliş­tir­diği yapıt­ları, hem sanat ve kül­tür zen­gin­lik­le­ri­nin kay­naş­tığı metin­sel bir mekân­dır, hem de dili­mi­zin şiirli, etkili ve coş­kulu anla­tım­la­rını bu mekân içinde sar­sıl­maz birer yapı­ta­şına dönüş­tür­müş yara­tıcı bir yazar­dır.

(5 Kasım 2017 tari­hinde Tüyap İstan­bul Kitap Fuarı’nda düzen­le­nen Ayla Kutlu Ede­bi­yatı pane­lin­deki konuşma met­nim­dir.)

(146)

Yorumlar