Home Bilgi Bankası Edebiyat Bir Uşağın Hatıraları
Bir Uşağın Hatıraları

Bir Uşağın Hatıraları

268
0

Ishiguro’nun başarısı bellek meselesini farklı hikâyelerle sunabilmesinde. Günden Kalanlar’daki uşak Stevens ise özenle bastırdığı duygularıyla unutulmayacak bir roman kahramanına dönüşmüş.

A. Ömer Türkeş

Japon kökenli İngiliz yazar Kazuo Ishiguro, kariyerinin en iyi romanları arasında gösterilen Günden Kalanlar’da orta yaşlı bir adamın birkaç günlük yolculuğunu anlatıyor. Günden Kalanlar insan belleğine, hatırlamaya, daha doğrusu hatırlama sürecinin düzenlenmesine ve farkındalık eksikliğine dair bir roman.

Pek çok kitabı Türkçeye çevrilen Kazuo Ishiguro, büyük satış rakamlarına ulaşmasa bile edebiyatseverlerin yakından izlediği bir yazar. Günümüz İngiliz edebiyatının en önemli isimleri arasında sayan Ishiguro da gerek üslubu gerek ele aldığı meselelerle zaten böyle bir okura sesleniyor.

Geçmişten kalanlar

İngiltere’de ilk kez 1989 yılında yayımlanan Booker ödüllü Günden Kalanlar daha önce Türkçeye iki ayrı yayınevi tarafından –1993 ve 2009 yıllarında– çevrilmişti. Romandan aynı adla uyarlanan film de –ki sinema tarihinin en başarılı edebiyat uyarlamalarından birisidir– özellikle Anthony Hopkins’le Emma Thompson’ın oyunculuklarıyla büyük bir seyirci kitlesine ulaştı. Kısacası Günden Kalanlar bu yazıyı okuyan pek çok okurun yabancısı olmadığı bir roman. Öyleyse hikâyeyi kısa bir özetle geçebiliriz. Zaten yaşlı bir uşağın dışa ve içe yolculuğuna odaklanan hikâyede uzun uzadıya özetlenebilecek olay ve gelişmeler de yok.

1956 yılı, Darlington malikânesi. Bu malikânenin şaşaalı dönemlerini görmüş, İngiliz siyasi tarihinde rol oynayan Lord Darlington’a hizmet etmiş, hizmetinden gurur duyan başuşak Stevens’in ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Stevens hüzünlüdür. Çünkü aradan yıllar geçmiş, malikâne bir İngiliz soylusundan bir Amerikan zenginin eline geçmiş, hizmetlilerin büyük bir bölümü işten çıkarılmış, Stevens’in titizlikle kurduğu düzen bozulmuştur Ancak Stevens büyük bir görev aşkıyla hizmette kusur etmeden başuşaklığını sürdürmektedir.

Nerdeyse hayatı boyunca izne çıkmayan Stevens, işvereninin teşvikiyle birkaç günlüğüne İngiliz taşrasında bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Bu kararı vermesinde en önemli etken yıllar önce evlenip işi bırakan Bayan Kenton’ı ziyaret etmek ve onu yeniden malikânede çalışmaya devam etmektir. Bayan Kenton’dan gelen mektuplardan kadının böyle bir dileği olduğunu sezmiş, bu da Stevens’i heyecanlandırmıştır. Neden heyecanlandığını yol boyunca canlanan anılardan anlayacağız. 1956 yılında başlayan yolculuk 1920’lere, 30’lara, 40’lara kadar uzanacak, tıpkı Ishiguro’nun diğer romanlarında olduğu gibi, bir zaman sarmalında bulacağız kendimizi.

Günden Kalanlar filminde Anthony Hopkins ve Emma Thompson

Stevens’in yolculuğuna eşlik eden anılar bir yandan geçmişi deşerken diğer yandan geçmişi bastırmak, unutmak, sessizleştirmek işlevi görüyor; bugünü tahrip eden bir bellek patlaması. Aslında hiçbir şey itiraf etmeyecek Stevens, duygulardan, kadına duyduğu aşktan söz etmeyecek. Ancak anılar arasından kopup gelen parçacıklar yaşlı adamın bütün duygularını, umutlarını, hayal kırıklıklarını, özlemlerini ve Bayan Keaton’a karşı hissettiklerini anlamımızı sağlayacak. Ne yazık ki başuşaklık görevini fazlasıyla önemsemiş, kendi hayatını ihmal –feda– etmekten kaçınmamış, gerçeklere kayıtsız kalmış, eline geçirdiği şansları ıskalamıştır Stevens. Sona gelindiğinde, yeni bir şans bulamayacağının farkındadır… Ancak hesaplaşmaktansa kaderini kabullenmeyi seçecektir:  “Yaşamımız pek de dilediğimizgibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? Şu acı bir gerçek: Gerek sizin gerekse benim gibilerin, yazgımızı, dünya dediğimiz bu tekerleğin göbeğinde yer alan ve bizim hizmetlerimizden yararlanan o büyük beyefendilerin ellerine bırakmaktan başka pek bir seçeneğimiz yok. Yaşamınızın akışını denetim altına alabilmek için ne yapabilirdiniz, ne yapamazdınız, bunları düşünerek kendinizi yiyip bitirmenin ne anlamı var?”

Uşaklık metaforu

Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de… İnsan kendine sormalı… Vakar bunun neresinde?”

Daha önce de yazmıştım: Ishuguro’nun bütün romanlarında geçmişe takılıp kalmış bir bellek sorunuyla karşılaşırız. Anlatıcılar durmadan hatırlarlar ve anlatırlar ama anlattıklarına güvenemeyiz. Çünkü hatıraları çarpıtılmış ya da bellekleri ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Stevens’in durumu da aynı; içine bulunduğu ruh hali, Kazuo Ishiguro romanlarının arka planındaki anlayışın –yazarın kendi ifadesiyle “anlamların bastırılması” anlayışının– en iyi yansıması.  Bu anlayış sonucudur ki roman kahramanları bir tür “bilip de bilmezlikten gelme”, gerçekleri görmeme ya da kendini aldatma hali yaşıyorlar. Söz konusu hal çağdaş bireyin ruh halinin Kazuo Ishiguro tarafından teşhiri anlamına geliyor.

Ishiguro’nun başarısı bellek meselesini farklı hikâyelerle, bambaşka görünümlere sunabilmesinde. Elbette anlatısında büyük bir ustalık var. Öyle olmasa yaşlı bir adamın kendisiyle mırıl mırıl konuşarak, mesleği hakkında fikirler yürüterek, yanlış anlamalarla dolu anılarıyla boğuşarak paylaşarak geçirdiği birkaç günün hikâyesini dinlemeye zor tahammül edebilirdik. Buna bir de anlatının Stevens’in mesleğini ifa ederken büründüğü dingin, ciddi ve resmi bir tonda yapıldığını ekleyin… Ishiguro işte bu dinginlik içinde yakalamış hayatın, özellikle aşkın gerilimini ve mizahını. Stevens ise basmakalıp fikirleri, saplantıları ve özenle bastırdığı duygularıyla unutulmayacak bir roman kahramanına dönüşmüş. Günden Kalanlar okuduğum en iyi Kazuo Ishuguro romanı. Gerçek bir başyapıt.

Kazuo Ishiguro, Günden Kalanlar, Çeviren:Şebnem  Susam, YKY, 2015, 208 sayfa

(268)

Yorum yaz