Home Öykü Kısa Öykü D. H. Lawrence • At Tüccarının Kızı
D. H. Lawrence • At Tüccarının Kızı

D. H. Lawrence • At Tüccarının Kızı

49
0

“Eh Mabel, şimdi n’apacaksın bakalım?” diye sordu Joe, aptalca bir uçarılıkla. Kendisi güvendeydi, biliyordu. Mabel’ın cevabını beklemeden döndü, bir parça tütünü ağzında geveleyip dilinin ucuna getirdi ve hızla tükürdü. Başka bir şeye aldırmıyordu, kendisi güvendeydi ya.

Üç erkek kardeş, bir de kız kardeşleri, birbirlerine danışıp konuşma çabası içinde, perişan kahvaltı sofrasında öylece oturup kalmışlardı. O sabah gelen posta ailenin servetine son darbeyi de vurmuştu. Her şey bitmişti artık. Hantal maun mobilyasıyla kasvetli yemek odası sanki işinin bitmesini bekliyor gibiydi.

Görüşme bir işe yaramadı. Masada yayılmış sigara içen ve dalgın dalgın kendi durumlarını gözden geçiren erkeklerin üçünün de üzerinden garip bir yetersizlik akıyordu. Kız yalnızdı. Oldukça kısa boylu, somurtkan, yirmi yedi yaşındaydı. Kardeşleriyle aynı yaşamı paylaşmıyordu. Yüzündeki ifadesizlik, kardeşlerinin deyişiyle “buldog köpeği bakışı” olmasa hoş bile sayılabilirdi.

Dışarıdan birbirine karışmış at nalı sesleri geldi. Üç erkek de iskemlelerine yayılıp seyre daldı. Çayırlığı anayoldan ayıran çobanpüskülü çalılarının ardında, egzersiz için götürülürken, kendi çayırlık alanlarının dışına doğru yekinen bir sürü İngiliz kadanası görülüyordu. Bu son kezdi. Ellerinden gelip geçecek son atlardı bunlar. Genç adamlar eleştirel, dik bakışlarla seyre dalmıştı. Yaşamlarının çöküşü onları korkutmuş, büründükleri felaket duygusu, içlerinde özgürlük duygusuna yer bırakmamıştı.

Ama hoş, boylu boslu erkeklerdi. En büyükleri Joe, otuz üç yaşında; terli, kızarmış suratıyla kocaman ve yakışıklı bir adamdı. Yüzü kırmızıydı. Kara bıyığını kalın parmaklarıyla burardı. Gözleri sığ ve huzursuz bakardı. Şehvetli bir edayla dudaklarının arasından dişlerini göstererek gülerdi. Hali tavrı aptalcaydı. Şimdi atlara, gözlerinde çaresizliğin verdiği bir donuklukla, kösülmüş, uyuşuk bakıyordu.

Cüsseli yük atları sallanarak geçti. Birbirlerine baş kuyruk bağlanmıştı dördü de. Anayoldan ayrılan patikaya kadar dalgalanarak yürüdüler. Koca tırnaklarını yumuşak, kara çamura daldırarak, geniş, yuvarlak kalçalarını debdebeyle sallayarak yürüdüler ve köşeyi dönünce ortaya çıkan patikaya doğru yönlendirildiklerinde de oradaki bir iki basamağı ani bir tırısla çıktılar. Her hareketleri ağır, uyuyan bir gücü, onları boyunduruk altında tutan bir aptallığı gösteriyordu. Baştaki at bakıcısı geri bakıp atları bağlayan ipi çekti. Sürü patikada gözden kaybolup gitti. Sondaki atın sımsıkı ve gergin salınan kuyruğu, uykulu bir hareketle sallanan büyük, ağır kalçasından aşağı dimdik iniyordu.

Joe donuk, umutsuz gözlerle bakıyordu. Atlar ona kendi bedeni gibi gelirdi. Bu kez işi bitmişti işte. Çok şükür ki, kendi yaşında bir kadınla nişanlanmıştı. Bu yüzden de nişanlısının komşu arazilerden birinin kâhyası olan babası ona bir iş bulacaktı. Evlenecek ve dizginlenecekti. Hayatı bitmişti artık. Bundan sonra boyunduruk altında bir hayvan olacaktı.

Uzaklaşan atların nal sesleri kulaklarında, huzursuz, yana döndü. Sonra saçma sapan bir ne yapacağını bilmezlikle, tabaklardaki pastırma artıklarına uzandı, hafif bir ıslık sesiyle onları ocağın kenarına kafasını dayamış yatan köpeğe fırlattı. Köpeğin kırıntıları yutmasını seyretti. Sonra, hayvanın gözlerinin içine bakmasını bekledi. Yüzünde hafif bir sırıtış belirdi. Yüksek, aptalca bir sesle:

“Artık pastırma mastırma bulamayacaksın, değil mi kızım?” dedi.

Köpek hafifçe, kederle kuyruğunu salladı, sonra da kalçalarını indirip kıvrıldı ve yeniden yattı.

Sofrayı yine çaresiz bir sessizlik sardı. Joe sandalyesinde huzursuzca yayıldı. Aile toplantısı dağılmadan gitmek istemiyordu. İkinci erkek kardeş, Fred Henry, dik, sağlam yapılı ve atikti. Atların geçişini daha soğukkanlı bir tavırla izlemişti. O da kardeşi Joe gibi bir hayvan idiyse eğer, denetim altında tutan bir hayvandı, denetim altında tutulan değil. Her çeşit atın efendisiydi. Halinde tavrında da bir üstünlük seziliyordu. Ama hayatın içindeki olayları denetimi altında tutmayı beceremiyordu. Kaba, kahverengi bıyığını yukarı, dudağından daha yukarıya doğru itti ve kayıtsız ve ifadesizce oturan kız kardeşine sinirli sinirli baktı.

“Artık gider Lucy ile oturursun biraz, değil mi?” diye sordu. Kız yanıt vermedi.

“Başka ne yapabilirsin, bilmiyorum,” diye ısrar etti Fred Henry.

“Hizmetçi ol,” diye araya girdi Joe özlü bir biçimde.

Kız kılını kıpırdatmadı.

“Onun yerinde olsaydım, hemşire okuluna giderdim,” dedi Malcolm, en küçükleri. Ailenin bebeğiydi. Yirmi iki yaşında, gamsız bir genç adamdı Malcolm.

Mabel ona aldırmadı. Bunca yıldır hep ya ona talimatlar verdikleri ya da onu dışarıda bırakarak konuştukları için, artık onları duymuyordu bile.

Ocağın üstündeki mermer saat yarım saat geçtiğini haber verdi. Köpek ocağın önündeki halının üzerinden huzursuzca kalktı ve kahvaltı sofrasındaki gruba baktı. Ama onlar hâlâ bir yere varmayan görüşmeyi sürdürüyordu.

“Eh, pekâlâ,” dedi Joe, sanki bir söze yanıtmış gibi. “Ben kalkayım.”

İskemlesini geri itti. Aşağı doğru bir hareketle dizlerini açıp atlar gibi salladı ve ocağa doğru yürüdü. Ama odadan çıkmıyordu; diğerlerinin ne diyeceğini ya da ne yapacağını merak ediyordu. Piposunu doldurup köpeğe doğru bakarak yüksek perdeden yapmacık bir sesle:

“Benne gelyonmu? Benne gelyon ha? Uzağa gidiyoz, gerisini boşver, annıyo musun?” dedi.

Köpek hafifçe kuyruğunu salladı. Adam çenesini ileri uzattı, piposunu elleriyle kapadı ve derin bir nefes çekti, kendinden geçti. Bir yandan da dalgın kahverengi gözlerle aşağı doğru, köpeğe bakıyordu. Köpek ona yaslı, kuşkulu gözlerle bakıyordu. Joe dizleri dışarı doğru dönük, gerçek bir at görünümünde duruyordu.

“Lucy’den mektup aldın mı?” diye sordu Fred Henry kız kardeşine.

“Geçen hafta,” diye yanıtladı renk vermeden.

“Ne diyor?”

Yanıt gelmedi.

“Gidip onda kalmaya davet ediyor mu seni?” diye ısrar etti Fred Henry.

“İstersem gidebileceğimi söylüyor.”

“Öyleyse git bari. Pazartesi gideceğini söyle ona.”

Bu söz sessizlikle karşılandı.

“Öyleyse, öyle yaparsın, değil mi?” dedi Fred Henry kızmaya başlayarak.

Ama Mabel yanıt vermedi. Boşvermişlik ve kızgınlık vardı bu sessizlikte. Malcolm aptal aptal sırıttı.

“Gelecek çarşambaya kadar karar vermen lazım,” dedi Joe yüksek sesle, “ya da kendine kaldırımda bir yer bulursun.”

Genç kadının yüzü karardı ama hiç duymamış gibi oturmaya devam etti.

Amaçsızca pencereden dışarı bakan Malcolm, “İşte, Jack Fergusson geliyor!” diye bağırdı.

“Nerede, hani?” diye yüksek sesle sordu Joe.

“Şimdi geçti.”

“Buraya mı geliyor?”

Malcolm bahçe kapısını görebilmek için boynunu uzattı.

“Evet,” dedi.

Sessizlik oldu. Mabel, masanın başında mahkûm gibi oturmaya devam ediyordu. Mutfaktan bir ıslık sesi duyuldu. Köpek kalkıp sert sert havladı. Joe kapıyı açıp seslendi:

“Gelsene.”

Ardından genç bir adam girdi içeri. Mor, yün bir atkı ve paltoya bürünmüştü. Çıkarmadığı tüvit şapkasını kafasına iyice geçirmişti. Orta boyluydu. Yüzü oldukça uzun ve solgundu. Gözleri yorgun bakıyordu.

“Merhaba Jack! Ne haber Jack!” diye seslendi Malcolm ile Joe. Fred Henry yalnızca, “Jack,” dedi.

“Ne var ne yok?” diye sordu yeni gelen, Fred Henry’e bakarak.

“Değişiklik yok. Çarşambaya kadar çıkmamız lazım. Üşüttün mü?”

“Üşüttüm. Fena kapmışım.”

“Niye oturmuyorsun?”

“Nasıl oturayım! Belki artık ayakta duramaz hale gelirsem bir fırsatım olur oturmaya!” Genç adam kısık sesle konuşuyordu. Hafif bir İskoç aksanı vardı.

“Tam bir nakavt,” dedi Joe gürültüyle, “doktorlar da üşütüp kısık sesle dolaşırsa… Hastalar için pek iyi bir haber değil bu, öyle değil mi?”

Genç doktor başını yavaşça çevirip baktı.

“Senin neyin var?” diye alaylı alaylı sordu.

“Bildiğim kadarıyla bir şeyim yok. Gözlerinden zorun mu var? Yoktur bir şeyim inşallah. Niçin sordun?”

“Hastalarımla bu kadar ilgilendiğine göre belki sen de hastasındır diye düşündüm.”

“Yok canım, böyle ateşli bir doktorun hastası ne oldum ne de inşallah bundan sonra olurum,” diye yanıt verdi Joe.

Tam o anda Mabel sofradan kalktı ve tümü onun varlığını sanki o an fark etti. Mabel tabakları üst üste koymaya başladı. Genç doktor, Mabel’a baktı ama hiçbir şey söylemedi. Selam anlamında da bir şey söylememişti. Mabel elinde tepsiyle odadan çıktı. Yüzü ifadesizdi ve hiçbir değişiklik göstermemişti.

“Ne zaman gidiyorsunuz o halde, hepiniz?” diye sordu doktor.

“Ben on bir kırka yetişiyorum,” diye yanıt verdi Malcolm. Sen at arabasıyla mı gidiyorsun Joe?”

“Evet, at arabasıyla gideceğimi söyledimdi ya!”

“Öyleyse bir an önce yükleyelim eşyaları bari. Hoşça kal Jack, ben gitmeden görüşemezsek,” dedi Malcolm el sıkışarak.

Dışarı çıktı. Ardından da, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış görünen Joe…

“Amma iş yahu!” diye bağırdı doktor, Fred Henry ile yalnız kaldığı zaman. “Çarşambadan önce gidiyorsunuz demek?”

“Mahkeme kararı öyle,” diye yanıtladı öbürü.

“Nereye? Northampton’a mı?”

“Evet.”

“Hay allah!” dedi Fergusson sessiz bir üzüntüyle.

İki erkek arasında sessizlik oldu.

“Her şey hazır mı?”

“Hemen hemen.”

Bir sessizlik daha.

“Seni özleyeceğim Freddy, kardeşim…” dedi genç doktor.

“Ben de seni özleyeceğim Jack,” diye yanıtladı öbürü.

“Hem de nasıl özleyeceğim,” diye düşündü doktor.

Fred Henry yana döndü. Söyleyecek bir şey yoktu. Mabel sofrayı toplamayı bitirmek için içeri girdi.

Siz ne yapacaksınız Miss Pervin?” diye sordu Fergusson. “Kardeşinize mi gideceksiniz?” Doktorun görünüşteki rahat tavırlarını sarsan ve onu hep huzursuz eden dik, tehlikeli bakışlarla baktı ona Mabel.

“Hayır,” dedi.

“Öyleyse, allah aşkına ne yapacaksın peki? Ne yapmaya niyetlisin, söyle o zaman,” diye bağırdı Fred Henry. Bunca ısrarla sorması boşunaydı.

Mabel gözlerini kaçırdı ve çalışmaya devam etti. Beyaz sofra örtüsünü katladı ve öteki, kadife örtüyü örttü.

“Yeryüzündeki en somurtkan karı!” diye söylendi kardeşi.

Mabel hiç etkilenmemişçesine işini bitirdi. Genç doktor bu arada ilgiyle onu izliyordu. Sonra Mabel dışarı çıktı.

Fred Henry kızın ardından bakakaldı. Dudaklarını sımsıkı kenetlemiş, bıkkınlığın verdiği sıkıntıyla yüzünü ekşitirken mavi gözleri düşmanca bir bakışla kilitlenmişti.

“İstersen etlerini cımbızla didikle, ağzından alacağın yanıt budur,” dedi kısık, sert bir ses tonuyla.

Doktor hafifçe gülümsedi.

“Ne yapacak öyleyse?” diye sordu.

“Biliyorsam ne olayım!” diye yanıtladı öbürü.

Bir sessizlik oldu. Derken doktor kıpırdandı.

“Bu akşam görüşeceğiz, değil mi?” diye sordu arkadaşına.

“Evet, nerede? Jessdale’e mi gidiyoruz?”

“Bilmem. Öyle üşütmüşüm ki. En azından Moon and Stars’a gelirim.”

“Lizzy ile May bir gececik bizsiz oluversin diyorsun öyleyse.”

“Öyle – en azından şimdiki gibi olursam.”

“Yine de…”

İki genç adam koridordan geçip arka kapıdan birlikte çıktı. Ev büyüktü ama şimdi hiç hizmetçi kalmamıştı ve perişandı. Arkada, tuğla duvarlarla çevrili bir alan vardı. Onun ardında da ince kırmızı çakıl taşlarıyla kaplı büyük bir meydan. Meydanın her iki yanında da ahırlar. Açıklık olan yanlardaysa eğimli, nemli, karanlık tarlalar uzanıyordu.

Ama ahırlar boştu. Ailenin reisi Joseph Pervin okumuş yazmış bir adam değildi. Ama oldukça büyük bir at tüccarı olmuştu. Ahırlar atla dolu olurdu. Gelen atlar, giden atlar, at satanlar, at alanlar, seyisler derken çiftliğe büyük bir karmaşa hâkim olurdu. O zamanlar mutfak da hizmetçilerle doluydu. Ama son zamanlarda işler bozulmuştu. Yaşlı adam eski servetine kavuşmak için ikinci kez evlenmişti. Şimdiyse ölmüş ve her şey mahvolmuştu. Geride borçtan ve tehditlerden başka bir şey kalmamıştı.

Mabel bu koca evde aylarca hizmetçisiz kalmış, bir işe yaramaz kardeşleri için on yıl evi çekip çevirmişti. Önceleri durumları iyiydi. Her şey ne kadar bayağı ve kaba da olsa, parası olduğu için başı dik ve kendine güvenliydi. Evdeki erkeklerin ağzı bozuk, mutfakta çalışan kadınların ünü kötü olabilirdi, ağabeylerinin gayri meşru çocukları bile olabilirdi ama para olduğu sürece. Mabel kendini yerleşik, gururlu ve ayrıcalıklı hissediyordu.

Eve at tüccarlarından ve kaba birtakım adamlardan başka kimse gelmezdi. Mabel’ın, kız kardeşi gittikten sonra kendi cinsinden hiç tanıdığı kalmamıştı. Ama Mabel aldırmıyordu. Düzenli kiliseye gider, babasına bakardı. On dört yaşındayken ölmüş olan çok sevdiği annesinin anısıyla yaşardı. Babasını da severdi, değişik bir biçimde. Ona güvenir, dayanırdı. Elli dört yaşında tekrar evlenene kadar. Bu olaydan sonra babasına karşı tavır almıştı. Şimdiyse babası ölmüş, hepsini umutsuzca borca gömmüştü.

Yoksulluk günlerinde çok acı çekmişti Mabel. Yine de ailenin her bir ferdine hâkim olan o garip inatçı hayvansı gururu hiçbir şey sarsamamıştı. Artık Mabel’ın sonu gelmişti. Yine de süngüsü düşmemişti. Tıpkı eskisi gibi kendi bildiğini yapıyordu. İçinde bulunduğu durumu çözecek anahtarları hep elinde tutardı. Düşünmeden ama inatla, günbegün ayakta kalmaya bakıyordu. Düşünse ne olacaktı? Sorulara yanıt verse ne olacaktı? Artık bu gelinen noktanın son nokta olduğunu ve hiçbir çıkış yolu olmadığını bilmek yeterliydi. Artık bundan sonra küçük kasabanın anacaddelerinden bir karartı gibi süzülüp geçmesi, gözlerini başkalarının gözlerinden kaçırması gerekmiyordu. Gidip dükkânlarda en ucuz yiyecekleri isteyerek artık daha fazla kendini küçük düşürmesi gerekmiyordu. Bunlar bitmişti. Kimseyi düşünmüyordu, kendisini bile. Mantıksızca ve inatla, kendini gerçekleştirmeye yakınlaşırken; yücelmiş olan annesine yönelerek kendi yücelişine yaklaşırken bir tür coşku içinde görünüyordu.

Öğleden sonra yanına, içine bir kırpma makası, sünger ve bir de küçük fırça attığı küçük bir çanta alıp dışarı çıktı. Gri bir kış günüydü. Çevrede hüzünlü, koyu yeşil tarlalar ve çok da uzak olmayan dökümhanelerden yükselen dumanın kararttığı hava. Şosede kimseden korkmadan, hızla, karanlık adımlarla yürüyüp kasabayı geçti, kilisenin arkasındaki mezarlığa yöneldi.

Orada kendini hep güvende hissederdi, sanki kimse orada onu göremezmiş gibi. Oysaki aslında, mezarlığın duvarının dibinden geçen herkesin bakışlarına açıktı burası. Yine de koskocaman görünen kilisenin gölgesi altında, mezarların arasında, tüm dünyadan korunmuş hissediyordu kendini. Kalın mezarlık duvarının arkasında saklanmış, sanki başka bir ülkede gibiydi.

Mezarın üstündeki çimenleri dikkatle budadı. Teneke haçtaki küçük, pembemsi beyaz krizantemleri düzeltti. Bu bitince, yandaki bir mezardan boş bir çanak aldı, suyla doldurdu ve mezar taşıyla mezarı örten mermeri dikkatle, özenle fırçaladı.

Bunları yapmak onu derinden mutlu ediyordu. Annesinin dünyasıyla ânında bir ilişki kurduğunu hissediyordu. Çok ince ayrıntılar üzerinde bile uğraştı. Parkın içinden geçerken âdeta katıksız bir mutluluk yaşıyordu. Sanki bunları yaparken annesiyle derin, incelikli bir bağ kurmuştu. Çünkü burada, dünyada yaşadığı hayat, ona annesinden devraldığı ölüm dünyasından çok daha az gerçek görünüyordu.

Doktorun evi kilisenin dibindeydi. Maaşlı bir devlet memuru olan Fergusson köylülerin hizmetinde bir köle yaşamı sürüyordu. Şu anda sağlık ocağında, ayakta tedavi görecek hastalara yetişmek için koşuyordu. Mezarlığa hızlıca bir göz attı. Mezar başında görevini yerine getiren kızı gördü. İşine o kadar gömülmüş, başka şeylerden o kadar kopuktu ki, sanki başka bir dünyaya bakıyordu. Bu, doktorun içindeki gizemli bir şeyi harekete geçirdi. Yürüyüşünü yavaşlattı. Büyülenmiş gibi kıza bakıyordu.

Kız gözlerini kaldırdı. Onun baktığını sezmişti. Gözleri buluştu. Her ikisi de tekrar aynı anda birbirlerine baktı. Her ikisi de bir biçimde, öbürünün onu gafil avladığı duygusuna kapılmıştı. Doktor, şapkasını çıkararak selam verdi ve yürümeye devam etti. Kızın mezarlıkta, mezar taşından kaldırıp yavaşça kendi yüzüne çevirdiği, kendisine kocaman meşum gözlerle bakan yüzü, bilincinde bir hayal gibi capcanlı kakılıp kalmıştı. Yüzü gerçekten de meşumdu. Onu büyülemişti âdeta. Sanki güçlü bir ilaç içmiş gibi bütün benliğini saran bir güç vardı gözlerinde. Biraz önce hasta ve bitkin hissediyordu kendini. Şimdi hayat, damarlarına geri dönmüş, her günkü endişeli benliğinden sıyrılmıştı.

Bekleyenlerin ellerindeki şişeleri ucuz ilaçlarla doldurarak sağlık ocağındaki görevlerini olabildiğince çabuk bitirdi. Sonra hep aynı aceleyle, çay vaktinden önce kendi bölgesi içindeki öbür hastaları ziyaret etmek için yeniden yola koyuldu. Her zaman, mümkünse yürümeyi yeğlerdi. Özellikle de kendini iyi hissetmediği zamanlarda. Hareket ona gücünü geri getiriyor gibi gelirdi.

Akşam iniyordu. Gri ve ölü bir kış havasıydı. Yavaşça, nemli, ağır bir soğuk çöküyor ve zihni donduruyordu. Ama zaten düşünmesi ve fark etmesi gerekmiyordu ki. Acele acele tepeyi tırmandı ve kara mıcır yoldan koyu yeşil tarlalara yöneldi. Uzakta, sığ bir çukur gibi görünen kırların ötesinde, küçük kasaba, tüten bir kül yığını gibi öbeklenmişti. Bir tepe, bir kule, alçak, kaba, tükenmiş evlerin oluşturduğu bir öbek görüntüsündeydi. Kasabanın en yakındaki kenarındaysa, çukura doğru bir eğimle inen çayırlıkta Pervinlerin evi, Oldmeadow uzanıyordu. Ahırları ve müştemilat binalarını açık seçik görebiliyordu, çünkü tepenin ona bakan yüzündeydiler. Eh, artık oraya pek sık gitmeyecekti. Bir başka dost adres daha kayboluyordu, bir yer daha yitiyordu. Bu yabancı, çirkin küçük kasabada tek değer verdiği dostlukları kaybediyordu. İşten başka hiçbir şey yoktu hayatında, köle gibi çalışıp durmaktan başka. Madenciler ve demir işçileri arasında, bir evden öbürüne koşup duruyordu. Tüketmişti bu onu, ama bir yandan da onsuz olamıyordu. Çalışan insanların evlerinde bulunmak, onların yaşamlarının can damarında dolaşmak ona canlılık veriyordu. Hisleri kamçılanır ve yatışırdı. Kaba, kendini ifade edemeyen, coşkulu kadınların ve erkeklerin yaşamının yakınına yaklaşıyor, içine giriyordu. Homurdanıyor, bu cehennem deliğinden nefret ettiğini söylüyordu. Ama aslında bunlar onu heyecanlandırıyordu. Kaba, duyguları güçlü olan bu insanlarla ilişkisi sinirleri üzerinde uyarıcı bir etki yapıyordu.

Oldmeadow’un alt kısmında, yeşil, sığ, nemli tarla çukurunda, köşeli, derin bir göl vardı. Önündeki görüntüyü hızla, gözleriyle tarayan doktor, bir karartının tarlanın kapısından çıkıp göle doğru yöneldiğini fark etti. Tekrar baktı. Mabel Pervin olacaktı. Zihni birden canlandı, dikkat kesildi.

Oraya niçin gidiyordu? Yukarı bayırdaki patikada durdu. Tükenmekte olan günün alacakaranlığında hareket etmekte olan küçük karartıyı ancak fark edebiliyordu. Onu öyle bir boşluk içinde görüyordu ki, sanki çevresindekiler gerçek değildi de kendisi zihin gözleriyle görüyor, gaipten haber alıyordu. Yine de dikkatle gözleriyle izlerken onu görüyordu. Sanki gözlerini ondan ayırırsa, bu çirkin, koyu alacakaranlıkta onu tamamen gözden yitirecekti.

Onun en ince hareketini bile izledi. Sanki bilinçle hareket eder gibi değil de kurulmuş gibi, başka yöne bakmıyor, bütün dikkatini tarlanın aşağısına, göle yoğunlaştırıyordu. Kız orada, gölün kenarında bir an durdu. Başını hiç kaldırmadı. Sonra yavaşça suyun içine yürüdü.

Küçük, siyah gölge gölün ortasına doğru yavaşça ve kararlılıkla yürürken hareketsizce bakakaldı. Çok yavaşça, adım adım durgun suyun içine doğru yürüyor, su göğsüne doğru yükseldikçe biraz daha, biraz daha ilerliyordu. Sonra o ölgün akşam karanlığında artık kızı göremez oldu.

“Bak şu işe!” diye bağırdı. “İnanılır gibi değil!”

Hemen bayırı inmeye davrandı. Islak, su içindeki tarlalarda koşarak, çalıları yarıp geçerek aşağıdaki umursamaz kış karanlığının kasvetine daldı. Göle ulaşması birkaç dakika aldı. Gölün kenarında durdu, soluyarak. Hiçbir şey göremiyordu. Gözleri ölü suya nüfuz etmeye başladı. Evet, şu su yüzeyinin altındaki, kızın siyah giysilerinin gölgesiydi galiba.

Yavaşça gölün içine girmeye başladı. Gölün dibi göçen, yumuşak bir killi topraktı. İçine battı. Su ölümüne soğuk, bacaklarını sardı. Hareket edince suyun içindeki soğuk, çürük kilin kokusunu duyuyordu. Ciğerlerini yaktı. Yine de tiksintiyle ama çekinmeden gölde daha derine ilerledi. Soğuk su baldırlarını geçti, kasıklarına, sonra karnına kadar geldi. Bedeninin alt kısmı o iğrenç soğuk maddenin içine batmıştı. Dip o kadar yumuşak ve güvensizdi ki, batarken ağzının suyun altında kalması onu korkutuyordu. Yüzemiyordu ve korkuyordu.

Biraz eğildi. Ellerini suyun içinde açtı ve etrafta dolaştırarak kızı aradı. Ölümüne soğuk su göğsünde dalgalandı. Tekrar davrandı. Biraz daha derine, daha derine doğru gitti, ellerini suyun altında hareket ettirdi. Ve kızın giysisine değdi. Ama elinden kaçtı. Yakalamak için can havliyle büyük bir çaba gösterdi.

Bunları yaparken dengesini yitirdi ve battı. O pis, çamurlu su içinde, korkunç biçimde, nefes alamayarak birkaç dakika deli gibi çabaladı. Sonunda, hiç bitmeyecek gibi gelen bir süre sonra ayağını yere bastı, yeniden doğrulup havaya kavuştu ve etrafına bakındı. Yutkundu ve hâlâ dünya yüzünde olduğunu anladı. Sonra suya baktı. O da yanında belirmişti. Kızın giysisini yakaladı ve onu kendine doğru çekerek karaya doğru yönelmeye çalıştı.

Çok yavaş, çok dikkatli gidiyordu. Tümüyle bu yavaş ilerlemeye odaklanmıştı. Giderek yükseldi, gölden çıkıyordu artık. Su şimdi yalnızca bacaklarına kadar geliyordu. Göl onu artık kendine çekmiyordu. Doktor çok rahatladı. Onu kucağına aldı ve sendeleyerek göl kıyısına çıktı. O ıslak, gri kilin dehşetinden sıyrılmıştı.

Kızı gölün kenarına bıraktı. Bilinci yerinde değildi, her yanından sular sızıyordu. Ağzından su boşalttı, onu kendine getirmek için uğraştı. Kızın yeniden nefes almaya başladığını hissetmesi uzun sürmedi. Doğal olarak nefes almaya başlamıştı. Biraz daha uğraştı. Ellerinin altındaki bedenin canlandığını hissediyordu. Kız yaşama geri dönüyordu. Yüzünü sildi, kendi paltosuna sardı, çevredeki karanlık loş dünyaya bir göz attı, sonra kızı sırtladı ve sendeleyerek gölün kenarından tarlalara doğru yöneldi.

Düşünemeyeceği kadar uzun bir yoldu. Yükü de öyle ağırdı ki, eve hiç varamayacağını sandı. Ama sonunda ahırların önündeki meydana geldi, sonra da evin önündeki meydana. Kapıyı açtı ve eve girdi. Mutfakta kızı ocağın önündeki halının üzerine bıraktı ve seslendi. Ev boştu ama ocak yanıyordu.

Sonra yine kıza yardımcı olmak için eğildi. Düzenli soluyordu. Gözleri, bilinci yerindeymişçesine iyice açıktı ama bakışlarında eksik bir şey vardı. Kendine gelmişti ama çevresini algılayamıyordu.

Doktor üst kata koştu, yatakların birinden birkaç battaniye aldı, ısınsın diye ocağın önüne koydu. Sonra vıcık vıcık, çamur kokan giysilerini çıkardı, onu havluyla kuruladı ve çıplak bedeni battaniyelere sardı. Sonra bir içki bulmak için yemek odasına gitti. Biraz viski buldu. Bir yudum kendi içti, biraz da ona içirdi.

İçki bir anda etkiledi. Kız sanki onu bir süredir görüyor ama varlığının ancak farkına varıyor gibi yüzüne baktı.

“Doktor Fergusson?” dedi.

“Efendim?” diye geldi yanıt.

Doktor üstündeki ceketi çıkarmaya çalışıyordu. Yukarıda kuru giysiler bulurdu belki. Bu ölü, killi suyun kokusuna dayanamıyor, kendi sağlığından da endişeleniyordu.

“Ben ne yaptım?” diye sordu kız.

“Gölün içine yürüdün,” diye yanıtladı doktor. Hastalanmış gibi titremeye başlamıştı. Ona yardımcı olabilecek gibi değildi. Mabel’ın gözleri ona dikili kaldı. Doktor ise zihninin karardığını hissediyor, çaresizce kıza bakmaya devam ediyordu. Doktorun titremesi biraz yatıştı. Yaşam yine döndü doktorun bedenine, kara ve bilinçsiz ama yine güçlü.

“Aklımı mı kaybetmiştim?” diye sordu kız, gözleri hâlâ doktorun üstüne saplanmış dururken.

“Belki de, bir an için,” diye yanıtladı doktor. Kendini sakinleşmiş hissediyordu, çünkü gücü yerine gelmişti. O garip kemirgen gerginlik geçmişti.

“Şimdi aklım yerinde değil mi?” diye sordu kız.

“Yerinde değil mi?” diye düşündü doktor bir an. “Yok,” dedi samimiyetle, “yerinde olduğunu düşünüyorum.” Yüzünü yana çevirdi. Şu anda korkuyordu, çünkü iradesinin zorlandığını hissediyor, belli belirsiz bir biçimde, bu noktada, onun gücünün kendisininkinden üstün olduğunu anlıyordu. Bu sırada kız gözlerini ayırmadan ona bakmaya devam etmişti. “Üstüme giyecek kuru bir şeyler nerede bulabilirim, bana söyleyebilir misin?” diye sordu doktor.

“Göle benim için mi daldın?” diye sordu kız.

“Hayır,” diye yanıtladı doktor, “dalmadım, yürüyerek girdim. Ama tepeüstü kaydım.”

Bir an için sessizlik oldu. Doktor duraksadı. Yukarı çıkıp kuru bir şeyler giymeyi çok istiyordu. Ama içinde bir başka arzu daha vardı. Mabel onu kilitlemiş gibiydi. Kendi iradesi uykuya dalmış ve onu orada kızın önünde öylece bırakmış gibiydi. Ama içinde bir ılıklık hissetti. Üzerindeki giysilerden sular damladığı halde hiç titremiyordu.

“Niye yaptın bunu?” diye sordu Mabel.

“Çünkü böyle saçma bir şey yapmanı istemedim,” dedi doktor.

“Saçma değildi,” dedi kız. Kafasının altında divandaki yastıklardan biriyle yerde yatarken hâlâ gözleri ona dikiliydi. “Yapılacak şey oydu. O sırada doğruyu ben biliyordum.”

“Gidip şu ıslak şeyleri değiştireyim,” dedi doktor. Ama hâlâ, onun yanından ayrılma gücünü hissetmiyordu kendinde, kız ona git demeden. Sanki bedenindeki can onun ellerindeydi ve kendini kurtaramıyordu. Belki de kurtarmak istemiyordu.

Mabel birden doğruldu. Sonra içinde bulunduğu durumun farkına vardı. Sarılı olduğu battaniyelerin, kendi kollarının, bacaklarının farkına vardı. Bir an aklını kaybediyor gibi oldu. Delirmiş gözlerle çevresine bakındı. Bir şey arıyor gibiydi. Doktor korkuyla kalakaldı. Mabel ortalığa dağılmış giysilerini gördü.

“Beni kim soydu?” diye sordu; gözleri büyük, art niyetsiz, Fergus-son’a bakıyordu.

“Ben soydum,” diye yanıtladı doktor, “kendine getirmek için seni.”

Kız birkaç saniye durup yalnızca ona baktı. Dudakları aralıktı.

“Öyleyse beni seviyor musun?” diye sordu.

Fergusson yalnızca öylece durup ona baktı. Büyülenmiş gibiydi. Ruhu eriyordu sanki.

Mabel dizlerinin üstünde ona doğru süründü. Kollarını ona, bacaklarına doladı. Fergusson orada öylece dururken göğüslerini onun dizlerine ve baldırlarına yapıştırmış, ona garip, içgüdüsel bir kararlılıkla tutunarak baldırlarını kendine çekiyor, onu kendi yüzüne, boynuna doğru çekiyordu. Alçakgönüllü gözleri, geçirdiği değişimden çakmak çakmaktı. İlk kez tattığı sahip olma duygusunun zaferi vardı yüzünde.

“Beni seviyorsun,” diye mırıldandı tuhaf bir coşkuyla. İstekle, muzaffer ve güvenli. “Beni seviyorsun. Beni sevdiğini biliyorum, biliyorum.”

İhtirasla öpüyordu Fergusson’un dizlerini, ıslak giysilerinin üzerinden. Dizlerini, bacaklarını, rastgele, sanki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi ihtirasla öpüyordu.

Fergusson başını eğip önünde duran dağınık, ıslak saçlara, vahşi, çıplak, hayvansı omuzlara baktı. Hayret ve dehşet içindeydi ve korkuyordu. Mabel’ı seveceğini hiç düşünmemişti. Mabel’ı sevmeyi hiç istememişti. Onu kurtardığı ve hayata döndürdüğü zaman, bir doktordu, Mabel ise bir hasta. Mabel’a ilişkin hiçbir kişisel düşüncesi olmamıştı. Yok, yok, olanlara bu kişiselliğin karışması ona hiç hoş gelmemişti, sanki mesleki onuru zedelenmiş gibiydi. Onun öyle bacaklarına sarılması çok korkunçtu. Korkunçtu. Tiksindi bundan, şiddetle. Ama yine de –yine de– kaçıp kurtulmak için gücü yoktu.

Mabel, Fergusson’a yine aynı güçlü aşk yalvarışıyla, aynı delip geçici, korkutucu zafer ışığıyla baktı. Yüzünden bir ışık gibi yansıyan narin alevin karşısında Fergusson çaresizdi. Yine de ona âşık olmayı hiç mi hiç düşünmemişti. Hiç böyle bir niyeti olmamıştı. İçinde bir şeyler inatla boyun eğmiyordu.

“Beni seviyorsun,” diye tekrar mırıldandı Mabel. Derin, fısıltılı, melodik sesinden sözlerinin doğruluğundan emin olduğu anlaşılıyordu. “Beni seviyorsun.”

Elleri doktoru aşağı doğru, kendine doğru çekiyordu. Fergusson korkuyordu, hatta biraz da dehşete düşmüştü. Gerçekten de ona âşık olma gibi bir niyeti yoktu çünkü. Ama Mabel’ın elleri onu kendine çekiyordu. Dengesini bulmak için hızla elini uzattı ve Mabel’ın çıplak omzunu tuttu. Mabel’ın yumuşak omuzlarını tutan elini bir alevin kavurduğunu hissetti. Ona âşık olmak gibi bir niyeti yoktu: bütün benliğiyle teslim olmaya karşı direniyordu. Korkunçtu bu. Ama omzuna dokunduğu zamanki his ve yüzündeki o güzel parıltı muhteşemdi. Mabel belki de deliydi? Ona teslim olmaya karşı dehşet içindeydi. Ama içinde bir şeyler de kıvranıyordu.

Fergusson kapıya doğru bakıyordu, Mabel’dan ötelere. Ama eli Mabel’ın omuzundaydı hâlâ. Mabel birden hareketsiz kalmıştı. Fergusson aşağı doğru, Mabel’ın yüzüne baktı. Mabel’ın gözleri şimdi korku ve kuşkudan kocaman olmuştu. Yüzündeki ışık yok oluyor, yerine korkunç bir grilik hâkim oluyordu. Fergusson, Mabel’ın gözlerindeki soruyu görmeye dayanamıyordu, bir de bu sorunun ardındaki ölümü görmeye.

İçinden gelen bir iniltiyle direnmekten vazgeçti ve kalbinin ona teslim olmasına izin verdi. Yüzüne birden yumuşak bir gülümseme yayıldı. Mabel’ın, doktorun yüzünden hiç ayrılmamış olan gözleri yavaşça yaşlarla doldu. Fergusson, Mabel’ın gözlerinden taşan yaşlara baktı. Yavaş yavaş dolan bir çeşme gibiydi. Kendi yüreği de göğsünde yanıyor, eriyip gidiyordu.

Artık, Mabel’a bakmaya dayanamıyordu. Dizleri üzerine çöküp Mabel’ın yüzünü tuttu, kendi boğazına dayadı. Mabel hareketsiz duruyordu. Doktorun kalbi kırılmıştı ve göğsünde bir tür ıstırap içinde yanıyordu. Mabel’ın gözyaşlarının boğazını ıslattığını hissediyordu ama kıpırdayamıyordu.

Fergusson sıcak gözyaşlarının boynunu ıslattığını hissediyordu. Kıpırdamadan duruyor, sonsuzlukta asılı bekliyordu. Mabel’ın yüzünün kendi bedenine temas ediyor olması vazgeçilmez geliyordu ona; artık onu bırakamazdı. Artık kollarıyla sıkı sıkıya kavradığı başını bırakamazdı. Böyle sonsuza dek kalmak isterdi. Ona acı veren yüreğinin ağrısı şimdi ona can veriyordu. Bilmeden, Mabel’ın ıslak, yumuşak, kahverengi saçlarına bakıyordu

Mabel yüzünü ona çevirdiğinde, yüzünde hafif, narin bir kızartı parıldamaya başlamış, gözlerine yine o korkunç mutluluk parlaklığı yerleşmekteydi. Bu, Fergusson’a dehşet veriyordu ama yine de bunu artık görmek istiyordu, çünkü o kuşku ifadesini görmekten daha çok korkuyordu.

“Beni seviyor musun?” dedi Mabel kırık dökük bir sesle.

“Evet.” Bu söz Fergusson’a acılı bir çabaya mal olmuştu. Doğru olmadığından değil, daha çok yeni olduğundan. Bunu söylemek daha yeni parça parça olmuş yüreğini yine yırtıp açmak gibi olmuştu. Bir de bunun doğru olmasını istediği söylenemezdi, şimdi bile.

Mabel yüzünü ona doğru kaldırdı. Fergusson başını eğip onu öptü, ağzından, hafifçe, ebedi bir yemin olan bir öpücükle. Mabel’ı öperken, yüreği yine göğsünde acı içinde büküldü. Onu sevmeyi hiç düşünmemişti. Ama artık her şey geride kalmıştı. Uçurumu atlamış, ona ulaşmıştı. Geride bıraktıkları da büzüşmüş, hiç haline gelmişti.

Öpücükten sonra Mabel’ın gözleri yine yaşlarla doldu. Hareketsiz, ondan uzakta oturmuş, yüzü yana devrilmişti. Ellerini kucağında kavuşturmuştu. Yaşlar çok yavaş dökülüyordu. Tam bir sessizlik vardı. Fergusson da oturmuştu ocağın önündeki halıya, hareketsiz ve sessiz duruyordu. Kırılmış kalbinin acısı onu sarmalamıştı âdeta. Ona âşık olacağı, bunun aşk olduğu, bu şekilde şahmer şahmer yarılacağı… Hem de o! Bir doktor! Bir bilseler, onunla nasıl da alay ederlerdi. Öğrenebilecekleri fikri ona acı verdi.

Bu düşüncenin verdiği tuhaf, çıplak acıyla tekrar Mabel’a baktı. Orada oturmuş, düşünceleri içinde kaybolmuştu. Gözlerinden bir damla yaş düştüğünü gördü ve yüreği ateş içinde yandı. İlk kez omuzlarından birinin örtülü olmadığını, bir kolunun çıplak olduğunu gördü. Küçücük göğüslerinden birini görebiliyordu; belli belirsiz, çünkü odanın içi hemen hemen karanlık olmuştu.

“Niye ağlıyorsun?” diye sordu değişmiş bir sesle.

Mabel başını kaldırıp ona baktı. Gözyaşlarının arkasından, durumunun bilincine varmış olması gözlerine kara bir utanç gölgesi getirmişti.

“Pek ağlamıyorum,” dedi Fergusson’a biraz korkuyla bakarak.

Fergusson elini uzattı ve eli hafifçe Mabel’ın çıplak kolu üzerinde kapandı.

“Seni seviyorum! Seni seviyorum!” dedi yumuşak, çınlayan bir sesle. Bambaşka biriydi.

Mabel geri çekildi. Başını eğdi. Doktorun, kolunu tutan eli onu rahatsız ediyordu. Başını kaldırıp ona baktı.

“Gideyim,” dedi, “gideyim de sana kuru bir şeyler getireyim.”

“Neden?” dedi Fergusson. “Ben böyle iyiyim.”

“Ama gitmek istiyorum,” dedi Mabel. “Üstündekileri değiştirmeni istiyorum.”

Fergusson kızın kolunu bıraktı. Mabel battaniyeye sarındı ve ona korkuyla baktı. Mabel hâlâ yerinden kalkmamıştı.

“Beni öp,” dedi beklentisini yitirmişçesine.

Fergusson öptü ama kısaca ve biraz da kızgın.

Sonra, bir an sonra, Mabel battaniyeye sarılı, huzursuzca kalktı. Fergusson, Mabel’ın yürüyebilmek için, battaniyeden kurtulup bir yandan da sarınmaya çalışmasını kafası karışık izledi. Acımasızca izledi, çünkü biliyordu. Mabel, arkasında battaniye sürüklenerek yürürken ve ayağı ve bembeyaz bacağı gözüne çarpınca, onu battaniyeye ilk sardığı anda olduğu gibi, gözünün önüne getirmeye çalıştı. Ama sonra hatırlamak istemedi, çünkü o zamanlar kendisine bir şey ifade etmiyordu. Doktorun doğası, Mabel’ın kendisi için bir anlamı olmadığı zamanları hatırlamasından tiksinti duyuyordu.

Karanlık evin içinden gelen patırtılı, örtülü ses onu ürküttü. Sonra Mabel’ın sesini duydu: “Elbiseler.” Fergusson ayağa kalktı, merdivenin ayağına gitti ve Mabel’ın aşağı attığı elbiseleri toparladı. Sonra vücudunu ovalayıp giyinmek için ocağın başına geldi. Giyindikten sonra kendi görüntüsüne güldü.

Ateş sönmeye yüz tutmuştu, onun için biraz kömür attı. Ev şimdi, çobanpüskülü ağaçlarının ardından hafifçe parlayan bir sokak lambasından gelen ışık dışında hemen hemen karanlıktı. Ocağın üstündeki rafta bulduğu kibritlerle gaz lambasını yaktı. Sonra kendi elbiselerinin ceplerini boşalttı ve ıslak giysileri bir yığın halinde mutfağa bıraktı. Sonra da Mabel’ın sırılsıklam giysilerini yavaşça toplayıp ayrı bir yığın halinde mutfaktaki bakırların üstüne koydu.

Saat tam altıydı. Saati durmuştu. Muayenehaneye gitmesi gerekiyordu. Bekledi, ama Mabel hâlâ aşağı gelmiyordu. Merdivenin ayağına gidip yukarı seslendi:

“Gitmek zorundayım.”

Hemen o anda Mabel’ın aşağı indiğini duydu. Siyah ipekliden en iyi elbisesini giymişti. Saçı taranmış ama hâlâ ıslaktı. Fergusson’a baktı ve gülümsemekten kendini alamadı.

“Bu giysiler içinde senden hoşlanmadım,” dedi.

“Çok mu kötü görünüyorum?” diye cevapladı Fergusson.

Birbirlerinden utanıyorlardı.

“Sana bir çay yapayım,” dedi Mabel.

“Yok, gitmeliyim.”

“Gitmen şart mı?” Yine ona o kocaman, acılı, kuşkulu gözlerle baktı. Ve Fergusson yine göğsündeki acıdan anladı ki, onu çok seviyordu. Gitti, eğildi ve onu öptü, hafifçe, arzuyla, yüreğindeki acıyla.

“Saçım da öyle kötü kokuyor ki,” diye mırıldandı lafı değiştirerek. “Öyle kötüyüm ki, öyle kötüyüm ki! Yok yok, çok kötüyüm.”

“Saçmalama, saçmalama,” diye bağırdı Fergusson onu yatıştırmaya çalışarak, öpüp kollarıyla sararak. “Seni istiyorum. Seninle evlenmek istiyorum, evleneceğiz, hemen, hemen – yarın mümkünse.”

Ama Mabel yalnızca hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve bağırıyordu:

“Çok kötü hissediyorum. Çok kötü hissediyorum. Sana karşı berbat şeyler yaptım gibi geliyor.”

“Hayır, seni istiyorum, seni istiyorum,” idi Fergusson’un verdiği yanıt, körcesine ve Mabel’ı korkutan o korkunç tonlamayla. Mabel gerçekten korkmuştu, neredeyse, onu ya istemezse diye duyduğu dehşetten bile daha güçlü bir korkuydu bu.

Çeviren: Lâle Akalın        

(49)

Yorum yaz