Carver'ın Evi

Carver'ın Evi

658
0

Ray­mond Carver’ın oldukça sakin baş­la­yan ve öyle devam eden öykü­le­rinde belki büyük fır­tı­na­lar kop­maz, ancak gün­de­lik yaşa­mın ola­ğan ayrın­tı­la­rını ele alan Car­ver cılız bir rüz­gâr­dan tufan­lar çıkar­mayı da iyi bilir.

Özkan Ali Bozdemir

Söz­cük­ler için ede­bi­ya­tın yapı taş­ları diye­bi­li­riz sanı­rım. Ede­bi­yat denen orga­niz­mayı ayakta tutan, hare­ket etti­ren, bazen devi­ren, yavaş­la­tan, ama her zaman onu var eden. Söz­cük­le­rin haya­tı­mız­dan çık­tı­ğını düşü­ne­lim bir an, bu müm­kün mü? Böyle bir durumda neler ola­ca­ğını düşü­nür­ken bile söz­cük­lere ihti­yaç duyu­yo­ruz. Yal­nız ede­bi­yat için de değil üste­lik; hayal kurar­ken, din­ler­ken, yaşa­mın her anında aklı­mızı meş­gul eden onlarca söz­cü­ğün bas­kısı altın­da­yız. Böyle bir kala­ba­lı­ğın orta­sında durup düşün­mek ne zor.

Söz konusu ede­bi­yat olunca söz­cük­le­rin taşı­dığı anlam daha da önem kaza­nır, etki alanı iyice geniş­ler. Yazı­lan eserle seçi­len söz­cük iç içe­dir çoğu zaman. Elbette yaza­rı­nın seç­tiği söz­cük­lere göre şekil­le­nen bir yapı­dan söz edi­yo­rum burada. Yazar bil­diği, tanı­dığı, güven­diği söz­cük­ler­den baş­la­maz mı işe. Denizi, vapur­ları, san­dal­ları, kuş­ları, balık­ları düşün­dü­ğü­müzde kimin aklına Sait Faik gel­mez ki. Ovayı, dere­leri, rüz­gârı, taş­ları, göl­leri ve dağ­ları şöyle bir sıra­la­dı­ğı­mızda hemen Yaşar Kemal demez miyiz.

Demek her metin bir yapı, her söz­cük de o yapı­nın taşı­dır. Kar­dı­ğı­nız kumun içinde ne varsa yapı­nı­zın iske­leti de ona göre şekil­le­ne­cek. Bazen bir gök­de­len inşa eder­si­niz söz­cük­lerle, bazen bir baraka, bazense ihti­şamlı sur­la­rıyla dev bir kale. Söz­cük­lerle göz boya­mak, her şeyin üze­rine çık­maya çalış­mak, popü­ler olmaksa mesele, gök­de­le­nin par­lak cam­la­rın­dan öteye gide­mez yazı­lan. Ama işte kla­sik­ler, sur­la­rını uzay­dan bile göre­bi­le­ce­ği­miz o kale­nin ken­disi değil mi. Biri­nin çapı sabit­ken sürekli boyu uzu­yor, öbürü yüz­yıl­lık ağaç­lar gibi kök sal­mak, sar­mak ve geniş­le­mek der­dinde. Diğer tarafta da müs­ta­kil yapı­lar var. Müs­ta­kil söz­cü­ğünü en çok öyküyle, iyi bir öyküyle iliş­ki­len­dir­mek müm­kün sanı­rım. Hiç­bir böl­geye bağlı olma­dan kendi ken­dini yönet­mek çaba­sında; orada kal­mayı, özel olmayı ter­cih eden özerk bir yapı. Yani kimi zaman bir kuş yuvası, ağaç kovuğu, kimi zamansa kar­lar altında bir iglo. Biraz buna ben­zer öykü; onca yapı­nın ara­sın­dan sıy­rıl­mış, ken­dine ait bir alan aça­bil­miş­tir o.

Çağ­daş Ame­ri­kan ede­bi­ya­tı­nın en etkili öykü­cü­le­rin­den Ray­mond Carver’ın da ken­dine özgü bir yapı oluş­tur­du­ğunu, belki müs­ta­kil bir ev inşa etti­ğini söy­le­ye­bi­li­riz. Peki neye ben­zer Carver’ın evi? Ame­ri­kan tarzı evleri düşü­ne­lim burada. Dış cep­hesi beyaza boyan­mış, yem­ye­şil çim­le­rin içinde, geniş bir bahçe, kapalı garajı, büyük mut­fak ve salonu, ahşap mer­di­ven­leri, veran­da­sın­daki salın­cak, tel kapı sinek­liği, çim biçme maki­nesi, bahçe hor­tumu ve fıs­ki­yesi ile özel bir ev. Şimdi bu eve bir­kaç da karak­ter ekle­ye­lim. Örne­ğin araba kul­lan­mayı seven, biraz çap­kın, çokça küfür­baz, sürekli bira ve sigara tüke­ten bir baba; sinir kri­zi­nin eşi­ğinde genç ve alımlı bir anne; sabah kah­val­tı­sında süt içip mısır gev­reği yiyen küçük yara­maz çocuk­lar, Gol­den Ret­ri­ever cinsi şirin bir köpek, hak­kında fazla bir şey bil­me­di­ği­miz ama iyi niyetli olduk­la­rın­dan şüphe etme­di­ği­miz kom­şu­lar.

İşte Ray­mond Carver’ın öykü­le­rini –ki öykü­nün ana­va­tanı da Ame­rika oldu­ğuna göre– bu tip müs­ta­kil evlere ben­zet­mek müm­kün. Dik­kat edi­lirse faz­la­lık­lara hemen hiç rast­lan­maz o evlerde; yeterli sayıda san­dalye, doya­cak kadar yemek ve ihti­yaç kadar mobilya var­dır. Gös­te­rişli kol­tuk takım­ları, devasa avi­ze­ler, pahalı halı­lar, kalın salon per­de­leri, onlarca yemek takımı yok­tur. İkinci bir kat çıkma planı yapıl­maz, duvar­la­rın rengi her sene değiş­ti­ril­mez. Yeni bir eşya koya­maz­sı­nız sanki o eve, yemek masa­sı­nın yerini değiş­ti­re­mez­si­niz. Car­ver için de durum böyle. Her söz­cük tam kara­rın­da­dır o öykü­lerde, ne eksik­tir ne fazla. Bir söz­cüğü çıkar­maya yel­ten­di­ği­nizde yapı­nın den­gesi alt üst ola­cak­tır sanki. Şık duran bir söz­cük yer­leş­tir­meye çalış­tı­ğı­nızda bütü­nüyle sırı­ta­cak­tır o cümle.

Car­ver öykü­le­rinde büyük bir sade­lik ve içten­lik yaka­lı­yor­sak bunun teme­linde yaza­rın kul­lan­dığı söz­cük­ler ve onla­rın çar­pıcı gücü var. Kısa öykü­nün de içinde olduğu yara­tıcı sanat­la­rın ortak özel­liği biraz da budur, az mal­ze­meyle en iyi­sini, en güç­lü­sünü inşa ede­bil­mek. Öyle ki o sanat ese­rini okuduğunuzda/izlediğinizde ‘bunu ben de yapa­rım’ algı­sını uyan­dı­rır sizde. Bu en çok da Picasso’nun başına gel­medi mi. Çiz­diği insan yüz­le­rin­deki burun­lara, göz­lere ve dudak­lara bak­tı­ğı­mızda ne de kolay bir iş yap­tı­ğını düşü­nü­rüz onun. Mini­mal sanat­la­rın hemen hep­sinde durum böy­le­dir, kısa öykü için de değiş­mez. Car­ver öykü­le­rini oku­maya baş­la­dı­ğı­mızda kolayca yazıl­dı­ğını düşü­nü­rüz onla­rın. Hepi­mi­zin bil­diği, kul­lan­dığı, sıra­dan söz­cük­ler var­dır sonuçta. O öykü­ler­deki adam­lar, kadın­lar gibi düşü­nü­rüz, konu­şu­ruz, hepi­miz sanki öyle dav­ra­nı­rız. Başka hayat­lar anla­tılsa da oku­du­ğu­muz bizim hikâ­ye­miz olur, ‘bunu ben de yaşa­dım, o halde bunu ben de yaza­rım’ deriz kolay­lıkla.

Ray­mond Carver’ın oldukça sakin baş­la­yan ve öyle devam eden öykü­le­rinde belki büyük fır­tı­na­lar kop­maz, ancak gün­de­lik yaşa­mın ola­ğan ayrın­tı­la­rını ele alan Car­ver cılız bir rüz­gar­dan tufan­lar çıkar­mayı da iyi bilir. Öyle ki kuru­muş elma ağaç­ları da sürük­le­nir bu tufanda, orma­nın içine doğru iler­le­yen ördek­ler de. Hiç sön­me­yen bir siga­ra­nın dumanı da sav­ru­lur havaya, asfaltta sabit bir hızda giden oto­mo­bil de. Bazen karşı tepe­nin üze­rin­deki radyo kule­si­nin kır­mızı ışığı yanıp söner, bazen pen­ce­re­nin önün­den bir kar tanesi süzü­lüp geçer, bazense bir kuş yavaşça düşer yere.

Ayrın­tı­larla örül­müş, her söz­cüğü yerli yerine otur­tul­muş, faz­la­lık­lara yer ver­me­yen müs­ta­kil bir öykü. Doğ­rusu nasıl da ben­zer­siz Carver’ın evi.

(658)

Yorumlar