Home Kültür Sanat Edebiyat Dalgalar’da Ritim ve Yazı
Dalgalar’da Ritim ve Yazı

Dalgalar’da Ritim ve Yazı

57
0

“Somutlaşılamayan Yerde...”

Woolf’un ısrarla gün­yü­züne çıkar­maya çaba­la­dığı, insa­nın hük­me­de­me­diği zih­ninde biçim­siz bir his ola­rak duran, belki de ölümle, boş­lukla iliş­ki­sin­den gelen tanım­sız­lık­tır. Woolf için bu tanım­sız­lığı anlat­mak, düz­ya­zı­nın sını­rında dilin şiir­sel­leş­tiği yerde müm­kün olur.

Selvin Yaltır

Vir­gi­nia Woolf, 1931’de yayım­la­dığı Dal­ga­lar roma­nını bir ritim his­sine göre yaz­dı­ğını söy­ler: “Benim asıl sıkın­tım bir olay örgü­sü­nün değil de bir rit­min için­den yaz­mam.”1 Woolf’a göre doğal olan dilin anlatı hali değil, bu rit­mik, ham hali­dir. Roma­nın tamamı, yal­nızca dal­ga­lar­dan değil, doğaya ait diğer bir­çok devi­nim­den esinle, bu ileri geri tek­rar eden, baş­lan­gıcı ve sonu olma­yan, mer­ke­zi­yet­ten yok­sun hare­ket­leri, kısa­cası varo­lu­şun rit­mini anlatma çaba­sına giri­şir.

Rit­min Çağ­rısı

Dal­ga­lar’da varo­lu­şun bir ritim ola­rak duyum­san­ması, onu çiz­gi­sel zama­nın çözüm­le­yici man­tı­ğın­dan, belli bir isti­ka­mete yöne­lik olmak­tan kur­ta­rır. Bunun yerine, zaman, hep son­lu­luk-son­suz­luk salı­nı­mında, bir tamam­lan­mış­lık hissi duyul­ma­dan algı­la­nır. Kişi­le­rin iç zaman­la­rında belir­gin­le­şen bir zaman­sal­lık. Zaman nes­nel bir belir­le­yici olmak­tan ziyade, özneye gel­diği gibi kuru­lan bir yapı­lan­dı­rı­cı­dır. Dal­ga­lar’ın yap­maya uğraş­tığı, bir yan­dan varo­luşu, hafı­za­daki gel­git­le­riyle, kap­sa­dığı her şeyle gös­ter­mek; öte yan­dan devamlı cevap veril­mesi gere­ken rit­mik bir vuruş içinde özneyi oluş halinde tutan zaman algı­sıyla varo­lu­şun bütü­nünü bir resim ola­rak çıkar­ma­nın imkân­sız­lı­ğında yaz­mak. Roma­nın belki de en önemli kişisi Ber­nard anla­ma­nın, ritmi sez­mek­ten geç­ti­ğini söy­ler: “Ritim yazı­daki temel şey­dir. Şimdi, hiç dur­ma­dan, kale­min vuru­şu­nun kıv­rak­lı­ğında yaz­maya baş­la­ya­ca­ğım.” Kale­min vuru­şu­nun kıv­rak­lı­ğında yaz­mak, yazıyı yazanla yazı­nın ken­disi ara­sın­daki tem­sil bağı­nın kop­maya baş­la­dığı bir yazma biçi­mine teka­bül eder. Bir yan­dan oldukça roman­tik bir her şeyi anlatma arzusu, öbür taraf­tan modern bir dil­siz­lik kri­zinde kal­mış­lık. Bu modern kriz, eksik­liği aynı anda hem içsel­leş­ti­rip hem de aşmak zorunda his­set­mek­tir. Woolf’un “doğal” diye adlan­dır­dığı ile yazıyı, yani yapın­tıyı [arti­fice] nasıl bir­leş­ti­re­ceği, o boş­luğu nasıl kapa­ta­cağı Dal­ga­lar’ın belli başlı soru­la­rın­dan­dır.

Ger­çek hikâ­yeyi, bütün bu söz­le­rin ait olduğu o biri­cik hikâ­yeyi bul­du­ğumda kul­la­na­ca­ğım söz­lerle sayı­sız def­ter dol­dur­dum. Ama henüz o hikâ­yeyi bula­bil­miş deği­lim. Ve ken­dime sor­maya baş­lı­yo­rum: Hikâye diye bir şey var mı?”  Woolf, Bernard’ın bu söz­le­ri­nin yan­kı­sında yaz­maya eği­li­yor Dalgalar’ı.

Hikâye diye bir şey var mı?”

Dal­ga­lar, anlamlı ve tutarlı hikâye üretme fik­rini, kıs­men de olsa red­de­der. Onun yerine şiir­sel, daha çok sese dair, açıkça işi­til­mese de izi zihinde dola­nan bir sız­la­ma­nın yazıda tın­la­ması sonucu anlat­ma­nın sını­rına ula­şır. Romanı belki de bu zor­luk düze­yin­den oku­ma­lı­yız; eğil­me­yen dili ısrarla eğip büke­rek var­lıkla sözün sorunlu iliş­ki­sini hep hafı­zada tut­mak, en belir­siz duy­gu­la­nım­ları zih­nin en ücra köşe­sin­den çıka­rıl­mış bir dil kırın­tı­sıyla anlat­mak; böyle yaz­mak nasıl olur? Dal­ga­lar, var­lığı olduğu gibi gös­terme arzusu/imkânsızlığı ile dilin, hikâ­ye­nin, söz­cük­le­rin yeter­siz­liği ara­sında kuru­lan kaçı­nıl­maz iliş­kiyi koru­ya­rak yazar. Roma­nın kesin­lik peşin­deki kişisi Neville, Ber­nard için şöyle der: “Bıra­ka­lım anlat­sın da gör­dü­ğü­müz her şey bir diziye dön­sün.” Hayatı boyunca arka­daş­la­rı­nın ve ken­di­si­nin tec­rü­be­le­rini ve bir­bir­le­riyle olan iliş­ki­le­rini anla­mak için bun­ları birer hikâ­yeye, bir “dizi”ye dönüş­türme çaba­sın­daki Ber­nard da yaş­lan­dı­ğında bu imkân­sız­lı­ğın içinde bulur ken­dini: “Ger­çek hikâ­yeyi, bütün bu söz­le­rin ait olduğu o biri­cik hikâ­yeyi bul­du­ğumda kul­la­na­ca­ğım söz­lerle sayı­sız def­ter dol­dur­dum. Ama henüz o hikâ­yeyi bula­bil­miş deği­lim. Ve ken­dime sor­maya baş­lı­yo­rum: Hikâye diye bir şey var mı?” Woolf, Bernard’ın bu söz­le­ri­nin yan­kı­sında yaz­maya eği­li­yor Dal­ga­lar’ı. Dün­yayı hikâ­ye­leş­tir­me­den, zamanı diya­lek­tik bir iler­leme zorun­lu­lu­ğuna dönüş­tür­me­den anla­ta­bil­mek, kişi­le­rin gör­dük­leri, sez­dik­leri, his­set­tik­leri, etki­sinde ezil­dik­leri, anla­dık­ları, anla­ma­dık­ları, arzu­la­dık­ları her şeyi söy­le­yen bir bilin­cin inşa­sına yönel­ti­yor kitabı. Varo­lu­şun bütü­nünü anlama gay­reti, eksik, bit­me­miş, yarım ve iyi söy­len­me­miş olanda beli­re­bi­li­yor ancak. Anla­maya girişme dahi burada baş­lı­yor; dilin gös­ter­di­ğin­den kur­tu­lup sak­la­dı­ğında yaza­rak. Belki de bu yüz­den bütün roman kişi­le­ri­nin tamam­lanma, ben­lik ve kim­lik bulma kay­gı­ları hep eksik, kusurlu bir ifa­dede ortaya çıkı­yor. Bütün kişi­ler belir­gin arzu ve yok­sun­luk­larla nite­len­miş olsa da, ara­dık­ları bütün­lük duy­gusu tanım­la­na­maz; bu, ne oldu­ğunu insa­nın da bil­me­diği bir iç boş­luğa cevap verme zorun­lu­lu­ğun­dan kay­nak­la­nır. Bu boş­lukla, yani anla­tı­la­maz olanla dilin iliş­ki­sini irde­le­yen Woolf, hâlâ haki­kat duy­gu­sunu kay­bet­me­miş, hâlâ bir şey ara­yan ama yaz­dıkça ara­dı­ğı­nın imkân­sız­lı­ğını sezen bir yazar­dır. Nere­deyse beden­sel bir kasıl­ma­nın yol açtığı ama asla çözüm­le­yici bir tek­lif sun­ma­yan bir yazı­dır onunki. Bütün bun­lar Bernard’ın, ölümü kar­şı­la­ma­dan önce söy­le­dik­le­rinde belir­gin­le­şir:

Bir şeyi açık seçik nasıl anlat­malı artık? – söz kay­bol­ma­dan, ağır ağır bir dönü­şüme uğra­ma­dan, kıp­kısa bir yürü­yüş esna­sında bile alış­kan­lığa dönüş­me­den – bu sahne dahil.” “Olmayı bece­re­me­di­ği­miz ama yine de unu­ta­ma­dı­ğı­mız o eksik­siz insa­nın bede­ni­nin ara­mızda seril­miş oldu­ğunu gör­dük bir an.” “Ayrı beden­lere dönüş­tükçe kor­kunç acı çek­tik.”

Bu cüm­le­ler aynı zamanda Bernard’ın bütün tahay­yü­lü­nün nos­tal­jik bir tarafı da oldu­ğuna, hatır­la­na­ma­yan eski bir duru­mun ikti­da­rına duyu­lan bir özleme de atıfta bulu­nu­yor. Böy­lece roman, her şeyin uçu­cu­lu­ğunda, yine de bir bütünde ısrar edi­yor.

Eksik­likle Tam­lık Ara­sında

Dal­ga­lar, kişi­le­rin çocuk­luk­taki özgül tec­rü­be­le­riyle açı­lır. İlk duyum: Ber­nard bir halka görür; Susan uçuk sarı bir levha, Neville bir küre, Jinny kır­mızı bir püs­kül. Rhoda ve Louis ise duya­rak var olur: Rhoda, bir yük­se­lip bir alça­lan cik cik sesi duyar; Louis ise ayak vurma sesi – zin­cir­len­miş bir cana­va­rın ayağı. Bu ilk duyum­lar, kişi­leri tanı­dıkça oku­run aklında daha da çok yer eder. Dal­ga­lar’ın bir bütün­sel­liği konuş­turma arzusu, altı arka­da­şın hayatı tec­rübe ediş­le­ri­nin ifa­de­sinde ortaya çıkar. Var­lığı ve ona ait insanı aynı anda tek bir ses ola­rak söy­le­mek iste­yen roman, bunun ola­na­ğını, ancak bu altı kişi­nin de ses­le­rini ayrı ayrı söy­le­mekte bulur. Roma­nın, kişi­li­ği­nin üze­rinde ayrın­tıyla dur­ma­dığı Per­ci­val karak­teri ise, hep­si­nin hay­ran olduğu, özle­mini duy­duğu bir tam­lığa, kesin­liğe ula­şa­bil­miş, bu farklı ses­leri armo­nik bir yapıda bir­leş­ti­ren müzi­kal ton görevi görür. Percival’in kayıt­sız­lığı onu hayata “doğal ola­rak” uygun hale geti­rir. Per­ci­val yaşa­mayı “doğal ola­rak” bilen tek kişi­dir. Öte­ki­lerse yaşa­mayı öğren­meye çalı­şır. Ken­dini ifade etmek, yani tem­sile çevir­mek, hep özlem duyu­lan eksik­siz ben­li­ğin haki­ka­tine iha­net etmek­tir; onlar da bu geri­li­min içinde ken­di­le­rini bul­maya çalı­şır. Per­ci­val içinse her­hangi bir geri­lim yok­tur. Onun için yaşa­mak bir ıstı­ra­bın etkisi değil­dir. Her bir kişi, belki de ses demek daha doğru, kendi haki­ka­tini arar­ken ken­di­sini tanım­la­yan izleri de gös­te­rir. Susan, sevgi ve nef­retle tanım­lar ken­dini; mut­lak bir arzuyu kova­la­yan, son­ra­ları kendi evci­men kim­li­ğin­den tik­si­nen ve böy­le­likle ilk defa şüp­heye yer açan bir ses. Ber­nard, söz­le­rin yöne­ti­minde bir bilin­cin sesi. Louis Avust­ral­yalı yabancı ola­rak bir türlü sahip­le­ne­me­yen ve ait ola­ma­yan, yapay bir oto­rite ara­yı­şı­nın sesi. Neville ada­le­tin kesin­li­ğini ara­yan, açık, trans­pa­ran bir var­lık ara­yı­şın­daki ses. Jinny değiş­ken­liğe ayak uydu­ran bede­nin, gör­dü­ğü­nün öte­sini söy­le­me­ye­nin sesi. Rhoda ise, içine atıl­dığı yaşama cevap ver­mek zorunda kalır; dün­ya­nın tama­mı­nın ağır­lı­ğını his­se­der, kendi ben­li­ğini sürekli muğ­lak­laş­tı­rır; gör­düğü, duy­duğu, temas ettiği her şeyi bir yük ola­rak alır, bir kar­şı­laş­ma­nın içinde ken­dini koru­ya­rak dura­maz, yüzü olma­ya­nın sesi­dir. Bütün bu kişi­ler, var­lığı bütü­nüyle kav­ra­ma­nın ola­nak­sız­lı­ğında, anla­ya­ma­dık­la­rını, geçici ve eksik görü­neni dil­len­di­ri­yor, kav­ram­sal­laş­tı­rı­la­ma­yanı hiç değilse ses ola­rak çıka­rı­yor­lar.

Peki tek tek bu ses­ler yok­la­na­rak bir bütün­sel­liğe ula­şı­lır mı? Tec­rü­beyi söz­lerde yaka­la­maya çalı­şır­ken hep bir şey kaçır­mış oldu­ğunu fark eden Ber­nard, haya­tı­nın sonuna yak­laş­tı­ğında artık, “olay” diye adlan­dı­ra­bi­le­ce­ği­miz hiç­bir şeyin olma­dı­ğını söy­ler: “Yüz­ler tek­rar tek­rar beli­ri­yor, yüz üstüne yüz – hayat küre­min duva­rına bütün güzel­lik­le­rini yapış­tı­rı­yor­lar – Neville, Susan, Louis, Jinny, Rhoda ve nice­leri. Ne kadar imkân­sız hep­sini uygun şekilde düzen­le­mek; birini öbü­rün­den ayır­mak, bütün etkisi ver­mek – tıpkı müzik gibi.” Woolf’un ısrarla gün­yü­züne çıkar­maya çaba­la­dığı, insa­nın hük­me­de­me­diği zih­ninde biçim­siz bir his ola­rak duran, belki de ölümle, boş­lukla iliş­ki­sin­den gelen tanım­sız­lık­tır. Woolf için bu tanım­sız­lığı anlat­mak, düz­ya­zı­nın sını­rında dilin şiir­sel­leş­tiği yerde müm­kün olur. Yal­nız­lık­tan tit­rer­ken kor­kunç haya­tını düşü­nen Rhoda, bir­leş­me­den ne kadar kork­tu­ğun­dan, “şeyler”le gir­diği iliş­kide bat­tı­ğını his­set­ti­ğin­den söz eder. Ama yine de dün­ya­nın aynı zamanda bir tasa­rım ola­rak, yaşa­na­cak bir yer ola­rak görün­me­si­nin kaçı­nıl­maz­lı­ğı­nın far­kına varır: “Her şey muaz­zam bir sağa­nak halinde düşü­yor, beni de eri­te­rek. Yine de, şu ağa­cın çetin dal­ları var; şu, kır evi­nin çatı­sı­nın sağ­lam hattı. Şu kır­mızı ve sarıya boyan­mış torba gibi kabar­cık­lar da yüz­ler.” Kav­ran­ması imkân­sız bir akış/geçiş hali ola­rak yaşa­mayla, için­deki her şeyin bir adı olan, bilin­dik olanı kap­sa­yan dünya ara­sın­daki bit­mez tüken­mez geri­lim, yazıyı da eksik­likle tam­lık ara­sında kurar.

Derin­den gelen sese sadık kala­rak yaşa(yama)-mak ancak Rhoda’nın yapa­bil­diği bir şey; yani “şey­le­rin altın­daki fela­keti gör­mek”. Rhoda yaşa­ya­maz, ancak Woolf yaz­mak zorun­da­dır. Rit­min çağ­rı­sına kulak ver­meye meyilli olsa da yazıda kal­mak zorun­da­dır.

Rit­min Teh­li­kesi

Maurice Blanc­hot, Wri­ting of the Disas­ter’da [Fela­ke­tin Yazısı], Höl-derlin’in “Her şey ritim­dir” sözünü hatır­la­tır ve şöyle der: “Ritim, çoğul olanı kay­bol­muş bir­li­ğin­den ayı­rır­ken ve ken­dini bir kurala göre işli­yor­muş gibi düzenli gös­te­rir­ken kuralı teh­dit eder. Çünkü her zaman kuralı bir ter­sine çevir­meyle aşar: Belli bir ölçü içinde işli­yor­ken ya da oyun halin­dey­ken, içinde bulun­duğu düzen üze­rin­den ölçü­le­mez. En büyük teh­like, diya­lek­tik olmayla olmama ara­sında gidip gelen rit­min muam­ma­sında yatar. Ritme anlam vere­bil­mek ve duyu­lara tabi olma­yan bu ritmi algı­la­na­bi­lir ve anlamlı kıl­mak için konuş­ma­mı­zın gerek­me­si­dir içinde bulun­du­ğu­muz gizem; ritmi kut­sal adde­de­rek ken­di­mizi ondan özgür­leş­tir­miş olma­ya­ca­ğız.”2 Dile eşit­le­ne­me­yen ritme kulak ver­mek yazıyı kaçır­mak demek. Ritim bir taraf­tan için­den hare­ket ettiği, bir par­çası olduğu bütün­lüğü vaat eder­ken, diğer taraf­tan ken­di­sine kapı­lan insanı eksil­tir, şey­leri anlama dönüş­tü­re­me­diği bir “yer”e sürük­ler. Bununla bera­ber ritim, kulak veren için âdeta top­rak­tan, yer­den gelir. Bunun çeşitli izdü­şüm­le­rini görü­rüz Dal­ga­lar’da: “Altım­daki yer duy­gu­su­nun üstüme çök­tü­ğünü his­se­di­yo­rum; ve kök­le­ri­min aşa­ğıya doğru eğil­dik­le­rini, ta ki ken­di­le­rini mer­kez­deki bir sert­li­ğin çev­re­sine dola­yana kadar.” “Sanki bütün dünya eği­lip bükü­lü­yor – yerde ağaç­lar, gökte bulut­lar.” “Derin­den gelen itici bir kuv­ve­tin muaz­zam gücüyle burada hep bera­ber otur­duk.” Toprak/yer [earth] Woolf’un yay­gın ola­rak kul­lan­dığı bir motif. Bu bölüm­ler, rit­min çağ­rı­sına doğru yol alma­nın gerek­li­li­ğini hatır­la­tır. Ezi­le­rek yaşa­mak, derin­den gelen sese sadık kala­rak yaşa(yama)mak ancak Rhoda’nın yapa­bil­diği bir şey; yani “şey­le­rin altın­daki fela­keti gör­mek”. Rhoda yaşa­ya­maz, ancak Woolf yaz­mak zorun­da­dır. Rit­min çağ­rı­sına kulak ver­meye meyilli olsa da yazıda kal­mak zorun­da­dır. Hayatı da bu müca­de­le­nin içinde geçip “en büyük teh­like” ânında son bulur.

1 Vir­gi­nia Woolf, The Waves, Word­s­worth Clas­sics, 2000. (Yazı­daki alın­tı­lar bu edis­yonu takip etmek­te­dir. Çevi­ri­ler bana ait.)

2 Maurice Blanc­hot, Wri­ting of the Disas­ter, Uni­ver­sity of Neb­raska Press, 1995, s. 113.

*Yuka­rı­daki fotoğ­raf: Man Ray

(57)

Yorumlar