Home Hayat Bülent Uluer’in Ardından Bakıyorum
Bülent Uluer’in Ardından Bakıyorum

Bülent Uluer’in Ardından Bakıyorum

3.14K
0

1968’de yük­se­lip sonunda acı­ma­sız bir şid­detle kar­şı­la­şan kuşa­ğın yürü­düğü yol­ları neden sonra bir­leş­ti­rip büyü­ten 78 Kuşağı, 70’li yıl­larda yaşa­nan hayatı yığın­sal bir kal­kış­maya dönüş­tür­müştü. Bülent Uluer, hayal­le­ri­mizi roman­tik roman­lara konu ola­cak bir zen­gin­lik ve özve­riyle süs­le­yen o yıl­la­rın için­den çıktı.

Semih Gümüş

Kaç gün­dür aklım­dan çıka­ra­mı­yo­rum. Bülent Uluer son yıl­larda derin bir yakın­lık his­set­ti­ğim çok az insan­dan biri­siydi. Kendi ken­dime izini sürü­yor­dum. Belki bunda neden sonra şim­di­lerde yap­tığı poli­tik seçi­min de payı var­dır –aynı yerde aynı duy­gu­larla yaşa­maya paha biçi­le­mez– ama bugüne dek hiç kar­şı­laş­ma­mış, dola­yı­sıyla tanış­ma­mış da olsak, ben onu nere­deyse kırk beş yıl önce­sin­den beri tanı­yo­rum. 1970’li yıl­lar­daki dev­rimci genç­lik hare­ket­le­ri­nin içinde ken­di­sini gös­te­ren kişi­li­ğini, kırk yıl önce de uzak­tan izle­di­ğimi şimdi iyi hatır­lı­yo­rum. Bizim böyle bir tari­hi­miz var işte, kim­se­le­rin­kine ben­ze­me­yen, abar­tı­sız, yalın bir tarih.

Dün­ya­nın hali­nin iyi oldu­ğunu hiç­bir zaman düşün­me­dim. Öyle olsaydı ken­di­mizi daha çocuk dene­cek yaşta sos­ya­lizm ide­aline kap­tır­maz, sonra da sert bir müca­de­le­nin içinde yer almaz­dık. Burada bir biz var. Çoğul konuş­ma­nın bugün kimi­le­rine yadır­ga­tıcı gel­di­ğini, baş­ka­la­rı­nın düşün­ce­le­ri­nin ken­di­mizde ve kendi düşün­ce­le­ri­mi­zin yakın­la­rı­mızda tem­sil edil­di­ğini düşün­me­nin tuhaf bulun­du­ğunu görü­yo­rum. Demek anla­şıl­mı­yor.

Oysa o zaman o biz’in anlamı önem­liydi ve bunu anla­mak bugün kolay değil. Biz­dik o biz. Ken­disi için bir nokta kadar isteği olma­yan, hayal­leri için kendi haya­tını yaşa­mak­tan vaz­geç­miş, yanın­daki arka­daşı için ölümü göze alan, şid­dete karşı diren­cini kay­bet­me­mesi gerek­ti­ğini aklın­dan çıkar­ma­yan, cebinde parası yoksa da gönlü uçsuz bucak­sız bir kuşa­ğın, bütü­nüyle yek­pare bir gövde gibi nasıl yaşa­dı­ğını, o gün­leri –ne yazık ki– yaşama şan­sını bula­ma­mış yeni kuşak­lara anlat­ma­nın çok zor oldu­ğunu bili­yo­rum. Bazı hayat­lar ancak yaşa­nı­yor, anla­tıl­dı­ğın­daysa büyü­sünü yaka­la­mak ola­nak­sız. Kırk-kırk beş yıl önceki orada, şim­di­kine hiç ben­ze­me­yen bir dün­yada, hem düşün­sel bakım­dan ken­dini sürekli geliş­tir­meye ve birey­li­ğini yük­selt­meye çalı­şan insan­lar­dık hem de ben demeyi ayıp sayan bir kuşa­ğın bütün­cül yapı­sı­nın ayrıl­maz par­ça­sıy­dık.

Bülent Uluer ile 70’lerde yan yana gel­me­mi­zin ola­nak­sız olduğu yer­ler­dey­dik. Dev­rimci Sol ile Tür­kiye İçi Partisi’nin ortak pay­dası hayat içinde çok küçük kal­mıştı – kâğıt üstünde aslında büyük olsa da. Düşünce ve dav­ra­nış biçi­mi­miz, alış­kan­lık­la­rı­mız, huyu­muz suyu­muz fark­lıydı. Sol içinde ayrış­ma­nın hep sert yaşan­dığı yıl­larda başka türlü olmu­yordu. Ama bugün Bülent Uluer gibi düşü­nü­yo­rum: Yaşa­nan­lar demek ki yaşa­na­cak­mış, bu yüz­den tarihi olum­suz­la­mak onu anla­ma­mak demek.

Sokak­ları tuzak­larla dolu, 1974’ün hemen önce­sin­den 12 Eylül 1980’e dek geçen yedi yılda yak­la­şık beş bin kişi­nin öldü­rül­düğü ülkede haya­tı­mız, kur­şun­la­rın üstüne gide­rek, duvar­lar ara­sında saat­lerce konu­şa­rak, tekin­siz gece­ya­rı­la­rında sokak köpek­le­riyle bir­likte dola­na­rak geçi­yordu.

Oya Baydar’ın Bülent Uluer’in ölü­mün­den sonra yaz­dığı yazıda hatır­lat­tığı düğün fotoğ­rafı bir tane değildi. O düğün fotoğ­ra­fı­nın ben­zer­le­rin­den çek­me­ce­le­ri­mizde pek çok­tur. Fotoğ­raf­taki arka­daş­la­rı­mı­zın bir bölü­münü kay­bet­mi­şiz, kimi­le­ri­nin canını cel­lat­lar almış, kimi­leri yaşa­dı­ğı­mız zor zaman­la­rın beden­le­ri­mizde ve ruh­la­rı­mızda tutuş­tur­duğu yan­gına veril­miş. Bu arada adla­rını belki bir daha anmak­tan kaçı­na­cak­la­rı­mız da elbette var.

Biri yurt­dı­şına poli­tik sür­gün, öbürü de o gün­lere dek sos­ya­list ve dev­rimci hare­ket­le­rin çıkış yeri ve mer­kezi gibi duran Ankara’dan İstanbul’a büyük göç. Bu iki göçün ciddi kül­tü­rel sonuç­ları oldu.

Öyle yıl­lardı işte. İlk genç­lik yıl­la­rı­mızda oku­du­ğu­muz dev­rimci roman­la­rın üstü­müz­deki roman­tik etkisi anla­tıl­mazdı, Nasıl Yap­malı, Ve Çeliğe Su Verildi, Tütün ve daha pek çoğu… Ama 1970’lerin son­la­rına yak­laş­tıkça o etki­nin azal­dı­ğını görü­yor­duk. Ede­bi­yat, hiç­bir gücün sile­me­ye­ceği bel­le­ği­mizse, demek yaşa­dı­ğı­mız hayat­lar ger­çekle kur­guyu bir­leş­ti­ren rüya­lar gibiydi. Yaşa­dık­la­rı­mız o roman­larda anla­tı­lan­lar­dan fark­sız olmaya baş­la­mıştı. 12 Eylül’ün o güne dek görül­me­miş şid­deti altında yaşa­nan­lar yakın geç­mişte yazı­lan bir dizi anı kita­bında anla­tıldı. Kimi­miz işken­ceye ve bu ülke­nin kor­kunç hapis­ha­ne­le­rine girer­ken kimi­miz yeral­tına çekil­miş, kimi­le­ri­miz –Bülent Uluer gibi– yurt dışına acılı poli­tik sür­gün­lere çık­mıştı.

12 Eylül yıl­ları, hâlâ yete­rince anla­tıl­ma­dı­ğını düşün­dü­ğüm iki olgu bıraktı ardında. Biri yurt­dı­şına poli­tik sür­gün, öbürü de o gün­lere dek sos­ya­list ve dev­rimci hare­ket­le­rin çıkış yeri ve mer­kezi gibi duran Ankara’dan İstanbul’a büyük göç. Bu iki göçün ciddi kül­tü­rel sonuç­ları oldu. Sos­ya­list mili­tan­la­rın, aydın­la­rın, yazar­la­rın ve sanat­çı­la­rın İstanbul’a büyük göçü­nün asıl nedeni, yaşama koşul­la­rı­nın Ankara’da büyük ölçüde bit­meye yüz tutuşu ile korun­mak ve giz­len­mek için tek seçe­ne­ğin İstanbul’un kar­ma­şık ve büyük dün­ya­sıydı. Sanı­rım roman­la­rın ara­yıp da bula­ma­ya­cağı bir olgu­dur bu. Ne olursa olsun yerin­den olmak, iyi tanı­ma­dı­ğı­mız bir can­gı­lın içinde yeni bir hayat kur­mak, çeşitli güç­lük­leri de bir­likte getir­mişti. Sür­gün edi­len insan nereye sav­ru­la­bi­le­ce­ğini ken­disi de kes­ti­re­mez. İstanbul’da para­sız pul­suz yaşa­mak: şimdi ina­nıl­ması güç bir durum olmalı. Tek güvence: arka­daş­sız değil­dik. Öte yan­dan, kay­be­di­len özgür­lüğü sınırlı bir özgür­lükle yeni­den kazan­maya çalış­maktı bu.

1968’de yük­se­lip sonunda acı­ma­sız bir şid­detle kar­şı­la­şan kuşa­ğın yürü­düğü yol­ları neden sonra bir­leş­ti­rip büyü­ten 78 Kuşağı, 70’li yıl­larda yaşa­nan hayatı yığın­sal bir kal­kış­maya dönüş­tür­müştü. Bülent Uluer, hayal­le­ri­mizi roman­tik roman­lara konu ola­cak bir zen­gin­lik ve özve­riyle süs­le­yen o yıl­la­rın için­den çıktı. Baş­lan­gıçta bir­bi­ri­miz­den uzak­larda ama aslında aynı müca­de­le­nin par­çası ola­rak yer aldı­ğı­mız yol yakın­larda tek­leşti. Bizi değiş­tir­meye çalı­şan bu kötü­cül ülkeye karşı dire­nen­le­rin yolu bir­leş­miş oldu. Ardında onca kaybı, yarayı ve acıyı içinde taşı­mış olsa da.

Bu arada bir zaman­lar bir­likte yiyip içti­ği­miz ve kavga etti­ği­miz kimi­le­rine bakı­yo­rum, yol­la­rını temelli ayı­rıp vic­dan­sız­larla bir­leş­tir­miş­ler, onla­rın artık arka­da­şım olma­dı­ğını bili­yo­rum. Oysa aynı masada otur­ma­dı­ğım Bülent Uluer ile yedi­ği­miz içti­ği­miz ayrı git­me­miş gibi his­se­di­yo­rum bugün.

Ben­zer­siz bir kıyıma uğra­mış­tır uğra­ma­sına ama bugün içinde yaşa­dı­ğı­nız çev­reye bakın, o kuşa­ğın için­den çık­mış olan­la­rın kar­şı­lık­sız özve­ri­ler içinde oluş­muş kim­lik­le­ri­nin farklı oldu­ğunu göre­bi­lir­si­niz.

Bizi değiş­ti­re­me­yen bu vic­dan­sız ülke­nin git­gide biz­den uzak­laş­tı­ğını, onun şizof­re­ni­sine kat­lan­mak zorunda olma­dı­ğı­mızı anla­ya­ma­yan­larla da yol­la­rı­mız ayrı­dır artık. Yaşa­dı­ğın ülke­nin artık sana ait olma­dı­ğını, kendi içine sür­gün oldu­ğunu gör­mek, bunu hiç göre­me­yen­lerle ara­mıza kalın bir duvar çek­miş­tir.

Bu ülke­nin tari­hinde en çok şid­det ve ezi­yet gör­müş kuşak­tır 78 kuşağı. Ben­zer­siz bir kıyıma uğra­mış­tır uğra­ma­sına ama bugün içinde yaşa­dı­ğı­nız çev­reye bakın, o kuşa­ğın için­den çık­mış olan­la­rın kar­şı­lık­sız özve­ri­ler içinde oluş­muş kim­lik­le­ri­nin farklı oldu­ğunu göre­bi­lir­si­niz. Yaşa­dık­la­rın­dan piş­man olma­yan­la­rın kuşa­ğı­dır o. Ve bu kuşak bu ülkeyi bulun­duğu yer­den alıp bam­başka bir yere taşı­ya­bi­lirdi.

Edu­ardo Gale­ano dün­ya­nın ter­sine ödül­len­dir­di­ğini belir­ti­yor: “Alçak­gö­nül­lüğü küçük görür, çalış­mayı ceza­lan­dı­rır, vic­dan­sız­lığı ödül­len­di­rir, yam­yam­lığı bes­ler. Ada­let­siz­lik doğa­nın kanunu der­ler.”

Bu ülke, kıyı­cı­yım, daha çok kıy­mak isti­yo­rum, diyen­le­rin ülkesi. Bu ülkede her yüz suç­tan dok­san sekizi ceza­sız kalır. Eğer bu suçu sos­ya­list­lere karşı işle­miş­se­niz, ceza­sız kala­ca­ğı­nız da muhak­kak­tır. Bülent Uluer ve onun kuşa­ğına karşı işle­nen suç­lar nede­niyle veril­miş tek bir ger­çek ceza hatır­lı­yor musu­nuz…

Kılıç­la­rını çekip kuşa­ğı­mıza kendi cehen­nem­le­rini yaşa­mayı dayat­tı­lar ama başa­ra­ma­dık­ları belli. Şimdi göz­le­rim kapalı, Bülent Uluer’in ardın­dan bakı­yo­rum. Hiç değilse unu­tul­ma­ya­ca­ğını düşü­ne­rek git­ti­ğini bili­yordu ve bun­dan emin ola­bi­lir.

(3136)

Yorumlar