Home Öykü Deniz Faruk Zeren • Kokarca
Deniz Faruk Zeren • Kokarca

Deniz Faruk Zeren • Kokarca

125
0

Adam koku­yordu!

Geniş, yük­sek, yay­van bir kaya­nın üze­rinde otur­muş, yüzünü güneşte yaka­rak, yıka­ya­rak koku­yordu. Gün­ler­dir, belki de aylar­dır yıkan­ma­mıştı. Yıka­na­ma­mıştı. Buram buram, geniş geniş, kalın kalın, kat kat ter koku­yordu. Kes­kindi teri­nin kokusu. Yakı­cıydı. Göm­le­ği­nin yaka­sında, kol­tuk alt­la­rında kuru­muş teri­nin beyaz beyaz, halka halka yayıl­mış tuzu koku­yordu. Üze­rine yapış­mış kir­ler­den elbi­se­le­ri­nin rengi değiş­mişti. Kalıp gibi, tahta gibi kas­katı kesil­mişti üze­rinde elbi­se­leri. Siyahla kah­ve­ren­giyi karış­tır, bir de yüzü­nün yanan kır­mı­zı­la­rını ekle, işte ada­mın rengi buna ben­zi­yordu. Ter koku­yordu adam. Daha geçen gün ancak, ley­lak kokulu bir parça sabunla elle­rini yıka­ya­bil­miş, sabunu sura­tına süre­rek tıraş olmuştu da, sabun koku­yordu adam. Körel­miş tıraş bıça­ğı­nın kes­tiği yer­leri yeşile dön­müştü. Eski bir limon kolon­yası ada­mın yeşil kesik­leri. Ta içle­rin­den, en derin­le­rin­den, çama­şır­la­rı­nın epri­miş, tel tel ipe dön­müş yer­le­rin­den, kol­la­rı­nın, bacak­la­rı­nın kıv­rım­la­rın­dan, unu­tul­maya yüz tut­muş bir seviş­me­nin iç gıcık­la­yıcı kokusu geli­yordu. Ama bu kokuyu yal­nız ken­disi duya­bi­lirdi.

Top­rak koku­yordu adam. Top­ra­ğın yedi kat dibi koku­yordu. Sere serpe uza­nıp yeşil otlar üze­rine uyurdu da, kır koku­yordu adam. Ot koku­yordu. Bok koku­yordu. Çiş koku­yordu. Taş koku­yordu. Taze sür­müş bir çiçeği kok­la­mıştı da daha geçende, yap­rak koku­yordu. Tohum koku­yordu. Göm­le­ği­nin içle­rine düşüp, koy­nunda ezi­lip kal­mış ölü tır­tıl koku­yordu. Bir çukurda ateş yakıp önünde bağ­daş kurup otur­muştu da ateş koku­yordu, duman koku­yordu, çam koku­yordu, meşe koku­yordu. Eski­den beri ateşte ne pişir­miş yemişse onu koku­yordu adam. Sol kulağı rahat­sızdı ada­mın. Sarı sarı, ılık akın­tı­ları süzü­lürdü arada bir kulak meme­sin­den. Kula­ğında kuru­yup kal­mış akın­tı­ları koku­yordu. Ağzı­nın içinde, ta en geri­le­rinde, çürü­müş, etine karış­mış bir dişi vardı ada­mın. Çürü­müş diş koku­yordu. İçine dolan her şey koku­yordu. Açtı adam. İlik­le­rine kadar açtı. Gün­ler­dir açtı. Belki haf­ta­lar­dır doy­ma­mıştı. Karnı sır­tın­daydı. Açlık koku­yordu adam. Ağzı­nın içi, ağzı­nın en derin­leri, ta küçük dili, bıyık­la­rı­nın tel­leri açlık koku­yordu. Yavan, kas­katı, sade açlık. Makine yağı koku­yordu adam. Saç­la­rı­nın ta en dip­le­rin­den geli­yordu bu koku. İşçiydi. Tır­nak­la­rı­nın altın­dan, elle­ri­nin üze­rin­deki çat­lak­la­rın, avuç­la­rı­nın için­deki nasır­la­rın altın­dan geli­yordu bu koku. Mat­ba­alarda sabah­la­mıştı bir zaman. Kâğıt koku­yordu adam. Mürek­kep koku­yordu. Çay koku­yordu. Sigara koku­yordu. Rakı da içmişti mut­laka dost­la­rı­nın ara­sında. Rakı koku­yordu adam. Balık koku­yordu. Türkü de söy­le­mişti mut­laka. Gül­müştü de. Ağla­mıştı da. Bun­lar da koku­yordu elbette. Türkü koku­yordu adam. Ağzında tadı kal­mış usul bir öpü­cük koku­yordu. Kafa­sı­nın içi gün­lük güneş­likti. Göz­leri pas par­laktı. Hayal­lerle doluydu kafa­sı­nın içi. Mut­laka ger­çek­lerle de. Hapis­lik de yat­mıştı bir zaman, kaçak da gezinmişti.Duvar koku­yordu adam.

Demir koku­yordu. Güneş koku­yordu ada­mın kafa­sı­nın içi. Işık koku­yordu. Geniş, serin kır­lar kadar hayal koku­yordu. Has­ret de koku­yordu elbette. Umut da. Mut­laka döşünde eski bir kur­şun yarası da vardı. Barut da koku­yordu adam. Kan da. Kabuk tut­muş bir yara nasıl kokarsa öyle. Elbette keme­ri­nin altında Fran­sız Onlusu da koku­yordu. Şiir koku­yordu adam. Dos­doğru şiir koku­yordu, ezbe­rin­de­ki­ler kadar az, yazıl­mış­lar kadar çok. Dize dize, imge imge şiir koku­yordu adam. Şiir gibi koku­yordu. Geniş, yük­sek bir kaya­nın üze­rine otur­muş, yüzünü güneşte yıka­ya­rak, yaka­rak koku­yordu adam. İnsan koku­yordu.

(125)

Yorumlar