Home Kültür Sanat Edebiyat Dalgalar’da Ritim ve Yazı
Dalgalar’da Ritim ve Yazı

Dalgalar’da Ritim ve Yazı

104
0

“Somutlaşılamayan Yerde…”

Woolf’un ısrarla günyüzüne çıkarmaya çabaladığı, insanın hükmedemediği zihninde biçimsiz bir his olarak duran, belki de ölümle, boşlukla ilişkisinden gelen tanımsızlıktır. Woolf için bu tanımsızlığı anlatmak, düzyazının sınırında dilin şiirselleştiği yerde mümkün olur.

Selvin Yaltır

Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar romanını bir ritim hissine göre yazdığını söyler: “Benim asıl sıkıntım bir olay örgüsünün değil de bir ritmin içinden yazmam.”1 Woolf’a göre doğal olan dilin anlatı hali değil, bu ritmik, ham halidir. Romanın tamamı, yalnızca dalgalardan değil, doğaya ait diğer birçok devinimden esinle, bu ileri geri tekrar eden, başlangıcı ve sonu olmayan, merkeziyetten yoksun hareketleri, kısacası varoluşun ritmini anlatma çabasına girişir.

Ritmin Çağrısı

Dalgalar’da varoluşun bir ritim olarak duyumsanması, onu çizgisel zamanın çözümleyici mantığından, belli bir istikamete yönelik olmaktan kurtarır. Bunun yerine, zaman, hep sonluluk-sonsuzluk salınımında, bir tamamlanmışlık hissi duyulmadan algılanır. Kişilerin iç zamanlarında belirginleşen bir zamansallık. Zaman nesnel bir belirleyici olmaktan ziyade, özneye geldiği gibi kurulan bir yapılandırıcıdır. Dalgalar’ın yapmaya uğraştığı, bir yandan varoluşu, hafızadaki gelgitleriyle, kapsadığı her şeyle göstermek; öte yandan devamlı cevap verilmesi gereken ritmik bir vuruş içinde özneyi oluş halinde tutan zaman algısıyla varoluşun bütününü bir resim olarak çıkarmanın imkânsızlığında yazmak. Romanın belki de en önemli kişisi Bernard anlamanın, ritmi sezmekten geçtiğini söyler: “Ritim yazıdaki temel şeydir. Şimdi, hiç durmadan, kalemin vuruşunun kıvraklığında yazmaya başlayacağım.” Kalemin vuruşunun kıvraklığında yazmak, yazıyı yazanla yazının kendisi arasındaki temsil bağının kopmaya başladığı bir yazma biçimine tekabül eder. Bir yandan oldukça romantik bir her şeyi anlatma arzusu, öbür taraftan modern bir dilsizlik krizinde kalmışlık. Bu modern kriz, eksikliği aynı anda hem içselleştirip hem de aşmak zorunda hissetmektir. Woolf’un “doğal” diye adlandırdığı ile yazıyı, yani yapıntıyı [artifice] nasıl birleştireceği, o boşluğu nasıl kapatacağı Dalgalar’ın belli başlı sorularındandır.

“Gerçek hikâyeyi, bütün bu sözlerin ait olduğu o biricik hikâyeyi bulduğumda kullanacağım sözlerle sayısız defter doldurdum. Ama henüz o hikâyeyi bulabilmiş değilim. Ve kendime sormaya başlıyorum: Hikâye diye bir şey var mı?”  Woolf, Bernard’ın bu sözlerinin yankısında yazmaya eğiliyor Dalgalar’ı.

“Hikâye diye bir şey var mı?”

Dalgalar, anlamlı ve tutarlı hikâye üretme fikrini, kısmen de olsa reddeder. Onun yerine şiirsel, daha çok sese dair, açıkça işitilmese de izi zihinde dolanan bir sızlamanın yazıda tınlaması sonucu anlatmanın sınırına ulaşır. Romanı belki de bu zorluk düzeyinden okumalıyız; eğilmeyen dili ısrarla eğip bükerek varlıkla sözün sorunlu ilişkisini hep hafızada tutmak, en belirsiz duygulanımları zihnin en ücra köşesinden çıkarılmış bir dil kırıntısıyla anlatmak; böyle yazmak nasıl olur? Dalgalar, varlığı olduğu gibi gösterme arzusu/imkânsızlığı ile dilin, hikâyenin, sözcüklerin yetersizliği arasında kurulan kaçınılmaz ilişkiyi koruyarak yazar. Romanın kesinlik peşindeki kişisi Neville, Bernard için şöyle der: “Bırakalım anlatsın da gördüğümüz her şey bir diziye dönsün.” Hayatı boyunca arkadaşlarının ve kendisinin tecrübelerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak için bunları birer hikâyeye, bir “dizi”ye dönüştürme çabasındaki Bernard da yaşlandığında bu imkânsızlığın içinde bulur kendini: “Gerçek hikâyeyi, bütün bu sözlerin ait olduğu o biricik hikâyeyi bulduğumda kullanacağım sözlerle sayısız defter doldurdum. Ama henüz o hikâyeyi bulabilmiş değilim. Ve kendime sormaya başlıyorum: Hikâye diye bir şey var mı?” Woolf, Bernard’ın bu sözlerinin yankısında yazmaya eğiliyor Dalgalar’ı. Dünyayı hikâyeleştirmeden, zamanı diyalektik bir ilerleme zorunluluğuna dönüştürmeden anlatabilmek, kişilerin gördükleri, sezdikleri, hissettikleri, etkisinde ezildikleri, anladıkları, anlamadıkları, arzuladıkları her şeyi söyleyen bir bilincin inşasına yöneltiyor kitabı. Varoluşun bütününü anlama gayreti, eksik, bitmemiş, yarım ve iyi söylenmemiş olanda belirebiliyor ancak. Anlamaya girişme dahi burada başlıyor; dilin gösterdiğinden kurtulup sakladığında yazarak. Belki de bu yüzden bütün roman kişilerinin tamamlanma, benlik ve kimlik bulma kaygıları hep eksik, kusurlu bir ifadede ortaya çıkıyor. Bütün kişiler belirgin arzu ve yoksunluklarla nitelenmiş olsa da, aradıkları bütünlük duygusu tanımlanamaz; bu, ne olduğunu insanın da bilmediği bir iç boşluğa cevap verme zorunluluğundan kaynaklanır. Bu boşlukla, yani anlatılamaz olanla dilin ilişkisini irdeleyen Woolf, hâlâ hakikat duygusunu kaybetmemiş, hâlâ bir şey arayan ama yazdıkça aradığının imkânsızlığını sezen bir yazardır. Neredeyse bedensel bir kasılmanın yol açtığı ama asla çözümleyici bir teklif sunmayan bir yazıdır onunki. Bütün bunlar Bernard’ın, ölümü karşılamadan önce söylediklerinde belirginleşir:

“Bir şeyi açık seçik nasıl anlatmalı artık? – söz kaybolmadan, ağır ağır bir dönüşüme uğramadan, kıpkısa bir yürüyüş esnasında bile alışkanlığa dönüşmeden – bu sahne dahil.” “Olmayı beceremediğimiz ama yine de unutamadığımız o eksiksiz insanın bedeninin aramızda serilmiş olduğunu gördük bir an.” “Ayrı bedenlere dönüştükçe korkunç acı çektik.”

Bu cümleler aynı zamanda Bernard’ın bütün tahayyülünün nostaljik bir tarafı da olduğuna, hatırlanamayan eski bir durumun iktidarına duyulan bir özleme de atıfta bulunuyor. Böylece roman, her şeyin uçuculuğunda, yine de bir bütünde ısrar ediyor.

Eksiklikle Tamlık Arasında

Dalgalar, kişilerin çocukluktaki özgül tecrübeleriyle açılır. İlk duyum: Bernard bir halka görür; Susan uçuk sarı bir levha, Neville bir küre, Jinny kırmızı bir püskül. Rhoda ve Louis ise duyarak var olur: Rhoda, bir yükselip bir alçalan cik cik sesi duyar; Louis ise ayak vurma sesi – zincirlenmiş bir canavarın ayağı. Bu ilk duyumlar, kişileri tanıdıkça okurun aklında daha da çok yer eder. Dalgalar’ın bir bütünselliği konuşturma arzusu, altı arkadaşın hayatı tecrübe edişlerinin ifadesinde ortaya çıkar. Varlığı ve ona ait insanı aynı anda tek bir ses olarak söylemek isteyen roman, bunun olanağını, ancak bu altı kişinin de seslerini ayrı ayrı söylemekte bulur. Romanın, kişiliğinin üzerinde ayrıntıyla durmadığı Percival karakteri ise, hepsinin hayran olduğu, özlemini duyduğu bir tamlığa, kesinliğe ulaşabilmiş, bu farklı sesleri armonik bir yapıda birleştiren müzikal ton görevi görür. Percival’in kayıtsızlığı onu hayata “doğal olarak” uygun hale getirir. Percival yaşamayı “doğal olarak” bilen tek kişidir. Ötekilerse yaşamayı öğrenmeye çalışır. Kendini ifade etmek, yani temsile çevirmek, hep özlem duyulan eksiksiz benliğin hakikatine ihanet etmektir; onlar da bu gerilimin içinde kendilerini bulmaya çalışır. Percival içinse herhangi bir gerilim yoktur. Onun için yaşamak bir ıstırabın etkisi değildir. Her bir kişi, belki de ses demek daha doğru, kendi hakikatini ararken kendisini tanımlayan izleri de gösterir. Susan, sevgi ve nefretle tanımlar kendini; mutlak bir arzuyu kovalayan, sonraları kendi evcimen kimliğinden tiksinen ve böylelikle ilk defa şüpheye yer açan bir ses. Bernard, sözlerin yönetiminde bir bilincin sesi. Louis Avustralyalı yabancı olarak bir türlü sahiplenemeyen ve ait olamayan, yapay bir otorite arayışının sesi. Neville adaletin kesinliğini arayan, açık, transparan bir varlık arayışındaki ses. Jinny değişkenliğe ayak uyduran bedenin, gördüğünün ötesini söylemeyenin sesi. Rhoda ise, içine atıldığı yaşama cevap vermek zorunda kalır; dünyanın tamamının ağırlığını hisseder, kendi benliğini sürekli muğlaklaştırır; gördüğü, duyduğu, temas ettiği her şeyi bir yük olarak alır, bir karşılaşmanın içinde kendini koruyarak duramaz, yüzü olmayanın sesidir. Bütün bu kişiler, varlığı bütünüyle kavramanın olanaksızlığında, anlayamadıklarını, geçici ve eksik görüneni dillendiriyor, kavramsallaştırılamayanı hiç değilse ses olarak çıkarıyorlar.

Peki tek tek bu sesler yoklanarak bir bütünselliğe ulaşılır mı? Tecrübeyi sözlerde yakalamaya çalışırken hep bir şey kaçırmış olduğunu fark eden Bernard, hayatının sonuna yaklaştığında artık, “olay” diye adlandırabileceğimiz hiçbir şeyin olmadığını söyler: “Yüzler tekrar tekrar beliriyor, yüz üstüne yüz – hayat küremin duvarına bütün güzelliklerini yapıştırıyorlar – Neville, Susan, Louis, Jinny, Rhoda ve niceleri. Ne kadar imkânsız hepsini uygun şekilde düzenlemek; birini öbüründen ayırmak, bütün etkisi vermek – tıpkı müzik gibi.” Woolf’un ısrarla günyüzüne çıkarmaya çabaladığı, insanın hükmedemediği zihninde biçimsiz bir his olarak duran, belki de ölümle, boşlukla ilişkisinden gelen tanımsızlıktır. Woolf için bu tanımsızlığı anlatmak, düzyazının sınırında dilin şiirselleştiği yerde mümkün olur. Yalnızlıktan titrerken korkunç hayatını düşünen Rhoda, birleşmeden ne kadar korktuğundan, “şeyler”le girdiği ilişkide battığını hissettiğinden söz eder. Ama yine de dünyanın aynı zamanda bir tasarım olarak, yaşanacak bir yer olarak görünmesinin kaçınılmazlığının farkına varır: “Her şey muazzam bir sağanak halinde düşüyor, beni de eriterek. Yine de, şu ağacın çetin dalları var; şu, kır evinin çatısının sağlam hattı. Şu kırmızı ve sarıya boyanmış torba gibi kabarcıklar da yüzler.” Kavranması imkânsız bir akış/geçiş hali olarak yaşamayla, içindeki her şeyin bir adı olan, bilindik olanı kapsayan dünya arasındaki bitmez tükenmez gerilim, yazıyı da eksiklikle tamlık arasında kurar.

Derinden gelen sese sadık kalarak yaşa(yama)-mak ancak Rhoda’nın yapabildiği bir şey; yani “şeylerin altındaki felaketi görmek”. Rhoda yaşayamaz, ancak Woolf yazmak zorundadır. Ritmin çağrısına kulak vermeye meyilli olsa da yazıda kalmak zorundadır.

Ritmin Tehlikesi

Maurice Blanchot, Writing of the Disaster’da [Felaketin Yazısı], Höl-derlin’in “Her şey ritimdir” sözünü hatırlatır ve şöyle der: “Ritim, çoğul olanı kaybolmuş birliğinden ayırırken ve kendini bir kurala göre işliyormuş gibi düzenli gösterirken kuralı tehdit eder. Çünkü her zaman kuralı bir tersine çevirmeyle aşar: Belli bir ölçü içinde işliyorken ya da oyun halindeyken, içinde bulunduğu düzen üzerinden ölçülemez. En büyük tehlike, diyalektik olmayla olmama arasında gidip gelen ritmin muammasında yatar. Ritme anlam verebilmek ve duyulara tabi olmayan bu ritmi algılanabilir ve anlamlı kılmak için konuşmamızın gerekmesidir içinde bulunduğumuz gizem; ritmi kutsal addederek kendimizi ondan özgürleştirmiş olmayacağız.”2 Dile eşitlenemeyen ritme kulak vermek yazıyı kaçırmak demek. Ritim bir taraftan içinden hareket ettiği, bir parçası olduğu bütünlüğü vaat ederken, diğer taraftan kendisine kapılan insanı eksiltir, şeyleri anlama dönüştüremediği bir “yer”e sürükler. Bununla beraber ritim, kulak veren için âdeta topraktan, yerden gelir. Bunun çeşitli izdüşümlerini görürüz Dalgalar’da: “Altımdaki yer duygusunun üstüme çöktüğünü hissediyorum; ve köklerimin aşağıya doğru eğildiklerini, ta ki kendilerini merkezdeki bir sertliğin çevresine dolayana kadar.” “Sanki bütün dünya eğilip bükülüyor – yerde ağaçlar, gökte bulutlar.” “Derinden gelen itici bir kuvvetin muazzam gücüyle burada hep beraber oturduk.” Toprak/yer [earth] Woolf’un yaygın olarak kullandığı bir motif. Bu bölümler, ritmin çağrısına doğru yol almanın gerekliliğini hatırlatır. Ezilerek yaşamak, derinden gelen sese sadık kalarak yaşa(yama)mak ancak Rhoda’nın yapabildiği bir şey; yani “şeylerin altındaki felaketi görmek”. Rhoda yaşayamaz, ancak Woolf yazmak zorundadır. Ritmin çağrısına kulak vermeye meyilli olsa da yazıda kalmak zorundadır. Hayatı da bu mücadelenin içinde geçip “en büyük tehlike” ânında son bulur.

1 Virginia Woolf, The Waves, Wordsworth Classics, 2000. (Yazıdaki alıntılar bu edisyonu takip etmektedir. Çeviriler bana ait.)

2 Maurice Blanchot, Writing of the Disaster, University of Nebraska Press, 1995, s. 113.

*Yukarıdaki fotoğraf: Man Ray

(104)

Yorum yaz