Home Bilgi Bankası Edebiyat “Bay Carlton”ı Yaratmak
“Bay Carlton”ı Yaratmak

“Bay Carlton”ı Yaratmak

144
0

“Eğer bir öykünün etkisi okumayı bitirdikten sonra bile hâlâ sizin yanınızda kalmaya devam ediyorsa bilin ki o, mükemmel öyküdür.”

Neil Campbell

David Constantine’i birkaç yıl önce Manchester Katedrali’nde bir şeyler okurken görmüştüm. Dağınık gri saçları, ölçülü ve etkileyici sesiyle oranın papazı gibi görünüyordu. Tabii ben de o zamanlar daha gençtim ve üstümde Constantine’in derin öyküsünün etkisi vardı.

“Bay Carlton” öyküsünü ilk duyduğumda radyo dinliyordum. Öykü, karısını yakın zamanda kaybetmiş dul bir adamın otoyoldaki bir kaza nedeniyle trafikte kalmasını anlatıyordu. Kanalı tam değiştirmek üzereyken köprünün altında görünen alageyik sürüsünün anlatıldığı bölüm geldi. Bu andan çok büyülenmiştim, resmi gözümün önünde canlandırabiliyordum. Dinlemeye devam ettim. Bu sırada yavaş yavaş rüyaya dalıyordum. Öykü Midland Oteli’nde Çay kitabında yer alıyordu. Çok geçmeden kitabı da satın aldım.

Constantine’in öykülerinin çoğu tıpkı o gün katedralde gördüğüm adamın kendisi kadar kibar ve yumuşaktı. (“Teke” öyküsünü ayrı tutuyorum, oradaki mizah bambaşka.) “Bay Carlton” diğerlerine göre daha kısa bir öykü. Fakat eğer bir öykünün etkisi okumayı bitirdikten sonra bile hâlâ sizin yanınızda kalmaya devam ediyorsa bilin ki o, mükemmel öyküdür. Zihnim öykünün yarattığı resimleri silmiyorsa, tıpkı şiirler gibi beni daha fazla insan hissettiriyordur ve dünyayla bağlantı kurmama yardımcı oluyordur demektir.

Genellikle en sevdiğim öyküler düzyazıdan çok şiirsel özellikler taşıyanlar. James Joyce’un Ölüler kitabının son sayfaları da düzyazıdan çok şiire benzer. En iyi şiirler gibi en güzel öyküler de bozulmak ya da tamamen anlaşılmak için fazla iyilerdir. Constantine’in öyküleri de Flannery O’Connor’ın “varlığın gizemi” diye tanımladığı şeyi yakalar. Yani sorular sorar, cevaplar vermez. Gerçekmiş gibi davranır ama olay örgüsünü anlatmaz. Benim en çok hoşuma giden nokta da budur zaten, bu öykülerdeki olay örgüsünün yokluğu amatör yazarlara verilen en yaygın öneriyi çökertmektedir.

Constantine, The Short Review’da yayımlanan söyleşisinde şöyle der: “Benim için öykü hareket halinde, iş başında, değişime açık olan kurmacadır. Bu kurmacada iyiye ya da kötüye giden olasılıklar vardır ve bu olasılıklar öykü boyunca geliştirilir. Ben kesinlik ve son gibi keskin fikirlere karşıyım.”

Yazar, D. H. Lawrence hakkında yazdığı bir makalede ise kurmaca hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklar: “Bu gibi bir yazı biçimi belirlenmiş bir noktaya varmayı istemez. Aksine belirsiz, geçici, açık bir noktaya ulaşır. Lawrence’ın yazdıklarında bir kapanış yoktur çünkü hayatın kendisinde de durum böyledir.”

Benim öykü anlayışıma da bu “açık sonlar” uyar. “Bay Carlton”da öykü Constantine’in tanımladığı “belirsiz, geçici, açık” noktaya varır. Trafik açılır ve araçlar yollarına devam eder…

“Biz de birazda hareket ederiz herhalde, dedi Bay Carlton. Arabanıza dönmek istemez misiniz? Sizi için bir sakıncası yoksa trafik açılıncaya kadar burada kalmak istiyorum, dedi genç kadın Bay Carlton’ın koluna sıkı sıkı sarılmaya devam ederek.”

Öykünün sonunda Bay Carlton ve genç kadına ne olmuştur? Ya da öykü başlamadan önce neler olmuştu? Bu gibi sorular üstüne düşünmek okurlar için keyiflidir. Doğru dengeyi kurmak ise asıl meseledir. Eğer bu konular hakkında çok açık sonlar bırakılırsa okur kaybedilebilir. Öykü yazarları okurlarıyla ortak bir çalışma yürütürler ve dengeyi tutturmaya çalışırlar.

Öyküyü anlamlandırma sürecinde benim de bazı sorularım oluştu. Fakat bu sorular öyküyü okurken hissettiğim o rüyaya dalma halinden daha önemli değildi. Öykü cenazenin yakılma töreninden hemen sonra başladı ve Bay Carlton otoyola çıktı. Orta şeritte ilerlerken “çizmeleriyle uygun adım yürüyen askerlerin ayakları dibine düşmüş bir salyangoz misali savunmasız” hissetti kendini.

Ben de “Bay Carlton”ı okuduğumda öyküye ihtiyaç duyduğumu hissettim. Bu öykü başkasının yüzleştiği zorlukları göstererek beni teselli etti. Dahası, bana doğada bulunan binlerce güzelliği hatırlattı. Hepimiz bir yere oturmalıyız ve dünyayı daha yakından izlemeliyiz. Ya da ayağa kalkıp bir yürüyüşe çıkabiliriz, yürürken gördüklerimizin tadını çıkarabiliriz.

*Öyküden alıntılar Aylin Ülçer’in çevirisinden.

David Constantine, Midland Oteli’nde Çay, Çeviren: Aylin Ülçer, Notos Kitap, 2017

Çeviren: Deniz Saldıran

(Thresholds)

(144)

Yorum yaz