Home Bilgi Bankası Edebiyat Eduardo Galeano: Dünyanın Vicdanı
Eduardo Galeano: Dünyanın Vicdanı

Eduardo Galeano: Dünyanın Vicdanı

707
0

“Sözcükler, tıpkı dünya üzerinde dolaşan gezgin ruhlar gibi hiç acele etmeden ve güney göklerinde kendilerini arada sırada yavaşça aşağı bırakan kimi uçan yıldızlar gibi yürüyorlar.”

Gökhan Güvener

2015’te akciğer kanserinden kaybettiğimiz Eduardo Galeano’nun, hayatının son üç yılında tamamladığı Hikâye Avcısı, Türkçe çevirisiyle ülkemizdeki okurlarına ulaştı. Alıştığımız tarzda, kimi birkaç paragraf kimi sadece birkaç satır süren kısa metinler var yine karşımızda. Yılların birikiminde olgunlaşmış, süzülmüş, âdeta sadece öz barındıran metinler.

İlk sayfalarda Binbir Gece Masalları‘ndan alıntıyla bir tavsiye yer alıyor:

“Çek git, dostum! Her şeyi terk et ve çek git! Yayından çıkıp gitmeyen ok ne işe yarar ki? Odun olarak kalmaya devam etseydi, ud o ahenkli sesleri çıkarabilir miydi?”

Tıpkı öncekiler gibi bu yapıtı da döne döne okunan, Galeano’nun o özel duyarlılığını ve ince mizahını yansıtan, haksızlıklara, adaletsizliklere, doğal kaynakların özensiz kullanılmasından çevre kirliliğine pek çok konuya yer veren çarpıcı ve öğretici hikâyelerle dolu.

Fransız milli takımının yıldız oyuncusu Lilian Thuram’ın, futbolu bırakıp tüm enerjisini dünyadaki siyahların onurlarını geri kazanmaları için harcamaya karar verişinin ilginç öyküsünü okuyoruz mesela. Pasifik okyanusunda yıllardır insanlar tarafından denize atılmış plastiklerden, hurdalardan, sanayi ve maden atıklarından oluşmuş İspanya’dan daha büyük bir alanı kaplayan dev bir çöp takımada olduğunu dehşet duyarak öğreniyoruz. Bir başka hikâyede Las Vegas kentinin kurulduğu sıralarda Louis Armstrong, Ella Fitzgerald ve Nat King Cole gibi siyah müzik yıldızlarının konser verecekleri salonlara sadece servis kapısından girip çıkabildiklerini, hatta Sammy Davis Junior yüzme havuzuna atladığında otel yönetiminin bütün suyu değiştirdiğini görerek hüzünleniyoruz. Yürümeyi ne kadar sevdiğini, yürüme eyleminin yazılarındaki önemini aktardığı bir metin bizler için hoş bir sürpriz barındırıyor:

“Ben yürürken, benliğimin derinliklerindeki sözcükler de yürüyor ve istedikleri hikâyeleri anlatmak için başka sözcükler arıyorlar. Sözcükler, tıpkı dünya üzerinde dolaşan gezgin ruhlar gibi hiç acele etmeden ve güney göklerinde kendilerini arada sırada yavaşça aşağı bırakan kimi uçan yıldızlar gibi yürüyorlar. Sözcükler nabız atışı ritminde yürüyor. Bugünlerde tamamen bir tesadüf eseri, Türkçede yürümek ve yürek sözcüklerinin aynı kökten geldigini öğrendim.”

Kitabın sonlarına doğru aktardığı kendi çocukluğuyla ilgili bir anı, Galeano’nun ömrü boyunca ezilen, hor görülen ve yok sayılanların yanında yer alan yolu tercih edeceğine dair nasıl da bilgi veriyor:

“Okulda öğretmenimiz bize, İspanyol fatih Balboa’nın Panama’daki bir zirveye çıkıp bir tarafta Pasifik Okyanusu’nu, diğer taraftaysa Atlantik Okyanusu’nu gördüğünü, onun iki denizi aynı anda gören ilk insan olduğunu söyledi. Ben elimi kaldırdım: Senyorita, senyorita. Ve sordum: Yerliler kör müydü? Okuldan ilk kovuluşum bu oldu.”

John Berger’in kendisi için söylediği “Dünyanın Vicdanı” tanımlamasını okurlarının gözünde de her yönüyle hak eden yazarın hayatına ve önemli eserlerine de kısaca bir göz atalım:

Eduardo Galeano 1940 yılında Uruguay, Montevideo’da doğdu. Ebeveynlerinin İspanyol, İtalyan, Galler ve Alman kökenlerine rağmen kendini daima tam bir Latin Amerikalı hissedecektir. Küçük yaşlarda gazeteciliğe başladı. 1973’teki askeri darbe sonrasında önce hapse atıldı, sonra Arjantin’e sürgüne yollandı. 1976’da bu kez Arjantin’de gerçekleşen askeri darbe sonucunda İspanya’ya kaçtı. Tam on iki yıl sürgünde yaşadıktan sonra 1985 yılında ülkesi Uruguay’a döndü.

“Uluslararası işbölümü sonucunda bazı ülkeler kazanırken bazı ülkeler de kaybediyor. Bizim bugün Latin Amerika diye adlandırılan toprağımız, kendini hep kaybetmeye adamış durumda” cümleleriyle başlayan Latin Amerika’nın Kesik Damarları, onu tanınan bir yazar haline getirir. Brezilya, Şili, Arjantin ve Uruguay’da askeri yönetimlerce yasaklanan kitap büyük bir popülarite kazanır ve kıtanın en çok okunanlarından biri haline gelir. Uluslararası bir ün kazanması ise, 2009’da Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez’in ABD başkanı Barack Obama’ya dünya basınının gözleri önünde bu kitabı hediye etmesiyle gerçekleşir. Bu olay üzerine birçok dile çevrilir ve bütün dünyada çok satanlar listelerine dahil olur.

En önemli yapıtlarından Ateş Anıları Üçlemesi, Latin Amerika’nın tarihini yerli halklarının mitolojisinden başlayarak modern günlere değin anlatan üç kitaptan oluşan çarpıcı bir eser. Yerel mitler, tarihi aydınlatan kolektif metaforlardır onun için. Üçlemenin İngilizce baskısı nedeniyle New York Times‘a verdiği röportajda, resmi tarihin güçlüler ve kazananlar tarafından yazıldığını, bir ölçüde kurgulanarak şekillendiğini, kendi bakışının ise tam tersi yönde sübjektif ve kaybedenlerin yanında olduğunu ifade eder. Bu bakış açısı, resmi tarih tarafından maskelenen ve hakları yenenleri onurlandıracaktır ona göre.

Aynalar‘da ise bu kez bütün dünyanın tarihini küçük öykücükler halinde aktarır. Yine gazetecilik refleksiyle, çarpıcı detayları ön plana çıkaran bir anlatı yöntemidir kullandığı. Örneğin Bizans tarihinden söz ederken, “Gemiler Karada Yüzünce” başlıklı bölümde şunları yazar:
”Türk gemileri, suyun altına gerilmiş olan ve kendisine geçiş imkânı vermeyen zincirleri aşmayı bir türlü başaramamıştı. Ta ki Sultan Mehmet o hiç duyulmamış emrini verene dek: gemilerin karadan yüzdürülmelerini emretti. Tekerlekli platformların üzerine yerleştirilen ve bir sürü öküz tarafından çekilen gemiler gecenin sessizliğinde, çıkmaları bir dert inmeleri bir dert derken, Boğaziçi’ni Altın Boynuz’dan ayıran tepenin üzerinden aşağıya süzüldüler. Şafak vakti limanın gözcüleri, Türk gemilerinin yasak sularda, burunlarının dibine kadar sokulduğunu sanki bir sihrin eseriymişçesine korku içinde fark ettiler.”

“Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak isterdim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım, ama sadece rüyalarımda.” itirafıyla başlayan Gölgede ve Güneşte Futbol, Galeano’nun müthiş futbol tutkusunun yansıdığı diğer kitaplarından ayrı yerde durur. Bazen bir dünya kupasını, bazen bir karşılaşmayı, bir oyuncuyu, kimi zaman da sadece bir golün hikâyesini sürükleyici biçimde anlatır. Futbolla hiç ilgilenmeyenlerin bile keyifle okuyacakları bir kültürel derinliği yansıtır yazdıklarına. Bununla, okuma fanatiklerinin ve futbol fanatiklerinin karşılıklı korkularını yenmeye ve aradaki duvarları yıkmaya yönelik bir amaç taşıdığını vurgular.

Bir takvim formatında yazılmış olan Ve Günler Yürümeye Başladı, her gün için dünya tarihinden yaşanmış bir olayı konu edinir. Bu hikâyeleri kimi zaman hüzünle, kimi zaman gülümseyerek okuruz. Bazıları, insanoğlunun erdem yolculuğuna dair şaşırtıcı bilgiler sunar. 1906’da Kongo’dan getirilmiş Ota Benga adı verilen pigmenin Bronx’ta bir hayvanat bahçesinde kafes içinde sergilendiğini, ardından burdan kurtarıldığını ve on yıl süren “evcilleştirme” çabalarına rağmen sonunda intihar ettiğini boğazımız düğümlenerek öğreniriz. Bir diğer hikâye, 18. yüzyıl sonlarında Avrupa operalarını fetheden Brezilyalı soprano Joaquina Lapinha’nın sesine ve etkileyici dramatik duygusuna yapılan övgü dolu eleştirilerin, “maalesef teni koyu renkte” diye bittiğini anlatır.

Ne yazık ki yeni kitaplarını okuyamayacağız artık, ama var olanlar hep gündemde kalarak, farklı okur kitlelerine ulaşarak Galeano’nun “Dünyanın Vicdanı” olma misyonunu sürdürecekler. Hikâye Avcısı’nın son sayfasında yer almasını uygun gördüğü, Navajo yerlilerine ait bir türkünün sözleriyle bitirelim:

“Güzellik içinde yürüyeyim.

Güzellik olsun önümde

ve arkamda güzellik

ve altımda

ve üstümde

ve etrafımdaki her şey güzellik olsun

bir güzellik yolu boyunca

ve güzellikle sona ersin.”

(707)

Yorum yaz