Home Kültür Sanat Edebiyat Kitap Bilinmeyenden Bilinene...
Bilinmeyenden Bilinene...

Bilinmeyenden Bilinene...

163
0

Kracauer’in ve geçen yüz­yı­lın son­la­rını yaşa­ma­yan bütün tarih­çi­le­rin göre­me­diği bir yeni dünya var ve bu dün­ya­nın, diji­tal dün­ya­nın ola­nak­la­rıyla tarih­sel ger­çek­li­ğin iki ucunu bir­den tut­maya ola­nak ver­di­ğini belir­te­bi­li­riz.

Semih Gümüş

Kav­ram­sal sınır­lar içinde soyut­lama ala­nını zen­gin­leş­tir­mesi, düşün­ce­nin ufkunu geniş­let­mesi ve içinde yaşa­ya­bi­le­ce­ği­miz daha geniş bir dünya sun­ması, yal­nızca veri­leni almakla yetin­me­yen­le­ri­miz için, tarihle iç içe olma­nın çekici yan­ları.

Siegf­ried Kra­ca­uer, kendi ilgi­sini anla­tır­ken tari­hin hâlâ büyük ölçüde terra incog­nita, bilin­me­yen top­rak konu­munda bir zihin­sel dünya, böyle bir ger­çek­lik alanı oldu­ğunu belir­ti­yor. Kra­ca­uer tarih fel­se­fesi ala­nında önemli bir yazar, tari­hin anlamı onun için yara­tıcı düşünce içinde olu­şu­yor. Mes­lek­ten tarih­çi­ler için tarih bir deniz altı keşfi, orada ağır işçi­lik var. Merak­lı­ları içinse tarih kav­ramı sürekli ken­dini yeni­le­yen bir düşünce alanı; veril­miş ola­nın için­den ölü olanı ayık­la­yıp yara­tıcı olanı seçen sezgi ve özel­leş­ti­ril­miş olanı öne çıkarma yetisi.

Sanı­rım geç­miş zaman­lar­dan ya da Kracauer’un yarım yüz­yıl önceki yıl­la­rın­dan daha farklı bir zama­nın için­de­yiz. Dünya bir yan­dan git­gide küçü­lüp insan­ları ve hayat­ları yak­laş­tı­rır­ken öbür yan­dan da zen­gin­leş­tikçe uzak­laş­tı­rı­yor. Kesin­ti­siz bir daralma ve gen­leşme içinde, bit­me­yen bir ileri hare­keti var tari­hin.

Dünü yazar­ken varo­lan bil­gi­miz bir sıç­rama yap­ma­ya­cak belki ama zaman içinde hem bul­gu­la­rın hem de o bul­gu­lara ulaşma yol­la­rı­nın çoğal­ması, tari­hin yeni­den yazıl­ma­sı­nın baş­lıca nedeni ola­cak. Yaşa­dı­ğı­mız zaman­ları yaz­maksa, bugüne kadar olan­dan farklı ve muaz­zam bir bilgi yığı­nını kul­la­nır­ken ger­çeğe en çok yak­laşma ola­nak­la­rını suna­cak.

Kra­ca­uer tarih­sel ger­çek­li­ğin son­suz oldu­ğunu belir­ti­yor, bir ucu git­gide geri­lere kaçar­ken öbür ucu gele­ceğe doğru uza­nı­yor.

Sonunda tarih iki düzeyde alı­nı­yor. Biri, bir anla­yış ve kuram­sal ilgi­ler içinde, bazen fel­sefi boyut­lar kaza­nan, diz­ge­sel bir yapı ola­rak sunu­lur­ken bazen de bilim­sel­lik veri­len tarih. Öbürü, geç­mi­şin karan­lı­ğını aydın­la­tıp bütün bir resmi, bu arada rötuş ede­rek ortaya çıka­ran tarih yazımı. İkisi çoğu kez ayrı tarih­çi­leri gerek­ti­ri­yor. Kimi tarih­çi­ler de bu iki­si­nin bir­bi­rine karış­tı­rıl­ma­sını doğru bul­mu­yor.

Tarih­sel geçek­lik dedi­ği­miz, bir bakıma bu iki­si­nin pay­dası. Onun da sıkıca kav­ran­ması kolay değil. Kra­ca­uer tarih­sel ger­çek­li­ğin son­suz oldu­ğunu belir­ti­yor, bir ucu git­gide geri­lere kaçar­ken öbür ucu gele­ceğe doğru uza­nı­yor. Kuş­ku­suz böyle. Yeni­den belir­te­bi­li­riz ki, Kracauer’in ve geçen yüz­yı­lın son­la­rını yaşa­ma­yan bütün tarih­çi­le­rin göre­me­diği bir yeni dünya var ve bu dün­ya­nın, diji­tal dün­ya­nın ola­nak­la­rıyla tarih­sel ger­çek­li­ğin iki ucunu bir­den tut­maya ola­nak ver­di­ğini belir­te­bi­li­riz.

Geç­mi­şin her zaman çekici olduğu yad­sı­na­maz. Hem bir daha yaşan­ması ola­nak­sız bir rüya gibi can­lan­dı­rı­lı­yor geç­miş hem merak ve nos­talji nede­niyle hatır­la­nı­yor hem de yeni­den onu kur­gu­lama güdüsü çok güçlü. Bun­lar meraklı bir tarih oku­ru­nun da içine yuvar­lan­mak­tan haz duy­duğu neden­ler. Öte yan­dan o meraklı oku­run ken­dine özgü tarih kav­ra­yışı, bakış açısı, yeni­den yaratma hayali, sonunda tari­hin bir anla­tıya dönüş­tüğü yer­lerde boş­luk­ları dol­durma ve yeni­den yorum­lama tut­kusu, tarihi bir çekim ala­nına dönüş­tü­rü­yor.

Kra­ca­uer antika ilgisi diyor buna. Proust’un haya­le­timsi ağaç­ları ona nasıl mesaj veri­yor­muş gibi görü­nü­yorsa, geç­mi­şin de ona el etti­ğini söy­lü­yor; insan yaş­lan­dıkça ölü­le­rin çağ­rı­sına duyar­lığı artar­ken gele­ce­ğin aslında geç­mi­şin gele­ceği oldu­ğunu anlı­yor. Ben de yaşım iler­le­dikçe ede­bi­yat­tan bek­le­dik­le­ri­min değiş­ti­ğini, sanki kendi anla­yı­şımı tamam­la­yıp bu kez oku­du­ğum roman­lar­dan ve öykü­ler­den, nasıl yazıl­dık­ları kadar ne anlat­tık­la­rını da bek­le­di­ğimi, bende iz bıra­ka­cak metin­ler oku­mak iste­di­ğimi düşü­nü­yo­rum. Ben­zer bir deği­şim.

Mark­siz­min, diya­lek­tik bir tarih­sel süreç fik­rin­den vaz­geç­me­mekle bir­likte, pro­jek­törü tari­hin genel anla­mına değil de radi­kal kopuş nok­ta­la­rına tut­tu­ğunu belir­ti­yor Kra­ca­uer.

 

Sonunda bazen büyük fikir­leri de değiş­ti­ri­yo­ruz. Söz­ge­limi Mark­sizmi yeni­den yorum­lar­ken onun içer­diği anlam­ları zor­la­ma­nın çeki­ci­li­ğini yaşa­dı­ğı­mız gibi, iki yüz yıla yak­la­şan serü­veni boyunca izle­yi­ci­le­rince ya da düş­man­la­rınca yıp­ra­tıl­ması, çar­pı­tıl­ması kar­şı­sında ona kendi pırıl­tı­sını kazan­dır­mak için de çaba gös­te­ri­yo­ruz. Tarihe yak­la­şım biçi­mi­miz de böyle değil mi. Anla­tı­nın kopuk yer­le­rini tamam­la­yıp yeni­den yorum­la­ma­nın yanı sıra, çar­pıt­ma­lara karşı onu yeni­den ayak­ları üstüne dik­mek için de bir tarihçi çabası var.

Top­lum­sal –ya da siya­sal– amaç­ları da olan tarih anla­yışı, aslında üçüncü bir düzeyde kuru­lu­yor. Onun sorunu tari­hin uza­mına değil de kilit nok­ta­ları bir­leş­ti­ren yorum­lama gücüne odak­la­nı­yor. Kracauer’in Mark­siz­min tarih anla­yı­şıyla ilgili sap­ta­ması bu düze­yin kar­şı­lığı ola­rak görü­le­bi­lir. Mark­siz­min, diya­lek­tik bir tarih­sel süreç fik­rin­den vaz­geç­me­mekle bir­likte, pro­jek­törü tari­hin genel anla­mına değil de radi­kal kopuş nok­ta­la­rına tut­tu­ğunu belir­ti­yor Kra­ca­uer. Hem hız gere­ki­yordu Mark­sizme hem de tari­hin ken­di­sinde olma­yan amaç­lara yak­laşma yete­neği. Orada yanılma payı elbette çoğa­lır ama kilit nok­ta­la­rını bir­leş­ti­ren doğru bir çizgi çiz­mek gene de olası. Dola­yı­sıyla tarih ile top­lum­sal ve eko­no­mik deği­şimi bir arada yorum­la­mak, o çiz­gi­nin en doğru nok­ta­ları izle­ye­rek çizil­me­sini sağ­la­ya­bi­lir.

Tari­hin bir yasa­lı­lığı olduğu düşün­cesi, geç­miş­ten bugüne her dönüm nok­ta­sında bir kırıl­maya daha neden olmuş­tur.

Tarihi anla­mak ve için­den sağ­lam çık­mak için bir fikri kıla­vuz edin­mek, doğru bir çiz­gide dur­ma­nın yol­la­rın­dan. Deter­mi­nist anla­yı­şını için­den çıka­rır­sak, geriye kala­nın Mark­sizmi sağ­lam bir tarih anla­yı­şına getir­di­ğini söy­le­ye­bi­li­riz. Bazen gös­te­ril­diği gibi sert bir düşünce değil Mark­sizm; ter­sine, bütün deği­şimi esnek­lik gös­te­re­rek kav­ra­ya­bilme doğa­sına sahip olduğu kuş­ku­suz ki, iki yüz yıl sonra da, bana kalırsa top­lum­sal ve eko­no­mik hayat­tan sanat düşün­ce­sine varın­caya dek, kul­la­nışlı bir düşünce ve düşünme biçimi ola­rak yaşı­yor.

Tari­hin bir yasa­lı­lığı olduğu düşün­cesi, geç­miş­ten bugüne her dönüm nok­ta­sında bir kırıl­maya daha neden olmuş­tur. Bugün ona bir yasa­lı­lık tanı­mak, tarihi bilim gibi gör­mek epeyce yer­siz bir çaba olur. Şu olma­saydı ne olurdu kur­gu­la­rına merak­lı­yız. Anlam­lı­dır elbette. Birinci Dünya Savaşı olma­saydı dün­ya­nın tarihi nasıl olurdu? Bu kur­gu­lar da tarih­sel ger­çek­li­ğin yasa­lara bağlı sür­me­di­ğini gös­te­rir.

Ger­çek­li­ğin fotoğ­ra­fını çek­mek değil tarih. O ânın görün­tüsü, o anda ger­çek­ten ne yaşan­dı­ğını tam ola­rak gös­ter­mez, yanıl­ta­bi­lir de. Zama­nın ruhu var. Bil­gi­nin bel­ge­den üstün oldu­ğunu düşü­nü­yor­sak, tarih fik­ri­nin, tarih­sel ger­çek­leri anla­mak için ne denli önemli bir yeri oldu­ğunu da görü­rüz. Tari­hin motoru ger­çek mi, o ger­çeği anla­yan bilgi mi?

Siegf­ried Kra­ca­uer, Tarih-Son­dan Bir Önceki Şey­ler, Çevi­ren: Tun­cay Bir­kan, Metis Kitap, 2013, 250 s.

(163)

Yorumlar