Home Bilgi Bankası Edebiyat Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar
Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar

Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar

185
0

Ayla Kutlu’nun kadınları, aynı coğrafyanın farklı kültürlerinden gelen kadınlar olsalar da birbirlerini ötekileştirmeden, bir arada, kardeşlik duyguları ve dayanışma içinde yaşarlar.

Hülya Soyşekerci 

“Yüreği yakalamak… Anlattığım şey bittikten sonra da yankılanarak bellekte kalmak istiyorum.” Ayla Kutlu

Ayla Kutlu uzun yıllar boyunca üretken ve yaratıcı yazınsal çalışmalarıyla öykücülüğümüze ve romancılığımıza yön vermiş; beslendiği coğrafyanın sessizce biriktirdiği insani dramları, daha çok kadın kahramanlar ve kadın sorunları üzerinden dile getiren öykü ve romanlara dönüştürmüştür. İlk romanı Kaçış’ı 1979 yılında, ilk öykü kitabı Hüsnüyusuf Güzellemesi’ni 1984’te, ilk çocuk kitabı Merhaba Sevgi’yi 1989’da yayımlamasından bugüne kadar pek çok kitabıyla edebiyat dünyamızda yer alan Ayla Kutlu, parıltısı kendi içinde, eserlerindeki evrende saklı duran bir yazar.

Ayla Kutlu için edebiyatın tarihe, topluma ve çağına tanıklığı çok önemlidir. Kendi adına düzenlenen bir sempozyumdaki konuşmasında “Edebiyat sorular sorar, edebiyat akıl karıştırır” diyen Ayla Kutlu, Kuşadası’nda Şiire ve Öyküye Yolculuk 4 adlı ortak kitap (2007) içinde yer alan bir yazısında şunları dile getirir: “Sanatçının tanıklığı ya somut, gerçek ve yaşanmış bir tanıklıktır; ya da biraz daha uzaktaki türden bir gözlemci tanıklığı olabilir. Sanatçı o zamanda yaşamamıştır. Bire bir tanıklık edecek kadar yakın mekânlarda da olmayabilir. Kırılmanın örseleyen yükünü çeken insanlar grubunun içinde bulunmayabilir. Bu durumlar bile engel değil. Yaşanmışlığın izleri mekânda görünüyorsa yahut yaşamın doğal yürüyüşüne göre sapmalar oluştuğunun kaydı tutulmuşsa… Sanatçının bunu başarıyla yansıtabileceğine inanabiliriz. Sonraki kuşaklara kırılmanın etkilerini bir miras olarak değerlendirme olanağını sağlayabilme yeteneğine sahip kimliklerdir onlar.” Ayla Kutlu özellikle tarihsel zamana yayılarak genişleyen ve novellaya evrilen öykülerinde, geçmişte yaşanan savaş, göç gibi derin toplumsal kırılmaların mekânlar ve kuşaklarda bıraktığı izlerini sürerek, bireyde yoğunlaşıp derinleşen toplumsal zamana dikkat ederek yazmaya özen gösterir. Yazarın Hüsnüyusuf Güzellemesi, Sen de Gitme Triyandafilis, Mekruh Kadınlar Mezarlığı ve Zehir Zıkkım Hikâyeler adlarındaki dört öykü kitabında 35 öykü yer almaktadır. Daha çok romanlarıyla bilinmesine rağmen, öykü yazmayı çok sevdiğini dile getiren Ayla Kutlu 1999’da Feridun Andaç’a şöyle söyler: “Şimdi bazı söyleyeceklerimi en özgün ve etkili söyleme biçimi olarak gördüğümden, öykü yazmayı daha çok seviyorum.”

Ayla Kutlu’nun öykülerinin, romanlarındaki anlatım tekniği paralelinde ilerlediği görülür. Bu öykülerin önemli bir kısmı, kapsadığı geniş zaman dilimiyle, kurgunun zenginliği ve çok boyutluluğuyla, karakterlerin çeşitliliğiyle içlerinde roman boyutu taşır. Şöyle de söylenebilir; genişletilirse her biri bir romanı doğurabilecek öykülerdir çoğu. Ayla Kutlu bir söyleşisinde yazma sürecini dile getirirken, öykülerinin roman yazma dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıktığını, öykü yazmak için özel bir zaman ayırmadığını; içinden yükselen bir yazma isteğinin kendisine öykü yazdırdığını belirtir.

Anlattığı tarihsel dönemin özelliklerine ve ince ayrıntılarına yoğun dikkatiyle hâkim olan yazar, zamansal geçişleri ilginç, meraklı ve trajik olaylarla desteklerken, günümüze de köprüler kurar.

“Hüsnüyusuf Güzellemesi”, “Uzaklarda Kalan”, “Matmazel Dimitra’nın Bitmemiş Hikâyesi”, “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” gibi öykülerde, anlatı metni geniş bir zaman dilimi üzerinde kurulur. Bu uzun, geniş ve tarihsel zamanlar sık sık, yaşanan güne bağlanır. Yazar bu bağlantıları zaman geçişleri, zaman atlamaları ve öykü anından geriye dönüşlerle gerçekleştirir. Bazen Sen de Gitme Triyandafilis’teki gibi, çizgisel/kronolojik zamana yayar; burada panoramik bir bakış söz konusudur. Anlattığı tarihsel dönemin özelliklerine ve ince ayrıntılarına yoğun dikkatiyle hâkim olan yazar, zamansal geçişleri ilginç, meraklı ve trajik olaylarla desteklerken, günümüze de köprüler kurar. Döneme özgü toplumsal yaşamın, savaşların, isyanların, göçlerin insanlar üzerindeki etkilerini, duygu dolu bir dille anlatır.

Bu çalışmada, Ayla Kutlu’nun Hüsnüyusuf Güzellemesi, Zehir Zıkkım Hikâyeler ve Mekruh Kadınlar Mezarlığı adlı öykü kitapları içinde yer alan ve bende derin izler bırakan bazı öykülerinden ve o öykülerdeki kadınlardan söz etmek istiyorum.

2011’deki Ayla Kutlu Sempozyumu düzenleyicilerinden Prof. Dr. Günseli Sönmez İşçi’nin deyişiyle: “Ayla Kutlu, yerelden evrensele uzanan, her zaman için geçerli kadınlık durumlarını anlatır. Dik başlı kadınlara; isyan eden, sivri dilli kadınlara; sabreden, sessiz, çocuk kalmış, bağımsız ruhlu kadınlara ve mekruh kadınlara birer güzelleme ve ağıttır Ayla Kutlu’nun eserleri. Kimisi zehir zıkkımdır. Kimisinde sirenlerin sesini duyarız inceden inceye. Ve hepsinde yozlaşmaya yüz tutmuş bir dünyadan çıkış yolunun sanatta ve edebiyatta olduğunu görürüz.”

Gerçekten, Erendiz Atasü’nün belirttiği gibi “… onun kadınları hemen her yerde rastlayabileceğimiz kadınlardır. Özyaşamsal bir esinle değil, tümüyle düş gücüyle çizilmiş olmalarına karşın şiddetle sahicidirler. Sıra dışılıkları gündelik hayatın izin verdiği ya da bastırıp saklayabildiği ölçüdedir. Karakterleri hem hem alışılmışlık hem özgünlükle örülmüş, unutulmaz kadınlardır bunlar. Sahicidirler; çünkü yazar onların tüm kişilik özelliklerini coğrafyanın ve tarihin içine sağlamca köklendirebilmiştir.”

Ayla Kutlu’nun kadınları, aynı coğrafyanın farklı kültürlerinden gelen kadınlar olsalar da birbirlerini ötekileştirmeden, bir arada, kardeşlik duyguları ve dayanışma içinde yaşarlar. “Ben yâda iyilik dileyeyim ki Tanrı da bana iyilik versin” felsefesi içindedirler. Savaşlarda, göçlerde, derin toplumsal acılarda bile düşmanlığı değil, dostluğu ve kardeşliği; kadın ve ana olmanın getirdiği şefkat duygusunu çoğaltıp hayatın çevresine koza gibi örerler. Yaşadıkları coğrafyanın ayırt edici niteliği olan çokkültürlülük, bir arada yaşama, hoşgörü, özveri, karşılık gözetmeyen iyilik, yardımlaşma ve dayanışmayı soluk alır gibi bir doğallıkla gerçekleştirirler. Yazarın insancıl bakış açısı ve yaşam felsefesi, karakterlerinde ve anlattıklarında kendini gösterir. Savaş karşıtlığını Sen de Gitme Triyandafilis’te olduğu gibi, son öykü kitabı Zehir Zıkkım Hikâyeler içinde yer alan kimi öykülerde de dillendiren yazar, bu kitabındaki bir öyküye şöyle başlar: “Savaşın örtüsünü kaldır ey insanlık/ Altındaki insan acısını gör!”

Ona göre, asıl ötekileştirilen, zulme ve haksızlığa uğrayanlar, hangi millet ya da dinden olurlarsa olsunlar, kadınlardır bu coğrafyada.

Doğup büyüdüğü Antakya ve çevresi, yüzyıllar boyunca çözülemeyen feodal yapıya özgü geleneklerin, törelerin birey ve kadın özgürlüğü önündeki tutucu engellemeleri ve bu noktada doğan insanlık/ kadınlık dramlarıyla yazarın beslendiği zengin ve sonsuz bir kaynaktır. Yazar “Beni orası oluşturdu” der. Ayla Kutlu geçmişte yaşanan pek çok toplumsal acıyı, ötekileştirilen insanlar ve özellikle kadınlar bağlamında ele alır. Mazlumdan ve mağdurdan yana bir tavır sergiler. Ona göre, asıl ötekileştirilen, zulme ve haksızlığa uğrayanlar, hangi millet ya da dinden olurlarsa olsunlar, kadınlardır bu coğrafyada.

Kadınlar birbirlerinin yaralarını sararlar; birbirlerinin gözyaşlarını silerler onun öykülerinde. Zehir Zıkkım Hikâyeler içindeki “Uzaklarda Kalan” öyküsünde, tehcir sırasında büyük zorluklar yaşayan, açlık, sefaletle baş etmeye çalışan ve yeni doğan bebeğinin açlıktan ölmek üzere olduğunu fark eden Ermeni genç kadın, yol üstündeki bir evde karşısına çıkan hamile kadına emanet eder bebeğini. Yoksulluk içindeki bu Türk kadını, kendi doğumundan sonra her iki bebeğe de kendi evladı olarak sahiplenir; birini diğerinden ayırmaz ve bir gün çocuğun asıl annesinin döneceği umuduyla, hem bu sırrı hem de Ermeni kadının kendisine emanet ettiği gelin başlığını uzun yıllar boyunca saklar. Öykünün kilidini de bu gelin başlığı açacaktır.

Ayla Kutlu zaman zaman öykülerine anı karakteri kazandırır. Hüsnüyusuf Güzellemesi içindeki “Eski Bir Çocukluğun Ardında” öyküsünde yitik bir zamanın ardına düşen ve kırk yıl sonra doğup büyüdüğü çocukluk mahallesine, yaşadığı sokağa gelen anlatıcı, yıkılmadan ayakta kalan eski bir duvar ve yıllar boyunca hep aynı yerde duran değirmentaşı imgesiyle bizi zaman yolculuğuna çıkarır. Uçurtmalar ve ipinden kopan çocuk düşleri, yitik zamanın içinden çıkarak yüreğimizde uçuşurlar.

“Karakterlerimin hiçbiri gerçek bir kimlikle var olmadılar yeryüzünde. Ancak hikâyeleri okuduktan sonra onların yaşamadıklarını iddia etmek çok zor.

“Hüsnüyusuf Güzellemesi” farklı bakış açıları kullanılarak yazılmış, yer yer bilinç akışına yaklaşan iç konuşmalar aracılığıyla kişilerine ruhsal derinlik kazandırılmış bir öykü olarak dikkatimizi çeker. Bu öyküde annesi çamaşırcılık yapan yoksul bir kız çocuğunun okul, ev ve mahalle ortamı, genç kızlığında töre ve geleneksel değerler arasına hapsolan cinselliği, farklı bakış açılarından gösterilerek, yaşamın çok boyutlu gerçekliğine ayna tutulur. Müthiş bir yoksulluk ve açlık kalır geriye onca acılar ve hastalıkların ardından.

Zehir Zıkkım Hikâyeler içindeki öykülerin kadın karakterleri okuru sarsacak kadar zorlu olayların kadınlarıdır. Ayla Kutlu, bir söyleşisinde, bu kitabındaki kişiler için duygularını şöyle dillendirir: “Karakterlerimin hiçbiri gerçek bir kimlikle var olmadılar yeryüzünde. Ancak hikâyeleri okuduktan sonra onların yaşamadıklarını iddia etmek çok zor. Onları ben kıvılcım olarak yakaladım. Başka türlü yaşar kılamayacağım için, göğsümün ortasında kor ateş olarak taşıdım. Çok yaktılar beni.”

Zehir Zıkkım Hikâyeler içindeki kadınlar bazen toplumsal felaketlerde dayanışma içinde birbirlerinin dünyalarını çoğaltırlarken, bazen de sıradan köy-kasaba ortamının dedikodulu kıskançlıklarıyla birbirlerinden uzağa düşerler. Ayla Kutlu, erkek egemenliği üzerine kurulmuş olan ataerkil ve feodal toplum yapısının, kadını namus, töre gibi kıskaçlarla özgürlükten yoksun bırakırken, bir yandan da kaba- eril güce tanıdığı geniş özgürlüklere; bu durumun yarattığı çelişkiye vurgu yapar. Kadın istismarı, cinsel taciz ve tecavüz gibi kadın bedeni üzerindeki her türlü şiddeti tüm gerçekliğiyle gözler önünde sergiler. “Kara Kayalar”da fuhşa sürüklenmiş, küçücük öksüz kızın dramı, insanın içini derin bir sızıyla doldurur. Yazar, benzer durumları Zehir Zıkkım Hikâyeler’deki “Piç”’te, “Ful ve Kül”’de, “Terlik”’te de dile getirir.

Bu öykülerde geleneksel ve feodal değerlerle kadını baskı altına alan toplumsal yapı, farklı kültürlerin kadınlarını da aynı oranda, aynı şiddette etkiler. Töreler, Müslüman ya da Hıristiyan olsun, bütün kadınların en büyük korkusudur bu coğrafyada. “Matmazel Dimitra’nın Bitmemiş Hikâyesi”nde yazar aile içi şiddeti, kocaların erkek çocuk tutkusunu, kızların ev içlerine tutsak edilmesini göstererek, erkek egemen sosyal yapının, dinsel farklılıkların ötesinde bir bağnazlık, tutuculuk ve baskıya zemin oluşturduğuna dikkatlerimizi çeker. Farklı kültürlerden gelen kadınlar bu öyküde de can yoldaşı olurlar, Birsen Abla ve Matmazel Dimitra gibi…

Yer yer destansı ve büyülü bir dilin öne çıktığı “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” ise gerçekleri tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla yansıtan; kasabanın ölü zamanı içinde yaşanmış ve unutulmaya yüz tutmuş çok trajik bir olayı dillendiren sıra dışı bir öyküdür. Öykünün anahtar sözcükleri arasında kadın, özgürlük, vicdan, taassup, cehalet, namus, namus cinayeti, kışkırtılmış /kırılgan erkeklik, bastırılıp sesi kısılmış, yok sayılmış kadınlık gibi kavramlar yer almaktadır. Bu kavramların tümünün toplumla bir ilintisi, diyalektik bir etkileşimi söz konusudur. Yazar bu kavramları metne edebi bir ustalıkla dokumuştur. “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” okuru, kadın özgürlüğü, kasaba feodalizmi, dinle iç içe yaşanan taassup, cinsellikle özdeşleştirilen ahlak anlayışı, sanatın ve sanatçının kasaba bağnazlığının karanlığında yok olup gitmesi gibi pek çok konuda derinden düşündüren, özgün bir öyküdür. Yazar, kasaba toplumu penceresinden; taassubun, cehaletin ulaştığı o kanlı ve vicdansız karanlığı, gerçekçi tablolar ve sahneler halinde göstererek, okurun zihnine bilinç ve sorgulama ışığı düşürmeyi amaçlamıştır. Karanlığın içinden ışığı süzmek, bizlere düşen bir çaba olacaktır.

Kasabada eski nahiye müdürünün evinde sahnelenen bir temsile davet edilen ve annesinden izinli olarak temsile giden genç dul kadın Hediye ona göz koyan ve ondan bir türlü yüz bulamayan kasaba erkekleri tarafından namussuzluk ve ahlaksızlıkla suçlanır. Bu adamlar, Hediye’nin genç erkek kardeşi Şahid’in eline bir tabanca tutuşturarak namusunu temizlemesini isterler. Şahid, hiçbir suçu olmayan ablasını öldürmek zorunda kalır. Bu felaketin yanı sıra iyice azgınlaşan erkekler güruhu tarafından tiyatrocu bir kıza yönelen toplu tecavüz ve cinayetin anlatıldığı sahne tüyler ürperticidir. Sonrasında cenazelerin namazı kılınmaz, cenazeler kaldırılmaz; çünkü imam tarafından “mekruh” ilan edilmişlerdir. Hediye’nin yakın arkadaşı Ayşad ve diğer kadınlar cenazelere sahip çıkarlar ve kasabadan epeyce uzakta bir ağacın altına gömerler masum ölülerini. Ayşad’ın ve Hediye’nin annesinin yanı sıra cenazeye yardım eden tüm kadınlar da mekruh ilan edilir. Cenazelerin gömüldüğü yer, yıllar boyunca “mekruh kadınlar mezarlığı” olarak anılır. Aradan çok uzun yıllar geçer. Yaşlanan Ayşad’ın son dileği de mekruh kadınlar mezarlığına gömülmek olur. Bu öyküde geleceğe ve kadınlara dair bir umut ışığının bulunması, okurun yüreğini biraz olsun rahatlatır.

Ayla Kutlu’nun “Mekruh Kadınlar Mezarlığı”, suçun toplumsal boyutunu, feodal/eril şiddetin kadınlara yönelmiş korkunç hallerini, bu şiddetin, çarpıtılmış dinsel dogmalarla el ele vererek, toplumsal bir cinnete dönüşmesini; kasaba toplumunun karanlık taassubunu oluşturan ölü zamanı ve bu ölü zamanda ruhen ya da bedenen ölen/öldürülen insan yaşamlarını sorgulama imkânı veren sıra dışı bir öykü.. Suçun, bireyden topluma, toplumdan bireye gidip gelen çelişik mantığını derinden derine gösteren; ayrıksı yaşamları içinde cesur, öncü kadınların değerini ortaya koyan bir edebi eserdir. Öyküde, ayrıca, ataerkil sistemin erkekleri de nasıl ezdiğine ve çaresiz bıraktığına tanık oluruz. Hayatın edebiyatla, edebiyatın hayatla buluştuğu o gizemli sayfalarıyla, her zaman yaşayacak ve bir belge gibi geleceğe kalacak olan “Mekruh Kadınlar Mezarlığı”, insan ve hukuk açısından da defalarca incelenebilecek nitelikte, çarpıcı ve sarsıcı bir metindir.

Ayla Kutlu bazı öykülerinde mitolojinin yapıbozumunu gerçekleştirir. “Piç” öyküsünde Orta Doğu kültürüne özgü Zühre mitosunu yapıbozumuna uğratarak değiştiren ve tam tersine dönüştüren yazar; mitolojideki baştan çıkarıcı kadın Zühre’nin karşıtı olarak Zühre adında sağır, dilsiz, baştan çıkaracak kadar güzelliği olmayan öksüz bir kızı anlatır. Yazar, mitolojiden beslenirken bir yandan onunla yüzleşir, mitosları yeniden kurgulayıp yazar ve böylece dile getirmek istediği gerçekliği ve tartışılmasını hedeflediği sorunsalı daha net ve dolayımsız olarak anlatma ve gösterme olanağı bulur.

Ayla Kutlu yarattığı öykü evreniyle, ötekinin, dışlananın, aykırı kalanın, mazlumun ve mağdurun yanında yer alan tutumuyla edebiyatımızın vicdanı olan yazarlardan biridir. Bir sorunsalın çevresinde geliştirdiği yapıtları, hem sanat ve kültür zenginliklerinin kaynaştığı metinsel bir mekândır, hem de dilimizin şiirli, etkili ve coşkulu anlatımlarını bu mekân içinde sarsılmaz birer yapıtaşına dönüştürmüş yaratıcı bir yazardır.

(5 Kasım 2017 tarihinde Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nda düzenlenen Ayla Kutlu Edebiyatı panelindeki konuşma metnimdir.)

(185)

Yorum yaz