Home Kültür Sanat Edebiyat Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar
Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar

Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar

564
0

Metinler, romanlar Walkowitz’in dediği gibi çeviri doğuyorsa eğer, tek bir dille yetinmemek, farklı dillerdeki birçok seçeneği gözden geçirmek yekpâre anlatılara sıkışmanın da ötesine geçmek için önemli duruyor.

Deniz Gündoğan İbrişim

Bir dilden diğerine çevrilen şiir, öykü ve romanların, ulusal sınırları aşıp dünya edebiyatı diye adlandırdığımız kozmopolit ve çok yönlü edebi alışveriş ve ilişkiler ağının önemli parçaları haline geldikleri aşikâr. Amerikalı edebiyat eleştirmeni ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü Rebecca Walkowitz, 2015 yılında yazdığı Born Translated (Çeviri Doğan) adlı kitabında, dünya edebiyatının ilginç bir yönünü tartışıyor. Yirmi birinci yüzyılın ulus ötesi edebi ilişkileri ve bu ilişkilerin dünya pazarındaki yerini tartışırken, çevrilen kitapların aslında özgün dilde yazılanlar kadar yerel olduğunu söylüyor ve şöyle diyor:

“Çoğu roman basit biçimde bir dilden ötekine çevrilmez. Aslında en baştan çevrinin kendisi için yazılmış romanlardır. Çevrilsinler diye yazılmışlardır. Bilgisayar dili için geliştirilen ‘dijital doğan’ ifadesini ödünç alarak ben de günümüz romanlarını ‘çeviri doğan’ eserler olarak nitelendiriyorum. Çeviri doğan edebiyat için, çevirinin kendisi sonradan akla gelen bir düşünce ya da yaklaşım değildir. Çeviri, eserler için ikincil konumda da değildir. Küreselleşmenin getirdiği pratiklerle ve kozmopolit belleklerin münferit yaşananları ilginç biçimde bir araya getirmesiyle dolaysız yoldan İngilizce yazılan romanlar gün be gün artıyor. Bazı romanlar piyasaya çıktıkları an başka bir dile, çoğu kez İngilizceye çevriliyor, bazılarıysa çevrilmeyi bekliyor. Her iki durumda da edebiyat, özellikle teknolojinin çok yönlü biçimlerine, iletişim araçlarına ve birden fazla diline uyum sağlayarak doğrudan çeviride konuşlanıyor.” (2015, 3)

Aslında Walkowitz’in tartıştığı çeviri ve edebiyat ilişkisi ulusal edebiyatın sınırlarını aştığımızda nasıl bir manzarayla karşılaştığımızı ilginç biçimde açıklıyor. Örneğin, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin The Childhood of Jesus, adlı romanı eşzamanlı olarak pek çok dilde ve üstelik ilk kez Hollandaca yayımlanmıştır. Coetzee romanı İngilizce yazmıştır. Ne var ki romanın ana karakterleri esasen İspanyolca konuşulan bir coğrafyadan geldikleri için İngilizce bilmezler. Dahası, İspanyolca dışında başka bir dil bilmezler. Aslında buradaki mesele dil ve kültür ilişkisidir. Dilin kültürle bağlantısının bilinçli olarak koparıldığı yerde, yabancılaşmanın söyleminden kurtulamayan birinin ağzından dökülenlerle yaratılan metinler, çoklu dillere ve çatallanan yollara açılıyor. Bununla birlikte romanların yazıldığı andan itibaren dolaşıma açık olduğu aslında yeni bir gerçek değil. Bu anlamda Walkowitz’in projesinin neyi amaçladığını sorgulayabiliriz. Belki de Walkowitz, çevirinin eserin organik bir parçası olduğunu vurgulamak istiyor. Walkowitz’in çıkış noktası, hiyerarşik dil yapılanmasında bir çatlak yaratmak istemesi diye düşünebiliriz. Çeviri doğan romanlar bir anlamda bu hiyerarşik tarihi unutmamayı tercih ederek onu nasıl bükebileceğinin yollarını arıyor.

Walkowitz, J. M. Coetzee’nin ardından China Miéville, Jamaica Kincaid ve Mohsin Hamid’i inceliyor. Özellikle çevirmenleri de eserin yaratım sürecine dahil eden ve çevirmenin eseri bir anlamda yeniden yazmasına olanak sağlayan Kazuo Ishiguro, Adam Thirlwell’i analiz ediyor ve Young-hae Chang adlı web-art grubunun çalışmalarına odaklanıyor. Young-Hae Chang Heavy Industries adlı web-art grubunun Uyku Sanatı (The Art of Sleep) adlı çalışmasını 10. İstanbul Bienali’nden anımsayabiliriz. Çevrimiçi ve çevrimdışı Flash animasyon, metni ve özgün müziği birleştiren bu çalışma, Walkowitz’e göre yalnızca görsel bir çalışma ya da metin değil, aksine farklı boyutların birleştiği bir yapıt, hatta çoklu boyutuyla bir roman.

Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın romanları da çeviri doğan romanlar mı…

Walkowitz, Orhan Pamuk’un yazın dünyasına da kısaca değiniyor. Sessiz Ev‘den İstanbul: Hatırlar ve Şehir‘e ve özellikle Kar romanına kadar uzanıyor ve Pamuk’un romanlarının doğrudan çevrilmek üzere kaleme alındığını söylüyor. Bu noktada Elif Şafak’ın tercihen ilkin İngilizce yazmasını da çeviri doğan romanlar kategorisinde inceliyor.

Walkowitz’in bu yaklaşımı, roman türüne ilişkin tanımlamamızı yeniden gözden geçirmemiz için teşvik edici. Özellikle merkezin dışında kalan coğrafyalar, edebi tarihler ve diller için bu çok önemli bir giriş noktası. Metinler, romanlar Walkowitz’in dediği gibi çeviri doğuyorsa eğer, tek bir dille yetinmemek, farklı dillerdeki birçok seçeneği gözden geçirmek yekpâre anlatılara sıkışmanın ötesine geçmek, çeperdeki dilleri anlamak için önemli duruyor. Bu noktada çeviriyi ve hayatı yaşamsal biçimde birleştiren Walter Benjamin’i anmadan geçemeyiz. Benjamin, çeviriden, daha doğrusu çevirilebilirlilik kavramından söz ederken “tekrar” olgusunu öne çıkararak bu olguyu hayata bağlıyor. Hayat ise, içinde eyleyen özne/aktör barındıran yaşamsal bir güçtür. Başka deyişle, sanat eseri böylesi bir tekrardan geçerek aslında özgün olanın içinde konuşlanır ve devinimi sonsuzdur. Dolayısıyla yaşamsaldır ve dolaysız yoldan hayata geçme arzusundadır. Walkowitz’in çeviri doğan romanları, Benjamin’in bu yaşamsal gücünden de epeyce besleniyor belki de.

(564)

Yorum yaz