Home Öykü Kısa Öykü Derya Sönmez • Ankara'da Denize Karşı
Derya Sönmez • Ankara'da Denize Karşı

Derya Sönmez • Ankara'da Denize Karşı

226
0

En çok boz­kı­rın orta­sın­daki denizi seve­rim. Koca­man yap­raklı ağaç­la­rın göl­ge­sinde at kes­ta­ne­le­ri­nin üstüne basa­rak yokuş aşağı bir­den kar­şıma çıka­cak gibi olanı. Hayda, derim. Şimdi dur­duk yerde nere­den çıktı bu deniz. Denizi gören, kıyı­sında otu­rup içmeye bir bar­dak çay, çayı bulsa soh­bete dost ara­ya­cak.

Üstümde hafif bir elbise, aya­ğımda san­da­let­lerle deniz kena­rında bulu­rum ken­dimi sonra. Ensem­den üfle­yen esin­tiye aldır­ma­dan sahil boyunca incik bon­cuk tez­gâh­la­rına baka baka yürü­meye baş­la­rım. İsti­ridye kabuğu kol­ye­ler, balık pulun­dan yapıl­mış ren­gâ­renk küpe­le­rin ara­sında gös­te­riş­siz bir yüzük dik­ka­timi çeker. Tam uza­na­cak­ken birisi önce dav­ra­nır. Elle­ri­miz yüzüğe uzan­mış kala­ka­lı­rız. Tanı­ma­dı­ğı­mız­dan değil, bir anda kar­şı­laş­ma­nın ver­diği şaş­kın­lıkla bakı­şı­rız. Neden sonra topar­la­nır, kucak­la­şı­rız. Tedir­gin­li­ği­miz yerini abar­tılı bir sevince bıra­kır.

Nasıl­sın?

İyi­yim. Sen nasıl­sın?

Geç­miş­teki yakın­lı­ğı­mız, bir mer­ha­ba­dan faz­la­sını gerek­ti­ri­yor. Sahil­deki çay bah­çe­le­rin­den birine otu­ru­ruz. Sonra, yüzünü denize dön­müş iki kişi­den ne bek­le­nirse artık.

Ön masa­daki aile­nin küçük afa­canı ufa­la­dığı simit par­ça­la­rını denize atı­yor. Balık­lar bir anda simit par­ça­sı­nın üstüne üşü­şür. Gümüş pırıl­tı­lar saça­rak bir­bi­ri­nin sır­tın­dan kayar, her ham­lede ken­di­le­rine yer açmaya çalı­şır­lar. Cehen­nem ateşi gibi fokur­dar deniz. Ta ki uğruna sava­şa­cak bir neden kal­ma­yın­caya kadar. Her biri kap­tığı simit par­ça­sıyla dört yana dağı­lır. Bak­mış­sın simit­ten eser kal­ma­mış. Balık­lar da yok. Deni­zin üstü yine çar­şaf gibi. Çocuk elini çır­pa­rak gülü­yor. Ben de güle­rim, arka­da­şım da. Bir­bi­ri­mize bakar, bir süre de öyle güle­riz. Çocuk işte, deme­nin ses­siz bir yolu­dur bu. Eski tanış­lar konuş­ma­dan da anla­şa­bi­lir. Çocuk işte demek, hayat işte deme­nin başka şek­li­dir belki de. Arka­da­şım ve ben buna ben­zer anlar yaşa­mı­şız­dır. Ekmeğe üşü­şen balık­la­rın tela­şını görünce sevinç içinde kal­dı­ğı­mız, insan­la­rın ara­sında koşuş­tu­ra­rak neşe­mizi onlara da bulaş­tır­mak iste­di­ği­miz olmuş­tur. Şimdi yaşı kırka dayan­mış iki kadın ola­rak çocu­ğun sevin­cin­den bize geçen küçük bir tebes­süm­dür yal­nızca. Ufak­lık son­suz bir şimdi içinde yaşar­ken biz, buruk anı­la­rın hüz­nüyle güzel olan her şeyin tadını kaçı­rı­rız.

Çay­lar gelir. Ben açık iste­dim. Arka­da­şım fin­canda, demli. Gar­son ince belli bar­dakta zift gibi çayı önü­müze koyar. Bir şey demez, bir yudum alı­rız. Ara­dan uzun zaman geç­miş. Konuş­maya değe­cek bir şey­ler bul­mak zor. Eski hesap­lar kapa­tıl­mış, kır­gın­lık­lar unu­tul­muş. Son görüş­me­mi­zin üstün­den belki yirmi yıl geç­miş. Neler olmaz ki bunca zamanda. Aile­ler kuru­lur, aile­ler yıkı­lır. Çoluk çocuğa karı­şı­lır. Hepi topu üç cüm­lede özet­le­nir bütün yaşam.

Yine de güzel bir gün. Güne­şin sıcak­lığı ortamı yumu­şa­tı­yor. Kim­se­nin ace­lesi yok. Eller cepte, adım­lar ağır. Aylak­lık etme­nin tam sırası. Sahile balıkçı tek­ne­leri yanaş­mış. Kav­ruk tenli şu adam, kasaya istif­le­diği balık­lar­dan bir­ka­çını kıyıda bek­le­yen kedi­lere atsa ya. Atmaz. Bana mı güvendi, git­sin fare avla­sın, diye düşü­nür belki. Yaz­lık­çı­lar balı­ğın paha­lı­lı­ğın­dan şikâ­yetçi. Üste­lik tam mev­simi. Kasa­ba­nın yaş­lı­ları sır­tını güneşe ver­miş otu­ru­yor. Denize yüz çevir­miş gibi dur­sa­lar da, aslında dal­ga­la­rın kıyıya çar­pan sesini din­ler­ken hafı­za­la­rın­dan geç­miş yaz­ları, başka deniz­leri çağı­rır­lar. Onla­rın bak­tığı man­zara tatil­ci­le­rin gör­dü­ğüyle bir değil. Bele­diye binası o beton yığı­nına taşın­ma­mış daha. Şimdi pasaj yapı­lan yerde badem ağaç­ları duru­yor. Sey­yar tez­gâh­la­rın sıra­lan­dığı sahil dol­du­rul­ma­mış. Masa­sında otu­rup limo­nata içtik­leri çay bah­çe­si­nin yerinde balık­lar oyna­şı­yor.

Arka­da­şım, hâlâ bırak­ma­dıysa sigara yakar. Sonra içi­miz­den birisi, bir şey söy­leme gereği duyar. İlk aklı­mıza geleni ken­di­mize sak­la­rız.

Hava ne güzel, diye­bi­lir mesela.

İyi ki kar­şı­laş­tık, der öteki de. Bunu daha sık tek­rar­la­ya­lım.

En son ne zaman görüş­tü­ğü­müzü düşü­nü­rüz. İki­miz­den birisi sanki bu vefa­sız­lı­ğın tarafı değil­miş gibi sitem eder. Öteki uta­nır. Belki ben. Ken­dimce sebep­ler sıra­la­maya baş­la­rım.

İş, güç der­ken her şeyi unu­tu­yor insan.

Arka­da­şım ikna olmuş görü­nür, ısrar etmez. Haya­tını dört cüm­lede özet­le­dik­ten sonra sıra eski gün­lere gelir. Yal­nızca güzel zaman­ları hatır­la­malı, bir bar­dak çay içip iyi dilek­lerle ayrıl­ma­lı­yız. Böyle olması gerek­ti­ğini iki­miz de bili­yo­ruz. Araya uzun bir ses­siz­lik girer. Söz tıka­nınca, o da benim gibi uta­nır mı bil­mem. Sonra önemli bir şey hatır­la­mış gibi gülüm­ser. Geçen yıl tesa­dü­fen ortak bir tanı­dı­ğı­mıza rast­la­mış­tır. Bu hatı­ra­nın ara­mızda hiç konu­şul­ma­mış başka anı­ları çağı­ra­ca­ğını sez­di­ğin­den belki. Susar. Bu sıkın­tılı ses­siz­liğe son ver­diği için min­netle baka­rım ona. Eski­den yakın oldu­ğu­muz ama yıl­lar­dır haber ala­ma­dı­ğı­mız biri­si­dir sözü edi­len. Laf lafı açar, söz eninde sonunda deniz­den uzak mem­le­kette, boz­kı­rın orta­sında geçen bir âna varır.

Ankara’da. Eylül ya da ekimdi.

Son­ba­har yani.

Ankara’yı bilir­sin, bura­lar gibi değil. Eylül geldi mi akşam­ları ayaza keser.

Bir anda yıl­lar önce­sine gider, Ankara’nın cad­de­le­rinde dolaş­maya baş­la­rız. Bir bak­sak denizi göre­ce­ğiz yine. O sırada bek­len­me­dik bir şey (önü­müz­den geçer­ken ani­den alça­lan bir martı ya da deniz yüze­yinde top­luca hava­la­nıp tek­rar dalışa geçen balık sürüsü) bize sahilde oldu­ğu­muzu hatır­la­ta­cak. Ama çoğun­lukla öyle olmaz. Geç­miş­ten aklı­mızda kalan­lar şim­diki ânın üstünü örter.

Onun da gözünde aynı görün­tü­ler can­la­nır mı bil­mem. Kızılay’dan Tunalı’ya yürü­yo­ruz. Baş­ka­ları da var. En çok koluna gir­di­ğim uzun boylu, kum­ral oğlan var. Her gör­dü­ğü­müze yorum yapıp, her yoruma gülü­yo­ruz. Ben en çok koluna gir­di­ğim oğla­nın söz­le­rine gülü­yo­rum. İki­miz kala­ba­lık­tan ayrıl­dık. Benim neşeli halime inat, o keyif­siz görü­nü­yor. Sonra kısa, kopuk cüm­le­lerle anlat­maya baş­ladı. Başka birisi var, dedi. Ben zaten, bir süre­dir… Kim, diye sor­dum. Neden, deme­nin anlam­sız kaça­ca­ğını düşün­müş olma­lı­yım. Yolun orta­sında duru­yo­ruz bir süre. Arkamı dönüp bak­tı­ğımda kah­ka­ha­lar ata­rak bize yak­laş­tık­la­rını görü­yo­rum. Şimdi kar­şımda otu­ran arka­da­şım, endi­şeyle bize bakı­yor. Göz göze gelince her şeyi anlı­yo­rum. Elle­rimi cep­le­rime sok­tum sonra. Vit­rin­lere bak­tım, cad­de­nin kala­ba­lı­ğına, yürü­yen insan­la­rın ayak­la­rına, ayak­ka­bı­la­rın kal­dı­rımda bırak­tığı izlere. O sırada tuhaf bir şey oldu. Başımı kal­dı­rıp uzak­lara bakınca, bir­den denizi gör­dü­ğümü san­dım, şaşır­dım. Ankara’da denizi ilk kez o gün gör­müş­tüm.

Arka­da­şı­mın sesiyle ken­dime geli­rim.

Bir çay daha içe­lim. Bir daha ne zaman görü­şü­rüz kim bilir.

Ne çay içmeye iste­ğim kalır ne de soh­bet ede­cek halim. Bir baka­rım tek­rar baş­la­dı­ğım yere, yoku­şun başına dön­mü­şüm. Kuru bir Ankara soğuğu yüzümü tır­ma­lı­yor. O an gözümü yol­dan ayır­ma­dan bir an önce gide­ce­ğim yere var­mak en iyi­si­dir. Çünkü başımı kal­dı­rıp bina­la­rın silik­leş­tiği ufuk çiz­gi­sine bakar­sam tek­rar denizi hatır­la­ya­ca­ğım. Kar­şımda uza­nan geniş­liğe daha az ina­na­rak ısrarla aynı yanıl­gıya düşe­ce­ğim.

(226)

Yorumlar