Home Hayat İnsan Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek
Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek

Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek

159
0

Failin travması çetin ve bir o kadar da hassas bir konudur. Okuduğunuz bu yazı kısa ama zordur bu anlamda. Ancak failin travması yadsınamaz bir olgudur ve önümüze yolları çatallanan, girilmesi zor nice bahçeleri çıkarır.

Deniz Gündoğan İbrişim

Batı merkezli, özellikle Amerika odaklı travma ve bellek çalışmalarının çıkış noktasını 1980lerde tartışılmaya başlanan travma ardından görülen ruhsal çözülme ve çöküntü (posttravmatik stress bozukluğu) belirlemiştir. Freud’un 1920lerde Haz İlkesinin Ötesinde’de kuramsallaştırdığı travma, benliğinin bütünlüğünü kırıp geçiren büyük yarılma ve ruhsal sarsıntıya işaret etmiştir. Yaşanılan büyük felakette (deprem ve yangın gibi doğal felaketlerin yanı sıra insan eliyle gerçekleştirilen savaş, zorla yerinden edilme, işkence, sürgün) bireyin gerektiği gibi tepki gösteremediği, üzerinde çalışıp bir çözme kavuşturamadığı ve dolayısıyla bilinçdışına ittiği bir yaşantı vardır. Bu yaşantıda birey, özellikle rüyâları aracılığyla travma anına daimi geri geldiğinden kendini kesintisiz bir tekrarın içinde sıkışan, parçalanan ve dile gelemeyen bir özne olarak bulur. Bu noktadan çıkışla Batı merkezli travma kuramlarının çoğu bireyin yalıtılmışlığına, dile ve kendine geri gelemeyişine, mağdur olma haline odaklanır. Travma çalışmalarınını yazınla, yakın okumanın ve dolayısıyla söylem analizinin açtığı çoklu alanla birleştiren önemli kuramcılar (Cathy Caruth, Shoshana Felman ve Dori Laub, Dominick La Capra, Geofrey Hartman gibi) edebiyatta mağduriyet ve iyileşememeyi özellikle Holocaust anlatılarıyla ön plana çıkarırlar. Holocaust ve toplama kampı deneyimlerinin ardından travmanın zihnsel ve ruhsal büyük yarılmalara yol açtığı noktada, bütünlüklü, sağlıklı bir özne olarak kendine geri gelememe, dile dökülememe ve iyileşememe hali çoğu kez travma ve mağduriyet dualitesindeki eşiğe ve psikolojik duruma işaret eder. Oysa travmayı psikolojik eksenden ahlâki olana kaydırmak, travma anlatılarının başka yüzüne, farklı bir sorumluluğa da gönderme yapar. Bu bağlamdaysa özellikle failin travması kavramıyla yüzleşmek, onu anlamak ve varlığını  kabul etmek özellikle toplu felaketlerden, katliamlardan ve savaşlardan sonra failin rehabilitasyonu da içeren bütünlüklü bir iyileşme ve uzlaşma süreci için önemlidir. Failin travması, genel kanının aksine bir anlatıyı görünür kılmaya çalışırken, travmanın sadece psikolojik eksende ele alınmasının ötesinde travmanın içinde konuşlandığı ahlâki zeminini ortaya çıkarmayı amaçlar. Dolayısıyla travmayı salt psikolojik, tarafsız olmaktan çıkararak kendi öznelliğiyle buluşturur.

Failin travmasının varlığını kabul etmek kuşkusuz zor bir durumdur. Ancak failin travmasını kabul etmek, failin de rehabilitasyon gereksinimi için önemlidir. Toplu felaketlerin, kıyımların ve savaşların ardından fail, gerek edebiyatta gerekse sinemada çoğu kez grotesk ya da karikatürümsü biçimde temsil edilir. Bunun en bilindik örneği Art Spielgelman’ın Maus-Hayatta Kalanın Öyküsü’dür. 1948 Stockholm doğumlu ünlü çizer Art Spiegelman,Polonya gettolarından sağ kurtulabilen bir babanın oğludur. Spiegelman Maus’da, babasının “ölüm kamplarında”, 1939-1945 yılları arasında bir Yahudi olarak yaşadığı kabus dolu günleri, kedi’nin (Nazi) fare’yi-maus (Yahudi) kovalamasına benzettiği güçlü ve karşı bir grafik-romanla okura anlatır. Tam buradan yapılan çalışmalar özellikle son yıllarda ivme kazanır. Berkeley Hukuk Okulu’nda profesor olan Saira Mohamed “Canavarlar ve Adamlar” (“Of Monsters and Men”) adlı makalesinde tam da bu karikatürleştirme konusunu  derinlemesine tartışır. Mohamed, toplu felaketin ya da kıyımın aktörü failin neyi nasıl yaptığına ilişkin bilinçi bir seçim ve öznellik taşıdığını söyler. Failin öznelliği ortada bir seçim bulunduğuna ve biz fark etmek istemesek de bu seçimin sonucunda işlenen suç nedeniyle acı çekme, kendiyle hesaplaşma ve hatta suskunlaşma, dile dökülememe (tıpkı madundaki gibi)  kendini gösterir. Burada madun-fail eşitlemesi ya da faile karşı sempati duyma gibi bir durumu işaret etmiyor kesinlikle Mohamed. Şiddetin, vahşetin pek de tanınmayan yüzünü göstermek isterken failin de öldürmeyi seçen ama ardından bu seçimin ağır yükünü ve bedelini sırtından taşıyan bir insan olduğunun altını çizer sadece. Bunun için de öncelikli olarak Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann’ı örnek verir. Eichmann,11 Mayıs 1960’ta Buenos Aires’in kenar mahallelerinden birinde yakalanmış ve İsrail’e getirilmiştir. 11 Nisan 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’ne çıkarılıp on beş ayrı iddiayla suçlanmıştır.  Başkalarıyla birlikte, Nazi rejiminin başından sonuna kadar ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkına karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar işlediği için “cam kafeste” yargılanmıştır. Bununla ilgili olarak Hannah Arendt, bu davayı yakından inceleyerek Eichmann’ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeker ve Eichmann’da özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün sıradanlaştığını dile getitir (Kötülüğün Sıradanlığı:Adlof Eichmann Küdüs’te).  Ancak Mohamed, Eichmann’ı cam kafesin dışında ve muhakeme yetisiyle birlikte düşünerek sorar: “Faili, cam kafesinin dışında, kendi öznelliğini  ve sahnesini elinde tutan biri olarak düşündüğümüzde ne olur? Faili canavar mı yoksa sıradan insan olarak mı algılarız? Cam kafeste ne görürsek görelim bizim nesnelleştirmemizden kurtulamaz o.  Bu süreçte cam kafesteki ‛özneyi’ tam olarak nasıl deşifre edebiliriz?”

Bu sorulara verilen yanıtlar elbette karmaşık ve çok katmanlıdır. Ancak Mohamed failin çeşitli süreçlerden— ilkin pişmanlık ardından gurur duymak, akla uygun kılmak ve travmayla baş etmek— geçerek gerçekte düşünme yetisini hiç kaybetmediğini söyler. Failin bütünüyle bir canavar değil, aksine işlediği insanlık suçunun getirdiği travmayla birlikte bütünüyle bir insan olduğunu vurgular. Bu durum elbette ikirciklidir ve ilkin birçok tartışmayı beraberinde getirir. Ancak kurban/fail, suç/ceza gibi dualiteleri yeniden düşünmemizi sağlar. Özellikle toplu felaketlere, toplu kıyımlara karşı geliştirdiğimiz cevapları başka ahlâki bir zeminde yeniden gözden geçirmemize olanak sağlar.Travmanın sadece kurbana ait olmadığının altını özellikle çizer. Tam bu noktada aklımıza düşer Joshua Oppenheimer’ın Öldürme Eylemi (2012, Danimarka) belgeseli (belgesel-film arasındaki ilginç biçimi). Bu film, 1965-67 yılları arasında Endonezya’da bir milyona yakın insanı öldüren katilleri anlatır. Endonezya’yı bağımsızlığına kavuşturan ilk devlet başkanı sol görüşlü Sukarno, askeri darbeyle devrilip yerine sağ kanattan Suharto gelince, ülke karanlık bir faşizm dönemine girer. Hükümet destekli paramiliter bir çete olan Pancasila Youth (Pancasila Gençliği) ise 1965-67 yılları arasında ülkede bir milyon komünisti ve Çinliyi katleder. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen, katil zihhniyet ülkeyi pek terk etmez. Zira katliami yapanlar ve cinayetleri işleyenler asla yargılanmaz ve cezalandırılmaz. Oppenheimer tam da bu noktadan hareketle failin gözünden anlatır hikâyeyi. Filmde katillerin rollerini yine katillerin kendileri üstlenir. Bugün hayatta olan ve saygın yaşamlar süren iki çete elebaşı Anwar Congo ve Herman Koto gülerek, dans ederek, şakalaşarak işledikleri suçları, gerçekleştirdikleri katliamları yeniden bu film için canlandırırlar. Seyretmesi gerçekten çok güç, sarsıcı ama bir o kadar da etkileyici ve benzersiz bir yapım bu. Katillere kostümler giydirmek, en kanlı cinayet sahnelerini olabilecek  en tuhaf ve hatta grotesk biçimde çekmek, gerçekte failin kendi vahşetiyle, dolayısıyla suçunun travmasıyla yüzleşmesine zemin hazırlama amacını güder. Film tam burada faili cam kafesten dışarıya çıkarıp onu travma yaşayan bir insan olarak dile getirmeyi amaçlar. Gerçekte hedef bu iki katilin işledikleri büyük insanlık suçlarıyla yüzleşmelerini sağlamak ve travmalarının izini sürmek. Özellikle Anwar Congo’ya “Şimdi bir de kurbanı oyna!” dediklerinde, filmin sonlarına doğru Congo’nun mimiklerinde bir değişim gözlemlenir. Congo geçmişiyle yüzleşmeye başlar ve bu ona ağır gelir. Boğazına tamamıyla dolanmış bir boğma teliyle kurbanı oynarken şöyle der:

“Bu benim hiç hoşuma gitmedi. İşkence yaptığım insanlar da böyle mi hissettiler şimdi? Büyük bir korkuya kapldım şimdi. Korku beni esir aldı. Bu çok kötü bir şey. Günah mı işledim ben?”

Congo’nun ardından söyledikleriyse onun uzun süre gizli kalmış travmasının da ipuçlarını verir bize. İşlediği suçların  yakasını hiç bırakmadığını, kendisini ruhen esir aldığını ve daimi olarak hayaletler gibi peşinde dolaştığını söyler. Burada ne yönetmen de de Congo işlenen suçların, yapılan katliamların uzun bir liste gibi dökümünü vermez seyirciye. Vahşet, katliam ve suç ancak yeniden canlandırmayla görünür kılınır. Congo giderek fail/kurban dualitesi izleğinden sapar ve ortaya başka bir fail resmi çıkar. Karşımızdaki düpedüz faildir; ancak toplu katliamın, toplu kıyımın da tam göremediği türden bir fail. Congo, kendi işlediği suçları bilir, anlar ve kabul eder. Bütün bunların onu nasıl travmatize ettiğini kabuslarla, kan ter gece ve gündüzleriyle anlatır. Ancak kurban öznesini de giymeyi asla kabul etmez. Dolayısıyla kurban olmayı seçmeyen, madun dilinin ne yakınında ne uzağında olan başka bir fail portresi çizer.

Failin travmasını mağduriyet zeminine oturtmak ya da etik düzlemde belirgin farkın bulunduğu iki öznelliği aynı koltuğa sığdırmak değildir bu. Travmayı düzleştirmek, törpülemek, acıları eşitlemek de değildir. Faili bütünüyle insan kabul edebilmek, özne/nesne,  canavar fail/masum kurban, suç/ceza gibi karşıtlıkları ve hiyerarşileri yeniden düşünmemiz için farklı bir alandır bu. Özellikle travma ve bellek çalışmalarının son yıllarda (özellikle son on yılda) eğildiği en önemli konulardandır. Çetin ve bir o kadar da hassas bir konudur. Okuduğunuz bu yazı kısa ama zordur bu anlamda. Ancak failin travması yadsınamaz bir olgudur ve önümüze yolları çatallanan, girilmesi zor nice bahçeleri çıkarır. Failin sıradanlığını ve kötülüğünü, bilinçli seçimi, şiddeti, madunu, suskuyu, empatiyi, şiddetsiz iletişim hallerini yeniden düşünmek özellikle tarihte, edebiyatta ve sanatta kim bilir daha neler söylecektir bize?

(159)

Yorum yaz