Home Kültür Sanat Edebiyat Öykü Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası."
Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası."

Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası."

809
0

Yüzüm daha çok doğaya dönük. Bağır­ma­dan, ajite etme­den, büyük söz­ler söy­le­me­den, karak­ter­leri daha çok gel­di­ği­miz yerle, salt doğayla iliş­ki­len­dir­mek, çırıl­çıp­lak bırak­mak, ken­di­le­riyle yüz­leş­ti­rip ses­sizce doğaya dön­dür­mek isti­yo­rum.

Ezgi Polat’ın Susu­la­cak Ne Çok Şey Var Ara­mızda öykü kitabı yayım­la­nır yayım­lan­maz öykü­se­ver­le­rin ilgi oda­ğında yer aldı. Bu bir ilk kitap. Yazarı genç. Son­rası da merak edi­lir. Ezgi Polat ile kita­bını, yazma serü­ve­nini, sev­dik­le­rini konuş­tuk…

Semih Gümüş: Ezgi, Susu­la­cak Ne Çok Şey Var Ara­mızda çok güzel bir ad. Bu ad bizi olumlu anla­mına mı gön­de­ri­yor, olum­suz anla­mına mı?

Ezgi Polat: Nasıl yaz­dık­la­rı­mızda sus­tuk­la­rı­mı­zın ne kadar önemli oldu­ğun­dan, met­nin esas anla­mı­nın giz­le­dik­le­ri­mizde yat­tı­ğın­dan söz edi­yor­sak ile­ti­şim için de aynısı geçerli. İki anlamda da değer­len­di­re­lim. Bana göre susa­rak anla­şa­bil­mek ile­ti­şi­min doruk nok­tası. Bunu başa­ra­bil­mek için birey­ler ara­sında derin, içsel­leş­ti­ril­miş bir bağ kurul­muş olması gere­kir. Bir nevi tele­pati. Kitap­taki “Sıkıntı” adlı öyküde, anneyle kızın ara­sında görü­len tür­den. Onlar bir­bir­le­rini iyi tanı­yor­lar ve bu yüz­den bir­bir­le­rine bakıp gülüm­se­me­leri yeterli olu­yor. İliş­ki­le­ri­nin pürüz­süz olması gerek­mi­yor. Hiç­bir iliş­ki­nin pürüz­süz ola­bi­le­ce­ğini düşün­mü­yo­rum.

Sus­ma­nın öbür biçimi, yani keli­me­le­rin boşa sarf edi­le­ceği düşün­ce­siyle sus­maksa ile­ti­şi­min dip nok­tası diye­bi­li­riz. Orası ger­çek­ten karan­lık. “Başka Yolu Yok, Anla­dım”’ öykü­sünde görü­len, o diş sık­tı­ran sus­kun­luk. Karak­te­rin hiç tanı­ma­dığı gar­sonla bir anda yaka­la­ya­bil­diği ama baba­sıyla bir türlü yaka­la­ya­ma­dığı gizli fre­kans. Söy­le­ne­cek öyle çok şey var ki karak­ter bunun ver­diği yor­gun­lukla ağzını açıp tek kelime etmek iste­mi­yor. Keli­me­le­rin yaşa­na­cak­ları değiş­ti­re­me­ye­ce­ği­nin far­kında ve çare­siz. Konuş­tukça daha beter ola­cak, bili­yor. Söy­le­mek için çok gecik­tiy­se­niz sus­mak bazen daha iyi­dir. Bu da öyle bir şey. Ama bir yan­dan da bir arada olmayı sür­dü­rür­se­niz ilişki kang­ren olur. Sonunda kesip atar­sı­nız, dol­du­rul­ması müm­kün olma­yan bir boş­luk kalır geriye.

Kitap­taki öykü­le­rin hemen hemen hep­sinde iki şekilde de kul­la­nıl­dı­ğını söy­le­ye­bi­li­rim. Kimi zaman aynı iki kişi ara­sında kimi zaman bir üçüncü kişi ara­cı­lı­ğıyla. Çok iyi anla­şa­bil­di­ği­miz bir insanla da çıkış­sız kala­ca­ğı­mız anlar yaşa­ya­bi­li­riz. Ya da tam tersi. Bu kar­ma­şık, ama çok ola­ğan bir durum. Böyle yaşı­yo­ruz. O yüz­den siyah ya da beyaz diye­mem. Hâkim olan, bizi ele geçi­ren neyse o, niha­ye­tinde hep bula­nık.

SG: İlk kita­bı­nın seni pek de zor­la­ma­dan yayım­lan­dığı söy­le­ne­bi­lir. Peki bunun seni zor­la­ya­cağı da söy­le­ne­bi­lir mi?

EP: Böyle şey­leri hesap­la­mı­yo­rum.

SG: Öykü­le­rini der­gi­lerde yayım­lı­yor­dun ve öykü­le­rin daha kitabı yayım­lan­ma­mış bir yaza­rın göre­bi­le­ceği ilgiyi gör­meye baş­la­mıştı. Öykü­le­rini der­gi­lerde yayım­la­ma­dan kita­bını yayım­la­mayı seçen yazar­lar da var…

EP: Elbette bu bir ter­cih. Ama der­gi­lerde hiç yayım­lan­ma­mış olması ilk kitap­larda pek de rast­la­dı­ğı­mız bir durum değil bence. Yeni baş­la­yan bir yaza­rın öykü­le­ri­nin der­gi­ler tara­fın­dan kabul gör­mesi, yayım­lan­ması onun için büyük moti­vas­yon. Yaza­rın güve­nini taze­le­yen, daha iyi­sini yap­mak için ona güç veren bir şey. Yayım­lan­ma­ması da dün­ya­nın sonu değil elbet, bunu unut­ma­mak gerek. Ben kendi halimde yazar­ken bir fan­zin kolum­dan tutup çekti, sonra ben başka bir der­giyi zor­la­dım, sonra başka bir der­giyi. Hep­sin­den bir şey öğren­dim. Bir yerde kalıp ora­daki insan­larla bir­bi­ri­mizi alkış­la­yıp dur­mak bizim geliş­me­mizi engel­le­ye­bi­lir ya da yavaş­la­ta­bi­lir. Farklı dün­ya­lar gör­mek gere­kir. Ancak bütün bun­lar­dan sonra ait oldu­ğu­muz yeri daha net görüp oraya daha güçlü döne­bi­li­riz. Şunu da ekle­mek isti­yo­rum. Bah­set­ti­ğim her yerde olmak değil. Hele ki belirli bir yazma bilin­cine eriş­miş kişi­nin her ay bütün der­gi­lerde boy gös­ter­mesi bir yer­den sonra çekil­mez olu­yor. Kişi nasıl olsa yayım­la­nı­yo­rum ya da şurada da yaza­yım da arkam­daki kişi sayısı art­sın man­tı­ğıyla yak­la­şınca bu bir tür mas­tür­bas­yona dönü­şü­yor ve mide bulan­dı­rı­yor. Elbette yaz­dık­la­rı­nın insan­lara ulaş­ması güzel, ama yaz­dık­la­rı­nın. Bir çizgi olmalı.

SG: Benim kişi­sel ola­rak öykü­lerde ve roman­larda hep ara­dı­ğım anla­tım sorun­la­rına hep doğru çözüm­ler geti­ril­miş öykü­ler bun­lar. Ve bun­ları okur­lar belki de fark etmi­yor­dur. Sence anlamı nedir bunun?

EP: Ben de bir res­sa­mın tab­lo­suna bak­tı­ğım zaman fırça dar­be­le­rini nasıl attı­ğını, hangi renk­leri hangi sırayla karış­tır­dı­ğını, orada tam anla­mıyla ne yap­tı­ğını bile­mem. Ama ışık­larda ve göl­ge­lerde, öne çıka­rıl­mış ve arka plana atıl­mış şey­lerde, renk­lerde ve çiz­gi­lerde beni çeken şey­ler varsa bak­maya devam eder, içsel­leş­ti­ri­rim ve niha­ye­tinde bende bir duygu bıra­kır. Bu duygu res­sa­mın his­set­tir­mek iste­diği birin­cil duygu olma­ya­bi­lir de. Bun­la­rın hiç önemi yok. O resim bana bir şey­ler kattı, bir şey­ler his­set­tirdi, beni zen­gin­leş­tirdi. Ve ben hâlâ o res­min hangi tek­nikle yapıl­dı­ğını bil­mi­yo­rum, ama sanat­çı­nın başka eser­le­rini gör­mek için sabır­sız­la­nı­yo­rum. Hepsi bu.

SG: Zama­nı­mı­zın insan­la­rını zama­nı­mıza özgü sorun­lar içinde anla­tı­yor­sun. Bir de belki senin kuşa­ğına yakın insan­lar bun­lar. Kim­le­rin, nele­rin hikâ­ye­le­rini yaz­mak isti­yor­sun?

EP: Oda­ğımda insan var. Bir­ço­ğu­mu­zun öyle. İnsa­nın kar­ma­şık yapı­sını çözüm­le­ye­bil­mek, hayat­tan ve sanat­tan soyut­la­dık­la­rım üze­rine düşün­mek benim için işin en zevk verici kısmı. Bah­set­ti­ğim kar­ma­şık yapı, mekân­dan, zaman­dan ve dönem­den bağım­sız düşü­nül­meli bence. İnsan aynı insan, dav­ra­nış biçim­leri çok da değiş­medi, sorun­lar aynı sorun­lar, yal­nızca araç­lar, dola­yı­sıyla da ifade ediş biçim­leri değişti. Yüzüm daha çok doğaya dönük. Bağır­ma­dan, ajite etme­den, büyük söz­ler söy­le­me­den, karak­ter­leri daha çok gel­di­ği­miz yerle, salt doğayla iliş­ki­len­dir­mek, çırıl­çıp­lak bırak­mak, ken­di­le­riyle yüz­leş­ti­rip ses­sizce doğaya dön­dür­mek isti­yo­rum. Çabam bu.

SG: Doğ­rusu insan­lara, ara­la­rın­daki iliş­ki­lere iliş­kin iz bıra­ka­cak hikâ­ye­le­rin var. Buruk, acı­tıcı, bazen sert. Öykü bun­ları arar mı sence?

EP: Arar. En azın­dan benim anla­yı­şım böyle.

SG: Çok olgun bir anla­tım dilin var. Bazen tek tek söz­cük­ler bile önemli yük­ler taşı­yor. Böyle olduğu için de senin öykü­le­rin dilin hak­kını vere­rek okun­mayı gerek­ti­ri­yor. Sanı­rım bu dilde son­raki öykü­le­rinde de ısrar etmek gere­kir…

EP: Kul­lan­dı­ğım dil benim bir par­çam. Ben nereye gider­sem gide­yim o benimle gele­cek, bulun­duğu yerin kural­la­rına adapte ola­cak, yine bun­ları his­set­ti­ren bir par­çam ola­rak yazı­nın içinde var ola­cak­tır sanı­yo­rum.

SG: Senin dili­nin romana yat­kın oldu­ğunu sezi­yo­rum. Sonra roman yaz­mayı düşü­nü­yor musun?

EP: Evet, bunu çok duyu­yo­rum. Ben de isti­yo­rum ki kafamda yavaş yavaş şekil­le­nen dağı­nık par­ça­lar, farklı konu­lar ve biçim­ler var. Onla­rın daha bütün­lüklü ve bana göre anla­tıl­maya değer olma­sını, onca sayfa yazı­la­cak şeyin ger­çek bir anlam bul­ma­sını bek­li­yo­rum biraz.

SG: En çok etki­len­di­ğin yazar­lar kim­ler oldu?

EP: En çok, yaz­dık­ları ve yazma biçim­leri üze­rine düşün­dü­ğüm yazar­lar­dan etki­len­mi­şim­dir diye düşü­nü­yo­rum. Kısa tut­maya çalı­şa­ca­ğım. Car­ver, Cor­ta­zar, Bolaño, Che­ever, David Cons­tan­tine, David Vann, Ralf Roth­mann, Gerb­rand Bak­ker, Per Pet­ter­son, Joyce Carol Oates.

SG: Son zaman­larda neler oku­yor­sun?

EP: Enri­que Vila Matas, Mon­tano Hata­lığı; Les­zek Kola­ko­wski, Neden Hiç­bir Şey Yok da Bir Şey Var.

SG: Öyle bir şan­sın olsaydı, hangi yazar­larla arka­daş­lık etmek ister­din?

EP: Pedro Almodovar’ın, Mon­tano Has­ta­lığı’nın arka kapa­ğında yer alan bir sözü var, şöyle diyor: “Vila-Matas’ı şah­sen tanı­mı­yo­rum, tanış­mayı da düşün­mü­yo­rum. Onu oku­mayı ve yaz­dık­la­rı­nın beni ele geçir­me­sini ter­cih ede­rim.” Sanı­rım biraz böyle.

SG: Oku­du­ğun en güzel kitap neydi?

EP: Bık­ma­dan açıp açıp için­den bölüm­ler oku­du­ğum, okur­ken ken­dimi bir anda yazar­ken bul­du­ğum kitap­lar en güzel kitap­lar benim için.

SG: Bugüne kadar oku­ma­dı­ğına hayıf­lan­dı­ğın yazar var mı?

EP: Elbette var. Şimdi ilk aklıma gelen Elias Canetti.

SG: Peki seni düş kırık­lı­ğına uğra­tan yazar ya da kitap?

EP: Düş kırık­lı­ğına uğra­mam için düş kur­mam gere­kir. Bir kitabı oku­ma­dan önce böyle hül­ya­lara kapıl­mam. Çok merak ede­rim. Kötü bul­duy­sam biraz homur­da­nıp oku­mayı bıra­kı­rım.

SG: Bugün­lerde neler yapı­yor­sun ve neler yazı­yor­sun?

EP: İkinci dosya bit­mek üzere, onun üze­rinde çalış­maya devam edi­yo­rum.

Fotoğ­raf­lar: Ahmet Ser­can Küçük­şa­hin

(809)

Yorumlar