Home Kültür Sanat Edebiyat Edebi Alemlerde Macera Dolu Bir Gezintiye… Ne Dersiniz?
Edebi Alemlerde Macera Dolu Bir Gezintiye… Ne Dersiniz?

Edebi Alemlerde Macera Dolu Bir Gezintiye… Ne Dersiniz?

119
0

Peki ya kurgu olmayanın varsayılmış kurgulardan bağımsız ya da kısmen bağımsızlaşabildiği bir anlatım tarzı mümkün mü? Evet bunun için gazete okumalısınız desem, herhalde hepimiz iliklerimizde o dondurucu soğuğu hissederdik.

Murat Tanakol

Bilinçli bir sanat tarzı olarak “retorik” dilde içgüdüsel olarak vardı, hatta oluşumu bakımından, kavrayışın berraklaşması için dile yerleşmiş sanatsal imkanların bir süreklilik haline gelişidir. Dilde retorik dışında başvurulabilir hiç bir doğallık yoktur: bizzat dil, retorik sanatların sonucudur…             

– Nietzsche

Bir yazıya başlarken yapılanın önemli olduğunu hissetmek, hissettirmek için başlığın altına, okurun göz ucuyla bakıp geçeceği küçük bir alıntı biçilmiş kaftandır. Alıntı, anlamındaki derinliği yazı ilerledikçe okurun zihnine yayacak ama aynı zamanda yazarın konuya hakimiyetini hissettiren hafif fırça dokunuşlarını da görmeyi sağlayacak bir büyüteçe dönüşür.

Benim alıntım biraz irice. Bu yüzden okura etkisini ya da uzun alıntı ihtiyacını bir tür beceriksizlikle mi ilişkilendirmem gerektiğini, bilemiyorum ama denemeye değer. Hiç olmazsa, tarihe geçmiş birinden ödünç sözcüklerin ardında kendini iyi hissetmenin yabana atılmaz konforu var. Bu tür insanların tanıklık ettikleri dünyayı, üstelik hep en çalkantılı hallerine denk gelmelerine rağmen kavrayışlarındaki berraklık, şu sıralar seyrinde soluklanılacak bir nehir âdeta.

Dünyayı sarsan düşünce ve sanat akımlarının, onlara öncülük etmiş kişiler tarafından özellikle tarihin büyük çöküş dönemlerinin hemen öncesi veya hemen sonrasında ortaya çıkmışlığından bahseden epey yazı okudum. Henüz XXI. yüzyıla girmediğimiz zamanlardı ve fikir, örneklerini Marx, Nietzsche, Picasso, Dostoyevski gibi isimlerden seçtiğinde daha elle tutulur oluyordu. Örnekleri çoğaltarak fikri sürdürebilirdiniz. Gerçekten hiçbiri öyle sokakta rastlayacağımız türden insanlar değil. Eserlerinde insanın duygu ve düşünce dünyasında depremler yaratan dehşet ve kucaklayıcılığın iç içeliği, ustalıklarını tartışılmaz, onlardan beslenme ihtiyacımızı kaçınılmaz kılar. Mesela edebiyatta: bir Faulkner’ın, bir Márquez’in yüzyılın olgusu yabancılaşmayı işledikleri romanlarında sözcüklerle kodladıkları duyguları, okuyucu kendi yaşamından duygularla kıyaslayıp tanımakta zorlanmaz. Onları, okuduğu yazarın kodladığı sözcüklerle tanımlamakta tereddüt etmez, hatta keyif alır.

Yukarıdaki alıntıyı bu yüzden özellikle seçtim: İnsanoğlu hissettiği duyguların, sözcüklerle kodlanmış olanlarla aynı gerçekliği tarif ettiğine nasıl karar verir? Bunu yapmaya muktedir ortak bir öz’e, doğaya mı sahip? Sanırım aksi söz konusu. Hele böyle bir özdeşleşme içgüdüsel olarak insanın toplumsallaşma ihtiyacına hizmet ettiği için, bu gerçeklik kavrayışının aslında bir illüzyona gerçeklik biçmek olduğunu söylemek daha akla yakın görünüyor.

Nietzsche’nin yukarıdaki alıntısını okuduğumda kapıldığım şaşkınlığın benzerini, Alejo Carpentier üzerine çalıştığım sırada, onun, sanatın artık alışılagelmiş kimi tanımlarını altüst eden tanımlar yaptığını gördüğümde yaşamıştım. Örneğin “barok tarz”ın kabul edilmiş tanımını, onun bir çöküş dönemi, insanın içine dönüşünün ürünü olduğunu reddediyor, aksine, geçiş dönemlerine has bir açılımın doğum sancısı olarak görüyordu. Gerçeklik bu kadar kolay, yorgan kılıfı gibi tersyüz edilebilir birşey miydi?…

Bu, gerçeklik olarak neyi kabul etmek istediğinize bağlıdır: Dünyayı sarsan fikir ve sanat akımlarının hemen öncesi veya sonrasında, mutlaka herşeyin altüst olduğu bir savaş bulunduğu olgusunu eksen alırsak, çöküş dönemi sayılan şeyin aslında bir süreklilik veya bir geçiş olduğuna; ya da örneğin düşünce ve sanat akımlarının bir vazgeçmeme mücadelesiyle değil de, birçok vazgeçişle biçimlenmiş bir gerçeklik olduğuna da karar verebiliriz. Benzer biçimde, o beyazlar içinde geçip giden kızı görünce yüreğinizin güp güp ettiği an’ı, Márquez’in “Yüzyıllık yalnızlık”ı yazarken Remedio’yu çaresizlikten çarşafa dolayıp gökyüzüne uçururken anlattığı sözcüklere teyelleyip kendi gerçeğinizin bir parçasına da dönüştürebilirsiniz.

Bununla birlikte, böyle yaparak bir ilüzyona gerçeklik biçmiş olursunuz ama onu yazarın kodlarıyla tarif ettiğiniz için bir edebi türe dahil olmazsınız-Ben hayatımı yazsam roman olur diyenler için bunun üzücü bir haber olduğunu biliyorum. Ama yine de, Orhan Pamuk’un aldığı ödülleri bile, 23 nisan şiiri okumaktan aciz toplumsal katmanlarda tartışılır kılabilmiş bir eleştiri özgürlüğü ortamının bundan gocunacağını sanmam, “efsane” sürer…-. Bu yüzden yeni bir edebi tür arayışı da “Aa, Márquez büyülü gerçekçiliği zirveye taşıdı, artık düşüş var hadi yenisine bakalım” diyerek, bir poker partisi daha çevirme arzusunun dışavurumu gibi biçimlenmez. Gerçekliğin, onun yanılsamalarını da içeren değişik boyutlarını yakalama hevesi, yeni edebi türlerin ortaya çıkışında bir akansu işlevi görür.

Çünkü kurgu, görmek istediği gerçekliğin herhangi bir görünümünde gezinebilir. Onlar arasında seksek oynayarak dolaşabilir, çizgiye basıp “yanar”sa, yeniden başlayabilir. Yani sözcüklere kodlanmış bir gerçekliği tanımlayabilir, ona eklemeler yapabilir, beğenmezse yeni duygu-durumsal unsurlar kodlayıp onları dahil edebilir. Böylece okur, yazarın yarattığı seksek oyununa katılabilir ve duygularını aynı sözcük kodlarıyla tanımladığında “yanmayacağı”nı bilerek oyuna devam edebilir. Buna uygun düşecek bir örneği paylaşmak isterim:

Chico Buarque “Taşan süt” romanının ilk sahifesinde neredeyse baştan sona müstakbel karısıyla yapacağı mutlu evlilik töreninin ortamını hayal eder ve ardından şu cümle-aşağı yukarı- gelir; Ah, ama o köşk yıkılalı on yıl oldu değil mi?… Chico bir sahifede yaptığını, üç satırda iskambilden kuleymişcesine yıkıp okuru darmadağın eder. Meğer anlattığı, son saatlerini yaşayan bir alzheimer hastasının sırasını karıştırdığı hatıralar arasındaki hezeyan dolu sayıklamalardan başka birşey değilmiş… Ama okur o ana kadar başka biri zannettiği ana karakterin yerine şimdi yazarın ona “buldurduğu” karakteri koyacak ve okumaya devam edecektir. Artık duramaz: çünkü yazar okuyucunun ilk başta farkına varamayacağı bir “köksüzlük” duygusunu sözcüklere kodlamıştır. Okur farkına varamamanın yarattığı duygu ile “köksüzlük” duygusunu zihninde kıyaslayıp yakınlaştırır ve onu ileride sadece alzheimer hastası olursa hissedeceğine inanarak ya da umarak, yazarın açtığı yolda seksek oyununa devam eder – Chico Buarque bu yüzden çok büyük bir yazardır, eserleri dilden dile çevrilir ki, bana göre de çağımızın Kafka’sıdır!

Peki ya kurgu olmayanın böyle güçleri var mıdır? Örneğin bir pisliği bir mağdura dönüştürebilir mi? Örneğin şu cadde ortasında bedeninden sızma kan gölüne gömülmüş uyuşturucu satıcısının gerçek hayat hikâyesini araladığımızda yetim bir çocuğun çaresizliğini görebilir miyiz?

Neredeyse çoğu okuyucunun bu soruya kafasında verdiği cevabın evet olacağını biliyorum. Onlara şunu söylemek istiyorum: Sizi gidi hayalciler, sizi gidi romancılar… Bu cevabı vermeden önce uyuşturucu satıcılığıyla pisliği, mağdurla öksüz çocuğu zihninizde yan yana getirdiğinizi biliyorum. Kurguladınız. Kendi gerçeğinizi kurgulayıp, cevap verdiniz! Ben “pislik” derken, çocuğun uyuşturucu satıcısı babasını öldürüp öksüz kaldığını anlatmak istemiştim oysa. Babasının yerini alamamanın çaresizliğiyle yani.

Aşikâr olan, kurgu olmayanın da toplumsal olarak varsayılmış kurgular üzerinde pekâlâ kurguya, yani edebiyata dönüşebileceğidir. Notrdame’ın kamburunu bize sevdirip, yakışıklı Nuri Alço’yu toplumsal nefretimizin kum torbasına çeviren biraz da bu varsayılmış kurgular üzerinde biçimlenen sanatlar değil midir? Semavi dinlerin vahyettiği “iyi-kötü” ayırımı üzerinde savaşlar ve kucaklaşmalarla biçimlenmiş bir dünyada, amacı taklit etmek olan sanatın, önüne model olarak varsayılmış kurgular üzerinde kanla ve canla yoğrulmuş bir gerçeklikten başka neyi koymasını bekliyorduk ki?

Peki ya kurgu olmayanın varsayılmış kurgulardan bağımsız ya da kısmen bağımsızlaşabildiği bir anlatım tarzı mümkün mü? Evet bunun için gazete okumalısınız desem, herhalde hepimiz iliklerimizde o dondurucu soğuğu hissederdik. Hayır, sözüm söz! Başlıkta sözünü verdiğim macera dolu dünyanın kapısını azıcık aralamadan önce okuru sabırsızlandırmak için faydalandığım bu biraz uzunca felsefi girişi burada sonlandırıyorum. Artık somut şeylerden söz edeceğim.

Dürüst olmam gerekirse, evet, gazetecilerden söz edeceğim. Çünkü son on beş-yirmi yıldır kurgu olmayanın sözünü ettiğim türden bir anlatım tarzı arayışı, yeni bir edebiyat türü tartışmasının odağını oluşturuyor. Dünyada bu eğilim oldukça yaygın: Araştırmacı gazetecilerin macera romanlarını aratmayan kitapları, gazeteci yazarların kaleminden çıkma biyografiler çizgiroman senaryoları. Ama ben, Türk okurun bugüne dek altüst oluşluklarından ancak gazete haberi düzeyinde haberdar olduğu Latin Aamerika’da bu edebi arayışın (kimileri için bir tür, kimileri için henüz sonlanmamış bir tartışma) oldukça farklı ipuçlarından söz edeceğim: Gazeteci edebiyatı ya da Gazeteci günlükleri.1 Bunun için de elimde iki somut kitap –ne yazık ki Türkçeye çevrilmemiş– var: Kurgudan da İyisi (günce örnekleri)2 ve Güncel Latin Amerika Günce Antolojisi.3

G. G. Márquez’in başarısının ardında da gazetecilik deneyimleri var.

Fikir ilk bakışta basit görünüyor: Bir kurgu olarak roman, gerçekliğin görünümlerini güçlü bir kalemle yansıtmak idiyse, Latin Amerika romanını zirveye taşımış G. G. Márquez, Luis Borges, Roberto Arlt gibi pek çok yazarın başarısının ardında gazetecilik deneyimleri, kurgusal olmayan bir gerçekliğin çeşit çeşit tuhaf görünümleriyle haşır neşir olmuşluklarının izleri vardır. Üstelik bu deneyimlerden nasiplenenler yalnızca Latin Amerika edebiyatıyla sınırlı olmadığından, örnekleri Kuzey Amerika’dan Truman Capote, Norman Mailer, John Hersey, Avrupa’dan Oriana Fallaci, Günther Wallraff ve daha niceleriyle çoğaltabiliriz –yine elle tutulabilir bir gerçeklik!–. Öyleyse gazetecilik deneyiminin yazarlığa katkısının sadece bir tesadüf olmadığını söylemek gerekmez mi? –Bunu söylemekten şimdiye dek bizi alıkoyan neydi, görmemiş olmak mı, görmeye çalışmamış olmak mı?– Bu durumda gazeteci edebiyatı kurguya hayat veren kaynaklardan biri, evrensel ölçekte incelenebilir bir değer olarak karşımıza çıkmıyor mu?

Bu noktadan itibaren boyut farklılaşmaya, daha derinlemesine bir incelemeye ihtiyacı ortaya çıkmaya başlıyor. Bu yüzden yukarıda sözünü ettiğim iki kitabın editörü de derlemelerinin başında oldukça uzun tuttukları birer önsöz kaleme almış. Bu edebiyat türünü / tartışmasını tarihi ve unsurları bakımından irdeleyip, kimliğini ortaya çıkarmaya çalışmışlar. Örneğin Jorge Carrion (Kurgudan da İyisi), kurgu olmayanın evrensel tarihini özetlerken şöyle diyor;

“Günce kelimesi bünyesinde zamanın hecelerini barındırır… Olağanın dışındakini anlatma bizim psikolojik mekanizmalarımızdan biri olduğu için embriyon olarak Heredot’un coğrafi betimlemelerinde, Marco Polo’nun seyahatinde ve Aydınlanma’nın Ansiklopedi’sinde de vardır… XIX. yüzyıla kadar –en azından– kurgusal olmayan metinlerin büyük kısmında. Gazetecilik ve modern kurgu eşzamanlı gelişirler…

“… XVI ve XVII. yüzyılın metinleri düzeyli bir edebi yapıya sahiptirler ama, özellikle Barok söz ustalığıyla, Yeni Dünya’nın mimarisi, insanlığı, coğrafyası, flora ve faunası arasındaki çelişkiyi ortaya koyarlar. Yani mevcut çelişkiyi göstermek için edebi bir dil kullanmaları bakımından vakanüvisttirler ama henüz geleceğin gazeteciliğinden ziyade antik tarihe daha yakındırlar… İlk gazeteci kuşağı XVII. yüzyıl boyunca Avrupa’da (Balzac, Dickens veya Zola, ceplerinde bir defter, sağda solda ve daha derinlerde ne var ne yok, gördüklerini, duyduklarını not etmek üzere demokrasinin eşiğinde sokağa çıkarlar) ve sonraki yüzyıl boyunca da Amerika’da yaygınlaşır… Çünkü Avrupai oluşumlarına karşın, modern gazetecilik her zaman Amerikan şiveli bir ses oldu…

“… günce, tanıklık, dokümantel vb… ile ilişkilendirilen kelimeler kargaşasına bakılacak olursa, bir tür ile değil, bir tartışmayla karşı karşıyayız. Kelimeler aklımızı karıştırıyor. İspanyada bir ropörtaj, tarihe not düşme iken, Latin Amerika’nın bazı yerlerinde karşılıklı konuşmadır…”

Diğer derlemenin (Antoloji) editörü ise, güncenin tarihini İspanyol fatihlerden başlatıp, XVIII. yüzyılda Daniel de Foe’yu seyyahlıkla romancılık arasında gidip gelen eserleriyle günce edebiyatında bir dönemin öncüsü olarak görür. XIX. yüzyılda ise gazeteci edebiyatı alanında modern bir kuşağın oluştuğunu aktarırken, onların bugünkü gazeteci edebiyatından farkını şiirsel-felsefi-mizahi-edebi ve son derece kısa (çoğu kez bir 1,5 sahifeyi aşmaz), röportaj tipi hikâyeler oluşlarıyla açıklayan Daniel Sampar Pizano’yu anar.

“Ulusçuluk –lokalize oluş– modernist yazarların kozmopolitliğiyle –özgürlükçü dünyasıyla– çabucak yüzleşir: XX. yüzyılın gelişiyle birlikte günce yazarlarının vatanı artık ülke değil, kenttir… modernist yazarlar… bu ilahi boşluğu güzellik ütopyası ve gerçekliğin saplantılarıyla doldurmaya çalışacaklardır. Güzellikle senkronize olmak için, müzik ve resmin taklit yöntemleri Fransız tarzı ve sembolizme başvurur. Gerçeklikle Kuzey Amerikan ve Emerson tarzı senkronize olmak için, Joseph Pulitzer’in fikirleri ve şair ve gazeteci Walt Whitman, kendine özgü demokratik yaklaşımlar yaratacaktır… gerçeği bu yeni biçimde, her dönemin kendine özgü ahlaki ve estetik inançlarıyla adapte ederek anlatmayı, yıllar sonra… George Orwell… Ernest Hemingway… uygulayacaktı: kentler, ülkeler, seyahatler, geçmiş, savaşlar edebi bir tarzda ve kesinlikle kişiselleşmiş olarak kendi rutini, minimalliği içinde resmedilebilir. Ve bu aynı zamanda fazlasıyla edebi ve popüler olabilir…” (Kurgudan da İyisi)

Antoloji’nin önsözü âdeta yukarıdaki alıntının devamı gibi ilerler: günce edebiyatı modern kuşağının yüzyıl boyunca gazeteciliğin gölgesinde şekillenişinin ardından bugünkü Latin Amerika gazeteci anlatısının klasik yazarları gelir: Garcia Márquez, Tomas Eloy Martinez, Elena Poniatowska Carlos Monsiváis…

“Latin Amerika romanının en büyüğü Yüzyıllık Yalnızlık’ın birbirini izleyen tarihsel olaylar (günce) biçiminde olması tesadüf değildir. Gabriel García Márquez ile birlikte Rodolfo walsh roman yapısı ve havasına gazeteci bakışıyla yaklaşan kişilerdir kesinlikle… Bu yüzden, sonradan Yeni Gazetecilik olarak adlandırılacak Latin Amerikan gazeteci anlatısını, onun sessiz öncüsü ya da ölçülü önsözü olarak okumak gerek: Çünkü Truman Capote, Norman Mailer… güncelerinin büyük çoğunluğu 60’larda yayınlandı. Bunların Güney Amerikalı meslektaşlarından farkı, yazarın bilinci ve estetik programının sırtını endüstriye dayamış oluşudur.” (Kurgudan da İyisi)

Her iki önsöz de günümüz gazeteci edebiyatına dair çok benzer bir saptama yapar: XX. yüzyıl geleneksel gazeteciliğin objektif ve tarafsız olma adına kuru ve ruhsuz metin üretimi, bir süre (elli yıl kadar) gazeteci edebiyatına hayat alanı bırakmamıştır. Oysa bugün Latin Amerika’da 60’ların öncülerinin halefi olmaya aday pek çok gazetecilik edebiyatı özellikle dergiler bünyesinde kendini göstermektedir.

“Latin Amerikan tarihe not düşücüleri, yaşama alanlarını günlük gazetelerde tümden, aktüalite dergilerinde ise kısmen kaybettiler… Kısa süre sonra diyalog ve kalabalıklaşma ortamı olma anlamında sembolik bir yer tutan günlük gazete redaksiyon mekanlarının yerini sanal ağlar almaya başladı. Anlam, örneğin XXI. Yüzyılın ilk on yılında, aktüel gazetecilik alanında kendini kabul ettirmiş iki dergide, Kolombiyalı (ama Arjantinli ve Meksikalı da) Gatopardo ve Perulu Etiqueta Negra tam da onunla elbirliği yapanların belli bir merkezi olmaması şeklinde kök saldı… Kâğıda basılı edisyonlardan farklı olarak, dijital, karakter sınırı tanımıyor…” (Kurgudan da İyisi)

Bu edebi arayışın tarihsel geçmişinin çizgilerini kalınlaştırırken, Kurgudan da İyisi adlı derlemeden daha çok yararlandım. Aşağıda ise unsurlarını, niteliklerini, tekniklerini aktarırken, Antoloji’ye daha çok başvuracağım. Bu bir bakıma editörlerin olguya bakış açılarıyla da ilgili. Ama bu sayede daha geniş açılı bir incelemeye imkân sağlıyorlar.

Antoloji’nin editörü, gazetecilik edebiyatını nasıl tanımlamak gerektiğini Juan Villoro’nun örneğini destekleyerek yanıtlar: Bir ornitorenk olarak! Ornitorenk, genleri yedi hayvan türünden gelen ama hiçbirine benzemeyen bir hayvan. Villoro, gazeteci edebiyatının köklerindeki roman, röportaj, hikaye, görüşme, modern ve klasik tiyatro, deneme ve otobiyografiden gelme unsurları ortaya koyarak analojiyi elle tutulur kılmaya çalışmaktadır. Bu, Márquez’in “günce gerçekten yaşanmış bir anlatıdır” dediği türden bir iç içelik. Ya da Perulu Toño Angulo Danieri’nin onu “edebiyat ve röportajın ensestten olma kızı” tanımlayışı gibi, henüz tüm netliğiyle ortaya konulamadığı için ancak benzerliklerle anlatılabilen bir arayış…

Gazeteci edebiyatının unsurlarını tanımlamak için Antoloji’nin önsözü çeşitli yazarların görüşlerinden destek alarak, yazıyı sahne sahne örmenin, diyalogu tümüyle kaydetmenin, üçüncü kişinin bakışının ve büyük resimde detaylanmış kişi durum ve ambiyansın önemine vurgu yapar. Örneklemek üzere, ben de editörün yaptığı türde destekler alacağım günce yazarlarından. Yazıyı sahne sahne örmekten başlıyorum: Cristian Alarcon’un 2003 tarihli Öldüğümde Bana Cumbia Çalsınlar”dan:

“Maria hayatının en kötü haberini aldığında elleri bir çamaşır leğeninde sabunluydu… Dışarıdan bakınca semte benzer ama içi sırf dar koridorlardan ibaret evler bloğunda, kız hariç tüm delikanlılar öylece koşarak dışarı çıktılar… Onu öldürdüler, dedi on dakika sonra, diğer taraftan yakınlardaki bir kadın… Maria bir gün bi şeyler olmasını bekliyordu ama bu kadar çabuk değil: kız on üçünde, oğlan on yedisinde…

… Victor bağırmayı başardı: Ateş etmeyin, teslim oluyoruz… Luis habire ‘hayır’”ı mırıldandıklarını söylüyor. ‘hayır, hayır, hayır’”, onları kurşuna dizeceklerine inanmak istemediklerini anlatan bir ‘hayır’… Ve hiç durmadan aynı finali tekrarlıyor. O sefil daracık odada bir anda çok yakın mesafeden ateşlenen mermilerin ıslığı duyuldu… Geniş-Surat, yüzünü darmadağın eden polis kurşunuyla neredeyse anında can verdi. Uzmanlar Victor Manuel Vital’de beş kurşun deliği olduğunu fark etmişlerdi. Oysa sadece dört atış yapılmıştı.”

Diyaloğu tümüyle kaydetmenin olguyu tüm boyutlarıyla kavramaya nasıl yardım ettiğini görmek içinse, Arjantin’in son diktatörlük dönemindeki kayıpları kemik izlerinden belirlemek üzere 1984’de ülkeye gelen heyetteki bir uzmanın sonradan kurduğu şirketi anlatan Leila Guerriero’nun kaleminden çıkma Kemik İzleri’nden (2007): Patricia Bernardi mesleki deformasyona uğradığını söylüyor. En iyi bildiği şey: insanların dişlerine bakıyor. “Farkında değilim. Konuşuyorum ve dişlerine bakıyorum. Çünkü biz hep dişlerde bir şey ararız.”

Üçüncü kişinin bakışının önemine gelince, sözü Ping-pong adlı şiirsel anlatı dergisinin yazarlarından Dominikli Frank Báez’in bir anlatımına bırakıyorum:

Tevede bir adamı gördüm aranıyordu

Bir yapının molozları arasında ailesini

Bir haftadır kazmaya devam ederek.

(Tırnaklarını kaybetmişti)

Bir oraya bir buraya gidip geliyordu yıkıntılarda boşuna.

Etrafındakiler dinlenmesini söylüyordu,

Yemesini, su içmesini.

Ama adam devam ediyordu kazmaya nefes nefese

Karanlıkta bir köstebek gibi.

Barda biri bana yazmamı söyledi

Haiti’deki deprem üzerine bir şiir.

Niye ki? Tarih kanıtladı:

Şiir bebeleri ölümden kurtaramaz.

Ne bir kemiğini. Ne bir ayakkabısını.

Bir de –hatırlayalım– büyük resimde detaylanmış kişi, durum ve ambiyansın önemi deniyordu:

“Ülkede kayıtlara geçen ilk rehin alma, Bogota’nın kurucusu fatih Gonzalo Jimenez de Quesada’nın 1537’de kabile şefi Quemuenchatocha’yı kaçırmasıydı. Gözünü, Altınşehir El Dorado efsanesi bürümüş Jimenez de Quesada, şefi serbest bırakması karşılığında fidye olarak kabilenin hazinelerini istemişti. Yerliler Fatih’e ellerindeki altın ve zümrütleri teslim ettiler ama karşılığında Quemuenchatocha’nın işkence edilmiş cansız bedenini aldılar… Dört yüz yıl sonra, 1976’da M-19 gerillaları…sonradan katledecekleri sendika lideri Jose Raquel Mercado’yu kaçırıp, Kolombiya’da savaş taktiği olarak rehin almayı sahneye çıkardılar… (Köpekler Gibi, Juanita Leon, 2009)

Bir örnek de Edgardo Cozarinsky’nin Tanca’nın Hayaletleri güncesinden (2001)

“Bir başka uçkun, Woolworth mağazalarının mirasçısı Barbara Hutton – aktör Gary Grant dahil art arda yedi kocanın bile parasını bitiremediği o kadın–, Tanca’ya ikinci dünya savaşından sonra geldi… Alkol ve sıkıntıdan karşı-cins dışında kalanların ya da o tür oyunların bağımlısı oldu. Hipotermiden muzdaripti ve her gece yarım saat önce yatağını ısıtsın diye doktor Little’ın karısını kürklere ve mücevherlere boğardı… Yaşamının son yıllarında hiç yürümeyip, kendini başkalarının kollarında taşıttı ve bunu yürümek için fazla zengin olduğunu söyleyerek açıklardı.

… Tanca’nın tehditkâr ve Mucizevi hayaletleri var: onlara inanan, bu kültürlü hayaletlerin yazınıyla beslenerek gelenler için…

… Yunes Tanca’da kafelerde bulaşıkçılık yapıyor, kaçak sigara satıyor; annesi şehir merkezinde bir otele fahişeliğe gittiğinde Pazar arabalarının altında uyuyor ya da kim bilir; tüm gün onu sömüren patronlardan daha sevecen, bir o kadar da cömert, gülümseyen bir Avrupalının da davetini geri çevirmiyordur. Akıllara zarar ölçüde dirhem edindiğinde bir sandal üzerinde boğazı [Cebelitarık] geçebilir. Yeter ki, kiminin başına geldiği gibi, Fas kıyılarının bilinmedik bir yerini İspanya kıyısı diye yutturarak ‘bundan sonrasını yüzerek gidebilirsin’ diyerek onu suya atmasınlar, diye dua edecek… Bowwles, Burroughs, Genet’nin adlarını hiç duymamış. Tanca onun için sadece bir kaçış noktası.”

Norman Sims, Gazeteci Edebiyatı adlı eserinin önsözünde, bu tür gazeteciliğin gücünü derine inme, ses olma, tam tamına anlatım ve sembolizme borçlu olduğunu belirliyor. Ancak bunu sağlamak kolay değil ve zaman isteyen bir iş. Halbuki geleneksel ekonomik gazeteciliğin buna imkân tanımadığının örneklerini sunarak, Sims, bir bakıma bu edebiyatın beslenme kaynaklarını da ortaya koyuyor.

Olayların derinine inmenin gerektirdiği zamanı bulmak, geleneksel gazeteciliğin kısa zamanda çok haber yapma pratiğiyle uyuşmaz olduğundan, birçok gazeteciyi bir işyerine bağımlı olmaksızın internet dergileri için çalışmaya itti. (Böylece bu dergilerin büyük izleyici kitlesinin hangi arayışlarına cevapları bulduğunu da görebiliyoruz.)

Antoloji’nin önsözü güncenin sahip olması gereken unsurlardan biri olan, anlattığının sesi olabilmek konusuna girdiğinde, artık günce edebiyatının sinir uçlarını yokluyor: “Gazeteci ne kadar objektiftir?” Editör, klasik gazeteciliğin “objektivite” adına okuru olayları kuru kuruya kavramaya zorlayan tarzını eleştirerek sübjektivitenin bu işin ruhunda olduğunu vurgulayan örnekler veriyor.

İyi bir tanıklığın büyüsü, okuyucunun başlangıçta en ufak ilgi duymadığı bir konuda onun ilgisini çekebilmesidir.” Martin Caparros’tan yapılan bu alıntı, edebi unsurun niteliğine dair bir ipucu. Latin Amerika güncelerinin okurun sıkılma olasılığına karşı çözümü, beklenmeyenin olağandışının, şaşırtıcı olanın sunumunda bulduğu, yazarın da ritmini, stilini buradan yakaladığı açık. Laf, hazır Arjantin’li yeni ustalar arasındaki yerini çoktan almış olan Martin Caparros’dan açılmışken, onun kaleminden çıkma bir günceye kaçamak yapıp ne demek istediğini anlayalım:

“Zanzibar sokaklarından ne otomobil ne de zaman geçiyor: Otomobiller bu kadar dar labirentlere sığmıyorlar, zamansa nereye gideceğini bilmiyor… Birden küçük bir meydana çıkıyorum: kahve içen, domino oynayan, gevezelik edeni, etmeyeni bir dolu adam.”

– Ndio hakuna matata.

‘Evet’ diyor, ‘sorun yok’. Zanzibar’da hakuna matata krallığı hüküm sürüyor…

– Hakuna matata, pole pole. Peki bir kadın satın almak ister misin?

Benim gözümü karartıyor ve tersliyorum: çekil git başımdan, beni rahat bırak. Şişko yeniden işi yoluna koymaya çalışıyor ama, sonunda yüksek perdeden saldırıya geçiyor:

– Senin gibi heriflerle konuşmak hoşuma mı gidiyor, zannediyorsun? Ben sadece fakirim.

Tanzanya’da herkes fakir…

… Pole pole geniş anlamıyla, sakin ol, alevlenmek niye, take it easy [dert etme olarak çevrilebilir]. Acele etmeden, herhangi bir ritme uymadan ya da bir pasif direniş biçimi olarak düşünülebilir. Biri acele ettiğinde patrona yarar, pole pole gitmek karları kısmanın bir yolu.

– Hakuna matata. Pole pole…

“… paparazzi gibi tarihe not düşücü de, hikâyeyi ve genellikle en beklenmedik anda ortaya çıkan kahramanı yakalamak için tetikte olmak zorundadır… aktüel gazeteci şeytaniyi, eksantrik olanı, etrafta olanı [merkezdekini değil-ç.n.] tuhaflığı, tek kişi de (eğer bir profil söz konusu ise) veya bir eğilimde ya da bir grup insanda (eğer bir hikâye söz konusu ise) beden bulmuş olanı aramaya meyillidir…” Güncel Latin Amerika Günce Antolojisi

Julio Villanueva Chang’ın 2008 tarihli Görünmez Yönetmen’den bir parçaya ne dersiniz?

“Kimse o olduğunu bilmiyordu ama, o, rollerini uyurgezer vaziyette oynasınlar diye aktörlerini hipnotize eden werner Herzog, El Comercio gazetesinin dar koridorlarında sessiz sinema figüranı gibi dolanıyordu… Umudun Kanatları dizisi için Peru ormanlarında düşen bir uçağın tek kurtulanı hakkında belgesel film çekmek üzere bir alman televizyon ekibi gazeteye gelmişti…Onu, aktörlerinin yaşamını riske atmakla suçluyorlardı. Herzog, Fitzcarraldo’da bir yerli kabilesini Amazonlara meydan okutturup, dağa bir tekne çıkarttırmıştı… hipnotize etmemişti: iki katını ödemişti…

 

… – Ben sinemada ilahlaşmış bir yönetmen değilim, dedi bana Herzog, kıçın kıçın uzaklaşmaya çalışırken, yoksa bugüne kadar kırk film çekmiş olmazdım…

.. .Juliana Koepcke hakkında bir belgesel çekmek niçin ona o kadar cazip görünmüştü.

… – Oradaydım, dedi bana, aynı uçakta… (Herzog, o uçağa bilet almış ama hayranlarını atlatmak için uçağa binmekten vazgeçmişti!)

Juliana Koepcke… uçuş kartlarını alabilmek için şirketin bir çalışanına rüşvet vermişti… 19.uncu sırada pencere kenarındaki F koltuğuna oturdu. Sonradan, uçak düşerken ormanın ona bir brokoli tarlası gibi göründüğünü söyleyecekti.”

Gazeteci edebiyatı birinci elden bir bakışı içerdiği için aynı zamanda son derece tehlikeli sularda dolaşabilir. Hayatını ortaya koyabilir. Bu bakımdan cesaret isteyen bir girişimdir. Mesela Gabriela Wiener’en “Sert Bir Âşıktan Huzursuz Bir Tapıcısına” (2008) adlı güncesinde anlattıklarına bir bakın:

… – Senden bir şey isteyecektim, demeyi başardığımda, Monique coşkuyla ikinci kata, metal yüzük ve zincir bağlı testisleriyle dört ayak üzerinde birbirini izleyen erkek alayına doğru yönelmişti.  

– De bakalım.

– Beni döver misin? Bir an duraladı, gözlerini bana dikti ve bir kahkaha çınladı.

– Ben kadınları ehlileştirmem, dedi üstüne basa basa, kalabalığa karışmadan önce…”

Ama sadece bununla da sınırlı değil.

“Ama bizzat tarihe not düşücü de, farklılığı temsil edebilir. Bizzat tuhaf olmak, yaratık olmak. Bu öz-bilinç operasyonu Lemebel’i not düşücülüğün tarihinde kendine özgü bir vakaya dönüştürür… Onun maskulen ve feminen tonu –ve bu tonu oluşturan travesti figürü– Hemingway’in antitezi olarak görülebilir…” İşte 1995’de yazdığı “Gelinciklerin de Dikenleri Var” başlıklı güncenin son cümlesi. Tüm içeriği özetliyor:

“… eşcinsellere karşı şiddetin, basit bir azarlamanın, öcün, ya da gaspın ötesine geçtiği kasvetli tiyatrolar. Tehlikeye en açık olanın, en zayıfın postu deldirdiği, sosyal hıncın mezbahaları. Yasak bir gülün dikenlerinde bir yudum keyif arayan delilerin çingen yüreği…”

Sims bu edebiyatın gücünü borçlu olduğu en önemli unsurlardan birini sembolizm olarak görür:

“Bir şehir ne zaman bir yazarın şehrine dönüşür? Dublin ne zaman Joyceworld’e, Londra Dickensland’e, ya da İlliers Proustville’e dönüşür? şurası açık ki, şehir kadar okkalı bir kitap yazmak, olmazsa olmaz koşuldur.

… Prag’ı düşünmek, Avrupa’nın macondo’sunu düşünüp, Gabriel Garcia Márquez’in bir söyleşisindeki sözlerini anımsamak gibidir: “Bogota Üniversitesi’ndeyken bir arkadaşım bana Franz Kafka’nın öyküleri kitabını ödünç verdi. O gece pansiyona dönünce Dönüşüm’ü okumaya başladım. İlk cümlede neredeyse yataktan düşecektim. Birinin böyle birşey yazacağı hiç aklıma gelmemişti. Gelseydi, çok daha önce yazmaya başlardım. Böylece yazmaya başladım…” Kafkaland, Rodrigo Fresan (2001)

Kurgudan da İyisi, çoğu Latin Amerikalı 21 yazara ait on-on beş sayfalık güncelerden oluşuyor. Kitabın sonunda ise Latin Amerika’da 1930 sonrası doğumlu yazarlara ait günce/ tanıklık türünde, daha doğrusu roman dışı eserler listesi var.

Güncel Latin Amerika kronik antolojisi daha hacimli, iki bölüme ayrılmış: Birinci bölüm, “Günlük Yazan Kronistler” başlığı altında 53 hikâyeden oluşuyor. İkinci bölüm ise “Günlük Üzerine Yazan Kronistler” başlığı altında sekiz yazıdan oluşuyor.

Okura sözünü verdiğim maceralı yolculuk konusunda beklentileri az çok karşılamış olmayı umarım. Ama elimde bir atımlık barutum daha var. İki derlemeden de birer güncenin azıcık daha etli parçalarının çevirisi… İlki Kurgudan da İyisi, diğeri Güncel Latin Amerika Kronik Antolojisi’sinden…

Matem Evi Soytarısı, Alberto Salcedo Ramos (2006)

“Chivolito (keçi) geceleri, ertesi gün köy sakinlerinden biri azrailin eline düşsün ümidiyle uykuya dalmadığına anası Inés Cuesta üzerine yemin ediyor. Ardından da ekliyor; şu ya da bu kişinin ölümü her ne kadar işine yarasa da, bunun olmasını beklemek için balkona tünemezmiş. İnsanlar ellerini kaldırıyor ona doğru ama, kovalamak için değil, dokunmak için.

… Kolombiya’da son elli yılını, Bogota’ya neredeyse bin kilometre uzak sahil kasabası Soledad’daki matem evlerinde komik hikayeler anlatarak geçirdi… Oradakileri gülmekten kırar geçirir… Mesai sonunda paraları doldursunlar diye şapka açar… Soytarı olarak ondan talepte bulunanlar, sıklıkla bizzat acılı ailelerdir. Bilirler ki, onun varlığı uzun bir cenaze alayı demektir.

… Karaip Kolombiyası’nın kimi yoksul köylerinde ölüm, bir aktivite fırsatıdır. Matem evine gelen insanlar yalnızca hısım akrabayla dayanışmaya değil, aynı zamanda yapacak bir şey olsun diye günlük hayatın rutinini kırmaya da gelirler. Yalandan ölümler gösteren sinema salonları olmadığı için, gerçek ölümlerle keyiflerine bakarlar…

… Eskiden en iyi işti ölüm. Şimdi daha ucuza çıkıyor diye yakma modası çıktı. Soruyorum, daha ekonomik olsun mu istiyorsunuz? Bağlayın kadavranın ayak bileğine taşı, hop, atın nehre. Böylece bedavaya gelir, hatta gözyaşlarını da biriktirirsiniz.

… başındaki felaketleri döküyor… en kötüsü de diyor, aslında yetenekliymiş ama “kör talihini” kıramamış. Gençliğinde, Chaplin filmlerini megafonla seslendirsin diye, sinema salonlarına beleş girmesine ses çıkarmıyorlarmış. Herkes, bu çocuk German Valdes olur çıkar falan dermiş. Ya bugün Chivolito kim? Bahtsız zavallı bir herif.

… –ölümü şenlikle aşmak–, Chivolito’nun bu gece komik hikayeler anlatarak yapmaya çalıştığı şey:…Bir kocakarı aynanın önünde soyunmuş, kendiyle konuşmaya başlamış. Ay tatlım, her tarafın buruş buruş, akordeona dönmüşsün. Artık o futbolcuların, öğretmenlerin, sucukçuların, marangozların, ayakkabıcıların çalgıcıların, şairlerin, şoförlerin tokmakladığı kadın değilsin. Kaltaklara benzedin! Tam bu sırada dört damla çişini kaçırınca şöyle demiş: Ağlarsın tabii, çünkü doğruyu söylüyorum!”

Pablo Escobar’la Bir Hafta Sonu, Juan Jose Hoyos (2003)

“1983 Ocak’ının bir cumartesi günüydü ve çok sıcaktı. Havada Magdalena nehri’nden gelen esintinin nemi hissediliyordu. Çiftliğin ortasındaki evin çevresinde, rüzgarla salınıp duran koyu yeşil yapraklı bir çok ağaç vardı. Birden, masmavi gökyüzünde beliren yüzlerce beyaz kuşun gelişiyle gün ışığı kesildi ve kara toprakta yürüye yürüye gidip, bilinmez bir iradeye itaat eder gibi birbiri ardına ağaç dallarına tünemeye koyuldular. Birkaç dakika içinde, ağaçlar beyaz tüylü kuşlarla doldu taştı. O tropik manzaraya gökyüzünden akıl almaz bir biçimde aniden düşmüş kar taneleri gibi görünüyorlardı. Havuzun yanında bir masa başında, ağaçlarda uyumaya çekilmiş kuşların piyesini seyretmekte olan çiftlik sahibi Pablo Escobar Gaviria, 1982 seçimleri öncesi tam da Yeni Liberalizm hareketi saflarında sıkı bir düşmanlık zincirinden boşanmışken, Luis Carlos Galán Sarmiento’nun yönettiği Liberal Partinin Kongre üyeleri listesinde adı görülene kadar, Kolombiyalıların hiç duymadığı bir adamdı.

– Size çok kolay gibi görünebilir, dedi Pablo Escobar, dallara sessizce tünemiş kuşlara bakmayı sürdürerek.

Sonra, sanki tanrı kendisiymişcesine ekledi:

– Bu hayvanlar böyle uyumaya alışsınlar diye her gün ağaçlara kadar çıkarmanın zorluğunu hayal bile edemezsiniz. Bunu yapmak için yüzden fazla adam çalıştırmam gerekti. Haftalarca uğraştık.

… Öğle sonrası devam eden kavurucu sıcağın verdiği susuzlukla sodasından bir yudum aldı ve ekledi:

– Kaç adamım var, bilmiyorum. Bu hafta bir Amerikan dergisine çıktığımı söylemişlerdi… Yanılmıyorsam, People ya da Forbes falan gibi bir şeydi. Benim dünyanın en zengin on multimilyonerinden biri olduğumu söylüyormuş. Çalışanlarıma da arkadaşlarıma da on milyon pezo teklif ettim şu dergi için ama, iki haftadır hâlâ kimse bana dergiyi getirmedi. İnsanlar çok boktan şeyler konuşuyor.

… kendinden emin ama hava atmadan konuşuyordu. Kuzeninin eşliğinde motosiklete binip, o aralar Medellin-Bogotá otoyolunun inşası hâlâ devam ettiği için Medellin ile Puerto Triunfo arasındaki yoldan toprak satın almaya gittiğindekiyle aynı kendinden emin tavır. Doradal ile Puerto Triunfo arasında yer alan, neredeyse Magdalena nehri kıyısındaki muazzam mülkü satın aldıktan sonra, topraklarına yüzlerce ağaç dikmeye başlamış, düzinelerce göl inşa ettirmiş ve nehir vadisine Córdoba düzlüklerinden satın alınıp, çiftliğe helikopterlerle getirilmiş binlerce tavşanı salmıştı. Antioquia’lı birkaç doktorun bu hayvanların kanının kanseri iyileştirdiğini keşfettiği masalını sağa sola yaymak aklına gelivermiş bir ihtiyar yüzünden dehşete düşen köylüler, bir süre ona tavşan satmaktan vazgeçmişlerdi. Escobar ihtiyara bir pilot gönderip, sırf hayvanlarla ne yaptığını göstermek için onu çiftliğe kadar getirtti: özgürce büyüsünler diye onları serbest bırakıyordu. Şimdilerde Magdalena’nın öte tarafından Puerto Boyacá’ya kadar tavşan dolu.

Tavşanlarla yaptığı gibi, Pablo Escobar çiftliğin tüm yol kenarlarına egzotik ağaçlar ve palmiyeler dikmek için bir çalışanlar ordusu kurmayı da becermişti. Yollar dönüp dönüp duruyor, tuhaf bir şekilde bir yerden ötekine gidip geliyorlardı, çünkü artık Escobar’ın aklında tüm dünyadan getirilmiş hayvanlarla koskoca bir hayvanat bahçesi inşa etme fikri vardı.

Topraklarını, Peru’dan vicuna ve lamalar, İskoçya yaylalarından inekler, kuzey Amerika otlaklarından bufalolar, Afrika’dan zürafalar ve gergedanlar, Hindistan’dan filler, Sahra çölünden hörgüçlü develer, Avustralya’dan kangurularla doldurma işini aylar boyu bizzat yönetti. Hayvanların sayısı 200’ün üzerine çıktı. Kolombiya Hayvancılık Enstitüsü sağlık karneleri olmadığı için hayvanları alıkoyunca, Escobar bir arkadaşını uzaklara gönderdi. Orada onları yeniden satın aldı ve bir haftadan kısa zamanda tekrar çiftliğe geri getirdi.

Akşamları güneş battığında çalışanlarını ağaçlara tırmanmaya mecbur ederek, kuşların evcilleştirilmesi işini Pablo Escobar, yıllar boyu şahsen yönetti. Başka hayvanlarla, alışkanlıklarına varıncaya dek doğalarını değiştirmeye çalışarak benzer şeyler yaptı. Örneğin bir kanguruya futbol oynamayı öğretti; su dolu plastik torbalarla sarılmış bir yunusu, kurtulmaya çalışıp da kendine zarar vermesin diye çarşaflarla sarmalanmış vaziyette bir uçakla Miami’den getirtti. Sonra onu Claro Nehri’yle Nápoles arasında yer alan bir çiftliğinin gölüne bıraktı.

… O dönemde Pablo Escobar Meclis’te vekildi… Adalet ona karşı sadece hiçbir adli sonuç doğurmaksızın İtagüí mahkemenin karanlık bir köşesinde dinlenmeye çekilmiş eski bir tutuklama emri okumuştu. Bu yüzden bir ropörtaj yapmak için ona ulaşmak çok kolaydı. Escobar’a o zamanın tüm politikacılarına olduğu gibi eşit davranılırdı ve hatta İspanya’da Felipe Gonzáles’in başkanlık seçimleri için oraya davet edilmişti. Bu seyahatte ona kolombiyalı iki partiden birçok parlamenter eşlik etti. İspanyol polisi Kolombiya uyuşturucu trafiğinin bir numaralı babasının Madrid’de bir otelde misafir edildiğini fısıldayan, uyuşturucu dünyası içinden sızma raporlar aldı. O heyecanla özel kuvvetler binayı kuşattılar ve Muhafazakar Parti’nin o gece erken yatmış bir yığın kongre üyesini, onlar korku dolu gözlerle bakarken bir süreliğine gözaltına aldılar. Pijamalı vaziyette bagajlarıyla birlikte didik didik edilerek alıkondular. O sırada Pablo Escobar arkadaşları ve Kolombiyalı gazetecilerle birlikte, onları davet eden Felipe Gonzáles’in başkanlık suitinde şampanya içiyordu.”

Latin Amerika gazeteci edebiyatında küçük bir gezinti Türkiye’deki okurlara iyi gelmiştir umarım.

Buenos Aires, Mayıs 2017

1 Crónica kelimesini türkçede karşılayan sözcük, günlük veya günce de olabilir tanıklık da. Bu yüzden kullandığım cümlelerde hangisi ihtiyacımı karşılıyorsa onu kullandım.

2 Mejor que ficcion (Crónicas ejemplares), Jorge Carrion (editor), 2012

3 Antolojia de crónica latinoamericana actual, Dario Jaramillo Agudelo (editor), 2012

(119)

Yorum yaz