Home Kültür Sanat Edebiyat Carver’ın Evi
Carver’ın Evi

Carver’ın Evi

660
0

Raymond Carver’ın oldukça sakin başlayan ve öyle devam eden öykülerinde belki büyük fırtınalar kopmaz, ancak gündelik yaşamın olağan ayrıntılarını ele alan Carver cılız bir rüzgârdan tufanlar çıkarmayı da iyi bilir.

Özkan Ali Bozdemir

Sözcükler için edebiyatın yapı taşları diyebiliriz sanırım. Edebiyat denen organizmayı ayakta tutan, hareket ettiren, bazen deviren, yavaşlatan, ama her zaman onu var eden. Sözcüklerin hayatımızdan çıktığını düşünelim bir an, bu mümkün mü? Böyle bir durumda neler olacağını düşünürken bile sözcüklere ihtiyaç duyuyoruz. Yalnız edebiyat için de değil üstelik; hayal kurarken, dinlerken, yaşamın her anında aklımızı meşgul eden onlarca sözcüğün baskısı altındayız. Böyle bir kalabalığın ortasında durup düşünmek ne zor.

Söz konusu edebiyat olunca sözcüklerin taşıdığı anlam daha da önem kazanır, etki alanı iyice genişler. Yazılan eserle seçilen sözcük iç içedir çoğu zaman. Elbette yazarının seçtiği sözcüklere göre şekillenen bir yapıdan söz ediyorum burada. Yazar bildiği, tanıdığı, güvendiği sözcüklerden başlamaz mı işe. Denizi, vapurları, sandalları, kuşları, balıkları düşündüğümüzde kimin aklına Sait Faik gelmez ki. Ovayı, dereleri, rüzgârı, taşları, gölleri ve dağları şöyle bir sıraladığımızda hemen Yaşar Kemal demez miyiz.

Demek her metin bir yapı, her sözcük de o yapının taşıdır. Kardığınız kumun içinde ne varsa yapınızın iskeleti de ona göre şekillenecek. Bazen bir gökdelen inşa edersiniz sözcüklerle, bazen bir baraka, bazense ihtişamlı surlarıyla dev bir kale. Sözcüklerle göz boyamak, her şeyin üzerine çıkmaya çalışmak, popüler olmaksa mesele, gökdelenin parlak camlarından öteye gidemez yazılan. Ama işte klasikler, surlarını uzaydan bile görebileceğimiz o kalenin kendisi değil mi. Birinin çapı sabitken sürekli boyu uzuyor, öbürü yüzyıllık ağaçlar gibi kök salmak, sarmak ve genişlemek derdinde. Diğer tarafta da müstakil yapılar var. Müstakil sözcüğünü en çok öyküyle, iyi bir öyküyle ilişkilendirmek mümkün sanırım. Hiçbir bölgeye bağlı olmadan kendi kendini yönetmek çabasında; orada kalmayı, özel olmayı tercih eden özerk bir yapı. Yani kimi zaman bir kuş yuvası, ağaç kovuğu, kimi zamansa karlar altında bir iglo. Biraz buna benzer öykü; onca yapının arasından sıyrılmış, kendine ait bir alan açabilmiştir o.

Çağdaş Amerikan edebiyatının en etkili öykücülerinden Raymond Carver’ın da kendine özgü bir yapı oluşturduğunu, belki müstakil bir ev inşa ettiğini söyleyebiliriz. Peki neye benzer Carver’ın evi? Amerikan tarzı evleri düşünelim burada. Dış cephesi beyaza boyanmış, yemyeşil çimlerin içinde, geniş bir bahçe, kapalı garajı, büyük mutfak ve salonu, ahşap merdivenleri, verandasındaki salıncak, tel kapı sinekliği, çim biçme makinesi, bahçe hortumu ve fıskiyesi ile özel bir ev. Şimdi bu eve birkaç da karakter ekleyelim. Örneğin araba kullanmayı seven, biraz çapkın, çokça küfürbaz, sürekli bira ve sigara tüketen bir baba; sinir krizinin eşiğinde genç ve alımlı bir anne; sabah kahvaltısında süt içip mısır gevreği yiyen küçük yaramaz çocuklar, Golden Retriever cinsi şirin bir köpek, hakkında fazla bir şey bilmediğimiz ama iyi niyetli olduklarından şüphe etmediğimiz komşular.

İşte Raymond Carver’ın öykülerini –ki öykünün anavatanı da Amerika olduğuna göre– bu tip müstakil evlere benzetmek mümkün. Dikkat edilirse fazlalıklara hemen hiç rastlanmaz o evlerde; yeterli sayıda sandalye, doyacak kadar yemek ve ihtiyaç kadar mobilya vardır. Gösterişli koltuk takımları, devasa avizeler, pahalı halılar, kalın salon perdeleri, onlarca yemek takımı yoktur. İkinci bir kat çıkma planı yapılmaz, duvarların rengi her sene değiştirilmez. Yeni bir eşya koyamazsınız sanki o eve, yemek masasının yerini değiştiremezsiniz. Carver için de durum böyle. Her sözcük tam kararındadır o öykülerde, ne eksiktir ne fazla. Bir sözcüğü çıkarmaya yeltendiğinizde yapının dengesi alt üst olacaktır sanki. Şık duran bir sözcük yerleştirmeye çalıştığınızda bütünüyle sırıtacaktır o cümle.

Carver öykülerinde büyük bir sadelik ve içtenlik yakalıyorsak bunun temelinde yazarın kullandığı sözcükler ve onların çarpıcı gücü var. Kısa öykünün de içinde olduğu yaratıcı sanatların ortak özelliği biraz da budur, az malzemeyle en iyisini, en güçlüsünü inşa edebilmek. Öyle ki o sanat eserini okuduğunuzda/izlediğinizde ‘bunu ben de yaparım’ algısını uyandırır sizde. Bu en çok da Picasso’nun başına gelmedi mi. Çizdiği insan yüzlerindeki burunlara, gözlere ve dudaklara baktığımızda ne de kolay bir iş yaptığını düşünürüz onun. Minimal sanatların hemen hepsinde durum böyledir, kısa öykü için de değişmez. Carver öykülerini okumaya başladığımızda kolayca yazıldığını düşünürüz onların. Hepimizin bildiği, kullandığı, sıradan sözcükler vardır sonuçta. O öykülerdeki adamlar, kadınlar gibi düşünürüz, konuşuruz, hepimiz sanki öyle davranırız. Başka hayatlar anlatılsa da okuduğumuz bizim hikâyemiz olur, ‘bunu ben de yaşadım, o halde bunu ben de yazarım’ deriz kolaylıkla.

Raymond Carver’ın oldukça sakin başlayan ve öyle devam eden öykülerinde belki büyük fırtınalar kopmaz, ancak gündelik yaşamın olağan ayrıntılarını ele alan Carver cılız bir rüzgardan tufanlar çıkarmayı da iyi bilir. Öyle ki kurumuş elma ağaçları da sürüklenir bu tufanda, ormanın içine doğru ilerleyen ördekler de. Hiç sönmeyen bir sigaranın dumanı da savrulur havaya, asfaltta sabit bir hızda giden otomobil de. Bazen karşı tepenin üzerindeki radyo kulesinin kırmızı ışığı yanıp söner, bazen pencerenin önünden bir kar tanesi süzülüp geçer, bazense bir kuş yavaşça düşer yere.

Ayrıntılarla örülmüş, her sözcüğü yerli yerine oturtulmuş, fazlalıklara yer vermeyen müstakil bir öykü. Doğrusu nasıl da benzersiz Carver’ın evi.

(660)

Yorum yaz