Home Kültür Sanat Edebiyat Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar
Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar

Çeviri Doğan Romanlar: Dünya Edebiyatında Yeni Tartışmalar

413
0

Metin­ler, roman­lar Walkowitz’in dediği gibi çeviri doğu­yorsa eğer, tek bir dille yetin­me­mek, farklı dil­ler­deki bir­çok seçe­neği göz­den geçir­mek yek­pâre anla­tı­lara sıkış­ma­nın da öte­sine geç­mek için önemli duru­yor.

Deniz Gündoğan İbrişim

Bir dil­den diğe­rine çev­ri­len şiir, öykü ve roman­la­rın, ulu­sal sınır­ları aşıp dünya ede­bi­yatı diye adlan­dır­dı­ğı­mız koz­mo­po­lit ve çok yönlü edebi alış­ve­riş ve iliş­ki­ler ağı­nın önemli par­ça­ları haline gel­dik­leri aşi­kâr. Ame­ri­kalı ede­bi­yat eleş­tir­meni ve kar­şı­laş­tır­malı ede­bi­yat pro­fe­sörü Rebecca Wal­ko­witz, 2015 yılında yaz­dığı Born Trans­la­ted (Çeviri Doğan) adlı kita­bında, dünya ede­bi­ya­tı­nın ilginç bir yönünü tar­tı­şı­yor. Yirmi birinci yüz­yı­lın ulus ötesi edebi iliş­ki­leri ve bu iliş­ki­le­rin dünya paza­rın­daki yerini tar­tı­şır­ken, çev­ri­len kitap­la­rın aslında özgün dilde yazı­lan­lar kadar yerel oldu­ğunu söy­lü­yor ve şöyle diyor:

Çoğu roman basit biçimde bir dil­den öte­kine çev­ril­mez. Aslında en baş­tan çev­ri­nin ken­disi için yazıl­mış roman­lar­dır. Çev­ril­sin­ler diye yazıl­mış­lar­dır. Bil­gi­sa­yar dili için geliş­ti­ri­len ‘diji­tal doğan’ ifa­de­sini ödünç ala­rak ben de günü­müz roman­la­rını ‘çeviri doğan’ eser­ler ola­rak nite­len­di­ri­yo­rum. Çeviri doğan ede­bi­yat için, çevi­ri­nin ken­disi son­ra­dan akla gelen bir düşünce ya da yak­la­şım değil­dir. Çeviri, eser­ler için ikin­cil konumda da değil­dir. Küre­sel­leş­me­nin getir­diği pra­tik­lerle ve koz­mo­po­lit bel­lek­le­rin mün­fe­rit yaşa­nan­ları ilginç biçimde bir araya getir­me­siyle dolay­sız yol­dan İngi­lizce yazı­lan roman­lar gün be gün artı­yor. Bazı roman­lar piya­saya çık­tık­ları an başka bir dile, çoğu kez İngi­liz­ceye çev­ri­li­yor, bazı­la­rıysa çev­ril­meyi bek­li­yor. Her iki durumda da ede­bi­yat, özel­likle tek­no­lo­ji­nin çok yönlü biçim­le­rine, ile­ti­şim araç­la­rına ve bir­den fazla diline uyum sağ­la­ya­rak doğ­ru­dan çevi­ride konuş­la­nı­yor.” (2015, 3)

Aslında Walkowitz’in tar­tış­tığı çeviri ve ede­bi­yat iliş­kisi ulu­sal ede­bi­ya­tın sınır­la­rını aştı­ğı­mızda nasıl bir man­za­rayla kar­şı­laş­tı­ğı­mızı ilginç biçimde açık­lı­yor. Örne­ğin, Nobel Ede­bi­yat Ödülü sahibi Güney Afri­kalı yazar J.M. Coetzee’nin The Child­hood of Jesus, adlı romanı eşza­manlı ola­rak pek çok dilde ve üste­lik ilk kez Hol­lan­daca yayım­lan­mış­tır. Coet­zee romanı İngi­lizce yaz­mış­tır. Ne var ki roma­nın ana karak­ter­leri esa­sen İspan­yolca konu­şu­lan bir coğ­raf­ya­dan gel­dik­leri için İngi­lizce bil­mez­ler. Dahası, İspan­yolca dışında başka bir dil bil­mez­ler. Aslında bura­daki mesele dil ve kül­tür iliş­ki­si­dir. Dilin kül­türle bağ­lan­tı­sı­nın bilinçli ola­rak kopa­rıl­dığı yerde, yaban­cı­laş­ma­nın söy­le­min­den kur­tu­la­ma­yan biri­nin ağzın­dan dökü­len­lerle yara­tı­lan metin­ler, çoklu dil­lere ve çatal­la­nan yol­lara açı­lı­yor. Bununla bir­likte roman­la­rın yazıl­dığı andan iti­ba­ren dola­şıma açık olduğu aslında yeni bir ger­çek değil. Bu anlamda Walkowitz’in pro­je­si­nin neyi amaç­la­dı­ğını sor­gu­la­ya­bi­li­riz. Belki de Wal­ko­witz, çevi­ri­nin ese­rin orga­nik bir par­çası oldu­ğunu vur­gu­la­mak isti­yor. Walkowitz’in çıkış nok­tası, hiye­rar­şik dil yapı­lan­ma­sında bir çat­lak yarat­mak iste­mesi diye düşü­ne­bi­li­riz. Çeviri doğan roman­lar bir anlamda bu hiye­rar­şik tarihi unut­ma­mayı ter­cih ede­rek onu nasıl büke­bi­le­ce­ği­nin yol­la­rını arı­yor.

Wal­ko­witz, J. M. Coetzee’nin ardın­dan China Mié­ville, Jama­ica Kin­caid ve Moh­sin Hamid’i ince­li­yor. Özel­likle çevir­men­leri de ese­rin yara­tım süre­cine dahil eden ve çevir­me­nin eseri bir anlamda yeni­den yaz­ma­sına ola­nak sağ­la­yan Kazuo Ishi­guro, Adam Thirlwell’i ana­liz edi­yor ve Young-hae Chang adlı web-art gru­bu­nun çalış­ma­la­rına odak­la­nı­yor. Young-Hae Chang Heavy Indust­ries adlı web-art gru­bu­nun Uyku Sanatı (The Art of Sleep) adlı çalış­ma­sını 10. İstan­bul Bienali’nden anım­sa­ya­bi­li­riz. Çev­ri­miçi ve çev­rim­dışı Flash ani­mas­yon, metni ve özgün müziği bir­leş­ti­ren bu çalışma, Walkowitz’e göre yal­nızca gör­sel bir çalışma ya da metin değil, aksine farklı boyut­la­rın bir­leş­tiği bir yapıt, hatta çoklu boyu­tuyla bir roman.

Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın roman­ları da çeviri doğan roman­lar mı…

Wal­ko­witz, Orhan Pamuk’un yazın dün­ya­sına da kısaca deği­ni­yor. Ses­siz Ev’den İstan­bul: Hatır­lar ve Şehir’e ve özel­likle Kar roma­nına kadar uza­nı­yor ve Pamuk’un roman­la­rı­nın doğ­ru­dan çev­ril­mek üzere kaleme alın­dı­ğını söy­lü­yor. Bu nok­tada Elif Şafak’ın ter­ci­hen ilkin İngi­lizce yaz­ma­sını da çeviri doğan roman­lar kate­go­ri­sinde ince­li­yor.

Walkowitz’in bu yak­la­şımı, roman türüne iliş­kin tanım­la­ma­mızı yeni­den göz­den geçir­me­miz için teş­vik edici. Özel­likle mer­ke­zin dışında kalan coğ­raf­ya­lar, edebi tarih­ler ve dil­ler için bu çok önemli bir giriş nok­tası. Metin­ler, roman­lar Walkowitz’in dediği gibi çeviri doğu­yorsa eğer, tek bir dille yetin­me­mek, farklı dil­ler­deki bir­çok seçe­neği göz­den geçir­mek yek­pâre anla­tı­lara sıkış­ma­nın öte­sine geç­mek, çeper­deki dil­leri anla­mak için önemli duru­yor. Bu nok­tada çevi­riyi ve hayatı yaşam­sal biçimde bir­leş­ti­ren Wal­ter Benjamin’i anma­dan geçe­me­yiz. Ben­ja­min, çevi­ri­den, daha doğ­rusu çevi­ri­le­bi­lir­li­lik kav­ra­mın­dan söz eder­ken “tek­rar” olgu­sunu öne çıka­ra­rak bu olguyu hayata bağ­lı­yor. Hayat ise, içinde eyle­yen özne/aktör barın­dı­ran yaşam­sal bir güç­tür. Başka deyişle, sanat eseri böy­lesi bir tek­rar­dan geçe­rek aslında özgün ola­nın içinde konuş­la­nır ve devi­nimi son­suz­dur. Dola­yı­sıyla yaşam­sal­dır ve dolay­sız yol­dan hayata geçme arzu­sun­da­dır. Walkowitz’in çeviri doğan roman­ları, Benjamin’in bu yaşam­sal gücün­den de epeyce bes­le­ni­yor belki de.

(413)

Yorumlar