Home Kültür Sanat Edebiyat Edebiyattan Tarih Öğrenilir mi?
Edebiyattan Tarih Öğrenilir mi?

Edebiyattan Tarih Öğrenilir mi?

210
0

Ben aslında tarih adına ne bili­yor­sam ede­bi­yat­tan öğren­dim ya da belki cüm­leyi şöyle kur­malı, ede­bi­yat saye­sinde öğren­dim.

Banu Yıldıran Genç

Liseye yeni baş­la­yan­larla ders yapar­ken ken­dimi sık sık, “Tarih öğren­mek için roman oku­maz­sı­nız, tarihi öğren­mek için tarih kitabı oku­mak gere­kir” der­ken bulu­yo­rum. Çok doğru bir cümle olma­dı­ğını bil­sem de aslında bunu ede­bi­yat der­si­nin ilk yılında sanat­çı­nın özgür­lü­ğünü ve sınır­sız­lı­ğını anla­ta­bil­mek adına yapı­yo­rum. Aklıma gelen bir örneği veri­yo­rum genel­likle, Muh­te­şem Yüz­yıl dizi­sinde Kanuni ve Hürrem’in öpüş­me­leri son­rası gaze­te­lere açık­lama yapan tarih­çi­ler olmuştu, “O zaman padi­şah­lar dudak­tan öpüş­mezdi, harem­le­rini alın­la­rın­dan öper­lerdi” diye. Hare­min bu kadar mah­re­mini nere­den bili­yor­lar gibi anlam­sız bir soruyu geçi­yo­rum, burada sorun olan sanat­sal bir yaratı ola­rak görü­len dizi­nin bire bir tarihe uyma zorun­lu­luğu olma­ma­sına rağ­men sena­rist­le­rin açık­lama yap­mak zorunda kal­ma­sıydı.

Bu mem­le­ket kah­ra­man­la­rı­nın diya­log­ları yüzün­den yar­gı­lan­mış yazar­lar, yasak­lan­mış kitap­larla dolu.

Kısa­cası sana­tın ger­çeğe dayan­ması gerek­tiği gibi bir bek­lenti içine giren öğrenci için küçük uya­rı­lar yapı­yo­rum, kur­maca kav­ra­mı­nın öne­mini anla­tıp bir yaza­rın Kur­tu­luş Savaşı’nı kay­be­den ve İngiltere’nin sömür­gesi olan bir Tür­kiye romanı yaza­bil­me­si­nin en doğal hakkı oldu­ğunu söy­lü­yo­rum. Çünkü bili­yor­su­nuz bu mem­le­ket kah­ra­man­la­rı­nın diya­log­ları yüzün­den yar­gı­lan­mış yazar­lar, yasak­lan­mış kitap­larla dolu.

Ede­bi­yatı yeni öğren­meye baş­la­yan öğren­ci­lerle durum böy­ley­ken, iler­le­yen yıl­larda, özel­likle Tan­zi­mat ve Ser­vet-i Fünûn roman­la­rını anlat­tı­ğım 11. sınıfta, ede­bi­yatla tarihi bayağı iç içe işler­ken bulu­yo­rum ken­dimi. Abdül­ha­mit bas­kı­sı­nın his­se­dil­diği dönem­ler­deki atmos­fe­rin, sanat­taki ara­yı­şın, sanat­çı­la­rın karam­sar­lı­ğı­nın günü­müze çokça ben­ze­mesi, benim tarih­ten değil ede­bi­yat­tan bol bol örnek ver­memle sonuç­la­nı­yor.

Mesele daha geçen­lerde Halit Ziya Uşaklıgil’in Nesl-i Ahîr’inden şu parag­raf geldi aklıma, roma­nın kah­ra­manı gör­müş geçir­miş Nüz­het umut­suz­luk­tan ne yapa­ca­ğını şaşır­mış genç İrfan’a öğüt verir: “Ben öyle sanı­yo­rum ki bu mil­lette can­lı­lık güç­le­rin­den en küçük bir parça bile eksil­me­miş­tir. Otuz yıl­dan beri elin­den alın­mış bütün o değerli öğe­ler, kopar­tı­lıp atı­lan bütün o genç filiz­ler, tam ter­sine zulüm ve yol­suz­luk­lara karşı aşırı bir kin yarat­mış, onun için fazla bir güç oluş­tur­muş, bütün bu vücut yöne­ti­min kahır ve ezin­cini çeke çeke büyü­müş, baş­tan ayağı hırs ve öcün karı­şı­mın­dan mey­dana gel­miş, acı ve elemle büyü­müş ve ina­nın ki sal­dırma ezme zamanı gelince bir ejderha hey­bet­li­li­ğiyle kal­ka­cak…” Şimdi bura­daki otuz yılın Abdülhamit’in otuz üç yıl süren padi­şah­lığı olduğu aşi­kâr­ken Ser­vet-i Fünûn­cu­la­rın nasıl mut­suz, nasıl umut­suz olduk­la­rını, hatta Yeni Zelanda’ya kaç­mayı düşün­dük­le­rini bir tarihi bilgi ola­rak ver­mek o bil­gi­nin ezberci eği­tim sis­te­minde kay­bo­lup git­me­sine yol aça­cak. Oysa şu parag­rafı, Nüzhet’i ve arka­daş­la­rını adım adım takip eden, Ada­lar vapu­run­dan inip çıkan­ları tek tek def­te­rine kay­de­den jur­nal­leri oku­mak, hatta roman boyunca bu atmos­feri yaşa­mak en kitabi bil­gi­den daha etkili olu­yor insan haya­tında.

Ede­bi­yat bir kere o fitili yaktı mı artık kaça­rı­nız yok, roman­dan, öykü­den, şiir­den yola çıkıp ken­di­nizi ansik­lo­pe­di­lere, maka­le­lere vura­bi­lir­si­niz.

O zaman tek­rar düşü­nü­yo­rum yazı­nın başın­daki cüm­lem üze­rine, ben aslında tarih adına ne bili­yor­sam ede­bi­yat­tan öğren­dim ya da belki cüm­leyi şöyle kur­malı, ede­bi­yat saye­sinde öğren­dim. 1980 son­rası kafa­sını kal­dır­maya kor­kan bir kuşa­ğın men­subu ola­rak lise yıl­la­rında Çetin Altan’dan Bir Avuç Gök­yüzü’nü oku­mak dün­yamı değiş­tir­mişti. Sonra Füruzan’dan 47’liler, Sevgi Soysal’lar, Meh­met Eroğlu’lar der­ken ders­lerde anla­tıl­ma­yan mem­le­ket tari­hini öğrenme süre­cim de baş­la­mıştı. Bu süreç mem­le­ketle de kal­mı­yor zaten. Daha geçen­lerde Médan Gece­leri’ni oku­yup saat­ler boyu Prusya Savaşı’nı araş­tır­dım. Ede­bi­yat bir kere o fitili yaktı mı artık kaça­rı­nız yok, roman­dan, öykü­den, şiir­den yola çıkıp ken­di­nizi ansik­lo­pe­di­lere, maka­le­lere vura­bi­lir­si­niz.

İlla önemli şey­ler, savaş­lar, barış­lar, dar­be­ler olması gerek­mi­yor öğren­dik­le­ri­mi­zin, tarih kitap­la­rında hiç göre­me­ye­ce­ği­miz detay­lar, küçük insan­la­rın yaşamı, gün­de­lik alış­kan­lık­ları gibi göz ardı edil­miş ayrın­tı­larla dolu ede­bi­yat. Harem­lik selam­lık yaşa­mın saray­larda değil de gün­de­lik hayatta nasıl işle­di­ğine dair öyle ayrın­tı­lar var ki roman­larda… Latin alfa­be­sine çev­ril­miş hâliyle daha yeni yayım­la­nan Hayal-i Celâl adlı roma­nında Reca­izâde Meh­met Celâl, akşam yemeğe erkek misa­fir davet edil­diyse bu işin nasıl hal­le­dil­di­ğini Tan­zi­mat yazar­la­rın­dan alış­kın oldu­ğu­muz biçimde açık­la­yı­ve­ri­yor mesela: “Yemek­ler o akşam harem mut­fa­ğında pişi­ri­lir ve çatal bıçak ve havlu gibi öte­beri de dönme dolap ve orta kapı vası­ta­la­rıyla alı­nıp veri­lirdi.” Eskiye ait her şeyi yıkma gibi bir huyu­muz bulun­du­ğun­dan bugün ortada dönen bir dola­bın olduğu evler­den de, evin ikiye ayrıl­mış yaşama kısım­la­rın­dan da habe­ri­miz yok elbette. O nedenle bazen de böyle hiç aklı­mıza gel­me­yeni öğret­meye yarı­yor ede­bi­yat.

İşte ben de böyle iki­lem­ler yaşı­yo­rum. Bir yan­dan küçük yaş­taki öğren­ci­le­rin yan­lış bek­len­ti­ler içine gir­me­mesi için yazı­nın başında anlat­tık­la­rımı söy­lü­yo­rum, bir yan­dan zaman iler­le­yip de daha derin konu­lara dal­dık mı baş­lı­yo­rum tarih adına ede­bi­yat­tan öğren­dik­le­rimi anlat­maya… Şim­di­lik tek tesel­lim bu tutar­sız­lı­ğımı yüzüme vuran bir öğren­ci­min olma­ması. Olursa da bu yazıyı oku­ma­sını tem­bih­le­rim artık.

(210)

Yorumlar