Home Öykü Kısa Öykü Erkan Tuncay • Su Kaçıran
Erkan Tuncay • Su Kaçıran

Erkan Tuncay • Su Kaçıran

250
0

Ara­bada otur­muş Car­ver oku­yo­rum. Yağ­mur yağı­yor. Tamir­ci­nin önünde sıramı bek­li­yo­rum. Kapı açı­lı­yor. Seni unut­ma­dım, diyor usta. Lift boşal­sın ara­bayı ala­ca­ğız. Ben motor suyu sürekli eksi­len Golf ara­bamda kitap oku­mayı sür­dü­rü­yo­rum.

Yazın bu atöl­yeye bir ayımı ver­miş­tim. Sıcak yel esi­yordu. Çatı­daki çinko tak tak diye ses çıka­rı­yordu. Sözü­müz ikide bir kesi­li­yordu. Esi­yor, sıcak esi­yor, diyor­duk. Şimdi çinko sular altında. Yağ­mur dam­la­ları ses veri­yor. Bu araba saye­sinde motor bil­gimi geliş­tir­dim. Paramı alan, beni bir baş­ka­sına para ver­mek üzere gön­de­ri­yor.  Yıl­ma­dım. İki aydır bu atöl­yeye gidip geli­yo­rum. Böy­lece piyasa yapı­yo­rum.

Eşim oğlumla yolda kal­dı­ğımda hava iyiydi. Bizimki kötü. Ne güzel yolda gider­ken, motor buhar çıkar­maya baş­lı­yor. Ara­ba­nın suyu yeni­den boşa­lı­yor. Sonra eşi­min sinir­leri. Al, başına çal, diyor. Çocuğu elin­den sert çekiş­ti­rip bir dol­muş dur­du­ru­yor. Binip gidi­yor­lar. Onları en son gör­dü­ğüm yer Mer­kez Cami’nin orası. Oysa tamir­ci­leri sık görü­yo­rum.

Diye­ce­ğim bu ara­baya ilgim, düş­kün­lük gibi görü­nü­yor. Araba biz­den daha değerli, diyen eşim. Senin şu altına kaçı­ran ara­ban, diye imalı konu­şan oğlum. Yakın­la­rım. Dost­la­rım. Vaz­ge­çe­me­di­ğim. Hep iki arada yaşa­maya ken­dimi zor­la­dı­ğım.

Kız­dım, ilen­dim ona. Sigorta çekici sürü­cü­le­riyle ahbap­lık kur­dum. Şu an içinde otur­du­ğum bu araç Carver’ın öykü atmos­fe­rine çok uyu­yor. Benim dün­yam için bir tutku. O kadar para ver­dim, niye bir türlü sorun çözül­mü­yor? Karın ağrım bu.

Tamir­ha­ne­nin tuva­le­tin­dey­ken babam aklıma geli­yor. Motor kapa­ğına bir iki delik açın, diyor. Ben tekne moto­runa böyle yap­tım. O da sürekli hor­tum pat­la­tı­yordu. Bizim bura­nın sıca­ğına gel­mi­yor bu ithal motor­lar. Sen bunu tamir­ciye söyle. Söy­le­me­ye­cek­sen bak ben gelip söy­le­rim.

Söy­le­me­ye­ce­ğim, diye içim­den geçi­ri­yo­rum. O an konu bura­dan deniz serü­ven­le­rine gele­cek diye kor­ku­yo­rum.

Klo­zet­ten içki kokusu geli­yor. İşim bit­ti­ğinde yağ­murda yıkan­mış bir doğayı izle­ye­rek beni terk etme­yen anne­min yanına gide­ce­ğim diye düş kuru­yo­rum.

Carver’a yeni­den dönü­yo­rum. Araç­taki yerimi sevi­yo­rum. Araba sıcak. Belli belir­siz bir sis yayı­lıp atöl­ye­nin önünü, ara­bamı kap­lı­yor. Yağ­mur devam edi­yor. Böyle sisli öykü­ler­den, böyle bir atölye önü çıkar, diyo­rum. Bir an hiç sıram gel­mese de kitabı bitir­sem, diye düşü­nü­yo­rum. Sonra bu düşün­ceyi de kovu­yo­rum. Baba­mın sesi zih­nimde yerini ala­cak­ken dizel motor sesi işi­ti­yo­rum. Bu motor­lar hep böyle tok çalı­şır. Benimki ben­zinli. Camı bir adam tık­la­tı­yor. Sis­ler için­den çıkan ada­mın, elle­rinde sigara çak­mak­ları. Bakışı,  şu çak­mak­lar­dan al, diyor. Hikâ­yesi yok yüzü­nün. Şaşı­yo­rum buna. Oysa yüzde bir derin­lik ara­rım ben. Ya da göz­lerde olsun yeter. El kol hare­ket­le­riyle sigara içme­di­ğimi anla­tı­yo­rum. Yine bek­li­yor. Gizemli biriy­mi­şim gibi bakı­yor. Göz­leri bir şey anlat­maya çalışsa kesin çak­mak ala­ca­ğım. O da yok! Yüzümü yeni­den kitaba dönü­yo­rum. Bir yan­dan da adam camın dibin­den ayrıl­ma­ya­cak diye kor­ku­yo­rum. Sola dönüp bakı­yo­rum. Sis biraz açıl­maya baş­lı­yor. Adam yok!

Öykü­ler içinde iler­li­yo­rum. Car­ver öykü­leri bu havaya iyi gidi­yor. Bir şey var insanı içine çeken. Oku­dukça insa­nın elini kolunu bağ­la­yan. Sonra böyle olduğu için sanki boş ver, sik­tir et diyen bir hal. Her­halde elim­deki öykü­le­rin bu yanını sevi­yo­rum. Ken­dini akışa bırak­mak. Yağ­mur oluk­lar­dan akı­yor. Önümde park etmiş eski model Mercedes’in üstüne. Yeni­den ses­ler için­den bir ses. Börek­çi­iii. Tuza banı­lan simit de satı­yor. İnce geniş hal­ka­lar halinde simit. Ben ara­ba­dan çıkıp kat­kılı ekmek alı­yo­rum. Bura­larda biberli ekmek diyo­ruz biz ona. Came­kânlı ara­ba­nın içine uza­nı­yor el.  Öteki elde şem­siye. Beni de koru­yor. Alıp atölye çay oca­ğına doğru koş­tu­ru­yo­rum. Paça­la­rım ısla­nı­yor.  Yan­mış mazot kokusu. Bu kokuyu iyi bili­rim. Dizel kal­fası olan ağa­be­yim çocuk­luk düş­le­ri­mize az taşı­madı bu kokuyu. Aşçı kadın mut­suz gene. Der­dini doğ­rar gibi doğ­ru­yor ıspa­nak­ları. Ispa­naklı yumurta, tamirci çocuk­la­rın öğlen yemeği. İçe­ri­deki cam­lar buğu­lan­mış. O buğuyu solu­dukça çoğa­lan bir yemek kokusu sar­mış orta­lığı.

Suri­yeli usta ara­ba­mın boş lifte alın­ma­sını sağ­lı­yor. “Eş met ıkra?”* diye soru­yor. “Hikeye,” diyo­rum. “El heyet hikeye,”** diyor. “Sahih,”*** diyo­rum.

Onu doğ­ru­la­yınca göz­leri par­lı­yor. Atöl­yede şık elbi­se­le­riyle çalı­şan bu usta, ara­bayı elin­deki düğ­meye basa­rak havaya kal­dı­rı­yor. Ara­bam hava­la­nı­yor. O zaman ağzım­daki katıklı ekmek lok­ma­sını daha sert gevi­yo­rum. Eşim, çocu­ğum, Car­ver, yolda kal­mış­lık­la­rım… Hepsi bir­den hava­la­nı­yor.

*Ne oku­yor­sun?

**Hayat, hikâ­ye­dir.

***Doğru.

(250)

Yorumlar