Home Kültür Sanat Edebiyat Duygular Melankonik Fırtına…
Duygular Melankonik Fırtına…

Duygular Melankonik Fırtına…

120
0

Birkiye içinde hasret, özlem, tutku, kavuşma, tereddüt, kuşku yani aşka dair kaç çeşit duygu ya da durum varsa her birini taşıyan bir kucak dolusu kelimeyi olgunlaştırmış da İstanbul’a serpmiş gibi.

Füsun Öztürk Baysan

Elbette bana sormadı, sorsaydı ona kitabın adını “Aşkın g hali” yap diye önerebilirdim. Kitabın üçte ikisini oluşturan ilk bölümün ağırlıklı teması olsun derdim adı. İkircikli, gel gitli, tereddütlü durumlar. Üstelik aşkta. Papatya falı gibi “seviyor sevmiyor” hali. Sevecekmiş gibi olacakken sevmeyen, gözleriyle evet derken, arkasını dönüp giden kadınlar, kavuşulamayan aşklar…

Durun baştan başlıyorum. Bu biraz ani bir giriş oldu. Atilla Birkiye’nin yeni kitabı Melankolik Fırtına Mart ayında çıkıp, albenili kapağı raflardan okuyucuya göz kırpmaya başladığında, Kadıköy’deki bir kitapçıda yanındaki arkadaşına “Aaa kapağı çok güzel” diyerek elini uzatıyordu genç bir kız. Kıpkırmızı güller, arada acı yeşil yapraklar, ben de varım diyen pembeler ve incecik filizi yeşillerle bezeliydi kapak. Güller bahçelerde açmadan kokuları geldi sanki hafiften.

Genç kız ile kasada karşılaştık, elinde Melankolik Fırtına. Sıra beklerken sordum, diğer kitaplarını da okudunuz mu, diye. Okumamış. Arka kapakta yazan “Aşkın ve İstanbul’un hâllerine dair” cümlesi ilgisini çekmiş. Bir de ön kapağı. Birkiye’yi en iyi anlatan cümleyi yazmışlar, dedim. Âşıkmış o da… Halden anlayan bir gülümsemeyi paylaştık…

2006’dan 2018’e

Sabahattin Ali’nin Yapıtlarını Sevme Sözlüğü adında, geçen yıl yayınlanan kitabının ardından Siyah Kitap’tan çıkan Melankolik Fırtına, Birkiye’nin anlatı türündeki ikinci kitabı. 2006-2017 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde (Özgür Edebiyat, Dünya Kitap, Kahverenkli, Varlık, Edebiyatist) yayımlanmış yazılarının yanı sıra, yalnızca bu kitap için kaleme alınanlardan da oluşuyor. Her biri küçük birer öykü tadında yazılmış “akraba anlatılar” üç bölüm altında toplanmış.

İlk bölüm en uzunu: Hep öncesi vardır… Bu bölümde yirmi kısa anlatı var. Tümünde özneyi oluşturan kadınlarla anlatıcının İstanbul’da kırık dökük, arzulu, heyecanlı, bazen bir var bir yok, devamı gelmeyen, karşılıklı, karşılıksız aşık olma halleri. Birkiye hangisini daha iyi anlatıyor diye bir soru sormayın. Aşk’ı mı, İstanbul’u mu? Çünkü onun için İstanbul aşkın şehri, biri olmadan diğerini düşünemez, dahası Birkiye’nin eserlerinde ikisinden birini tek başına bulmak da imkânsızdır.

Bu bölümde farklı başlıklar altında, mahalledeki, başka şehirdeki, kafedeki, iş yerindeki, toplantıdaki, öğretmen olan pek çok kadını, anlatıcının farklı zamanlarını ve aşkın türlü türlü halini okuyoruz. Okudukça kelimeler evriliyor, değişiyor, sanki seramik fırınlarda saatlerce pişiyor, uzun uzun demleniyor ve tam zamanı geldiğinde bizimle buluşmuş gibi okudukça ağzımızda nefis bir tat bırakıyor.

Birkiye içinde hasret, özlem, tutku, kavuşma, tereddüt, kuşku yani aşka dair kaç çeşit duygu ya da durum varsa her birini taşıyan bir kucak dolusu kelimeyi olgunlaştırmış da İstanbul’a serpmiş gibi. Size sadece İstanbul’u da içine alan bu kelimeleri, usul usul, tek tek bulmak, birleştirmek ve yaşattığı duygulara kendinizi kaptırıp iyi edebiyat okumanın tadına varmak kalıyor.

Emma Stone ile Woody Allen

İkinci bölüm Araf’ta yalnızca iki anlatı var. Kısa etekler’i 2017 yazında Toscana’da kaleme almış Birkiye. Bir zamanların Beyoğlu’ndaki Kaktüs Kafe’sinde başlıyor. Aşk gelmek üzere. Durun bir dakika! Kısacık eteklerini rüzgârda tutan Emma Stone mu yoksa. Anlatıcı da Woody Allen sanki. Hani hep beraber oturdukları masada diğerlerinin gitmesini, yok olmasını isteyen, onlar gitmedikçe iyice huzursuzlanan, Emma ile yalnız kalmak isteyen…

Melankonik Fırtına’nın okuyucunun hayal gücünü destekleyen, zenginleştiren bir yanı da var: sinematografik olması. Okurken yaşıyorsunuz, karakterleri canlandırıyor dev bir platoya dönüşmüş İstanbul’da geçmişle bugün, eskiyle yeni, ince yürek sızısıyla neşe arasında gidip geliyorsunuz… Size kâah Çok zarif’’deki Fanny Ardant eşlik ediyor, kâh Şımarık güzel öpücük’teki Scarlett Johansson.

Gülbeşeker…

Kitabı bitirmeye az kaldı. Son sayfalar. Anlatıcı, okuyucuyu adım adım bu bölüme hazırlamış gibi. Kitabın son bölümü Hep mutlu son beklenir’de tek ve uzun bir anlatı var: Gülbeşeker. Anlatıcı Bakırköy’de Gülbeşeker Sokağı’ndan geçtiğini telefonda sevdiği kadına anlatıyor. Belli ki aralarında daha önce geçmiş bir konu. Gülbeşeker’i duyunca önce kahkahası geliyor kadının uzaktan…

Anlatıcı bunca yücelttiği aşk için “hayat bunu bana vermeliydi” diyor. Aşk öznesini bulmuş, hayat anlatıcıya beklediği hediyesini sunmuş, son anlatı Gülbeşeker, Çalıkuşu romanının ünlü repliğine gönderme yaparcasına kitaptaki misyonunu sahiplenmiştir.

Son sayfa da biter, kapak kapanır ve biz Feride’nin’ın sesini duyarız: Gülbeşekeri çok sevdim de… Gülbeşekeri çok sevdim de…

(120)

Yorum yaz