Home Hayat İnsan Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek
Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek

Failin Travması: Travmanın İnsani Zemini Üzerine Düşünmek

157
0

Failin trav­ması çetin ve bir o kadar da has­sas bir konu­dur. Oku­du­ğu­nuz bu yazı kısa ama zor­dur bu anlamda. Ancak failin trav­ması yad­sı­na­maz bir olgu­dur ve önü­müze yol­ları çatal­la­nan, giril­mesi zor nice bah­çe­leri çıka­rır.

Deniz Gündoğan İbrişim

Batı mer­kezli, özel­likle Ame­rika odaklı travma ve bel­lek çalış­ma­la­rı­nın çıkış nok­ta­sını 1980­lerde tar­tı­şıl­maya baş­la­nan travma ardın­dan görü­len ruh­sal çözülme ve çöküntü (postt­rav­ma­tik stress bozuk­luğu) belir­le­miş­tir. Freud’un 1920­lerde Haz İlke­si­nin Öte­sinde’de kuram­sal­laş­tır­dığı travma, ben­li­ği­nin bütün­lü­ğünü kırıp geçi­ren büyük yarılma ve ruh­sal sar­sın­tıya işa­ret etmiş­tir. Yaşa­nı­lan büyük fela­kette (dep­rem ve yan­gın gibi doğal fela­ket­le­rin yanı sıra insan eliyle ger­çek­leş­ti­ri­len savaş, zorla yerin­den edilme, işkence, sür­gün) bire­yin gerek­tiği gibi tepki gös­te­re­me­diği, üze­rinde çalı­şıp bir çözme kavuş­tu­ra­ma­dığı ve dola­yı­sıyla bilinç­dı­şına ittiği bir yaşantı var­dır. Bu yaşan­tıda birey, özel­likle rüyâ­ları ara­cı­lığyla travma anına daimi geri gel­di­ğin­den ken­dini kesin­ti­siz bir tek­ra­rın içinde sıkı­şan, par­ça­la­nan ve dile gele­me­yen bir özne ola­rak bulur. Bu nok­ta­dan çıkışla Batı mer­kezli travma kuram­la­rı­nın çoğu bire­yin yalı­tıl­mış­lı­ğına, dile ve ken­dine geri gele­me­yi­şine, mağ­dur olma haline odak­la­nır. Travma çalış­ma­la­rı­nını yazınla, yakın oku­ma­nın ve dola­yı­sıyla söy­lem ana­li­zi­nin açtığı çoklu alanla bir­leş­ti­ren önemli kuram­cı­lar (Cathy Caruth, Shos­hana Fel­man ve Dori Laub, Domi­nick La Capra, Geof­rey Hart­man gibi) ede­bi­yatta mağ­du­ri­yet ve iyi­le­şe­me­meyi özel­likle Holo­ca­ust anla­tı­la­rıyla ön plana çıka­rır­lar. Holo­ca­ust ve top­lama kampı dene­yim­le­ri­nin ardın­dan trav­ma­nın zihn­sel ve ruh­sal büyük yarıl­ma­lara yol açtığı nok­tada, bütün­lüklü, sağ­lıklı bir özne ola­rak ken­dine geri gele­meme, dile dökü­le­meme ve iyi­le­şe­meme hali çoğu kez travma ve mağ­du­ri­yet duali­te­sin­deki eşiğe ve psi­ko­lo­jik duruma işa­ret eder. Oysa trav­mayı psi­ko­lo­jik eksen­den ahlâki olana kay­dır­mak, travma anla­tı­la­rı­nın başka yüzüne, farklı bir sorum­lu­luğa da gön­derme yapar. Bu bağ­lam­daysa özel­likle failin trav­ması kav­ra­mıyla yüz­leş­mek, onu anla­mak ve var­lı­ğını  kabul etmek özel­likle toplu fela­ket­ler­den, kat­li­am­lar­dan ve savaş­lar­dan sonra failin reha­bi­li­tas­yonu da içe­ren bütün­lüklü bir iyi­leşme ve uzlaşma süreci için önem­li­dir. Failin trav­ması, genel kanı­nın aksine bir anla­tıyı görü­nür kıl­maya çalı­şır­ken, trav­ma­nın sadece psi­ko­lo­jik eksende ele alın­ma­sı­nın öte­sinde trav­ma­nın içinde konuş­lan­dığı ahlâki zemi­nini ortaya çıkar­mayı amaç­lar. Dola­yı­sıyla trav­mayı salt psi­ko­lo­jik, taraf­sız olmak­tan çıka­ra­rak kendi öznel­li­ğiyle buluş­tu­rur.

Failin trav­ma­sı­nın var­lı­ğını kabul etmek kuş­ku­suz zor bir durum­dur. Ancak failin trav­ma­sını kabul etmek, failin de reha­bi­li­tas­yon gerek­si­nimi için önem­li­dir. Toplu fela­ket­le­rin, kıyım­la­rın ve savaş­la­rın ardın­dan fail, gerek ede­bi­yatta gerekse sine­mada çoğu kez gro­tesk ya da kari­ka­tü­rümsü biçimde tem­sil edi­lir. Bunun en bilin­dik örneği Art Spielgelman’ın Maus-Hayatta Kala­nın Öyküsü’dür. 1948 Stock­holm doğumlu ünlü çizer Art Spiegelman,Polonya get­to­la­rın­dan sağ kur­tu­la­bi­len bir baba­nın oğlu­dur. Spi­egel­man Maus’da, baba­sı­nın “ölüm kamp­la­rında”, 1939-1945 yıl­ları ara­sında bir Yahudi ola­rak yaşa­dığı kabus dolu gün­leri, kedi’nin (Nazi) fare’yi-maus (Yahudi) kova­la­ma­sına ben­zet­tiği güçlü ve karşı bir gra­fik-romanla okura anla­tır. Tam bura­dan yapı­lan çalış­ma­lar özel­likle son yıl­larda ivme kaza­nır. Ber­ke­ley Hukuk Okulu’nda pro­fe­sor olan Saira Moha­med “Cana­var­lar ve Adam­lar” (“Of Mons­ters and Men”) adlı maka­le­sinde tam da bu kari­ka­tür­leş­tirme konu­sunu  derin­le­me­sine tar­tı­şır. Moha­med, toplu fela­ke­tin ya da kıyı­mın aktörü failin neyi nasıl yap­tı­ğına iliş­kin bilinçi bir seçim ve öznel­lik taşı­dı­ğını söy­ler. Failin öznel­liği ortada bir seçim bulun­du­ğuna ve biz fark etmek iste­me­sek de bu seçi­min sonu­cunda işle­nen suç nede­niyle acı çekme, ken­diyle hesap­laşma ve hatta sus­kun­laşma, dile dökü­le­meme (tıpkı madun­daki gibi)  ken­dini gös­te­rir. Burada madun-fail eşit­le­mesi ya da faile karşı sem­pati duyma gibi bir durumu işa­ret etmi­yor kesin­likle Moha­med. Şid­de­tin, vah­şe­tin pek de tanın­ma­yan yüzünü gös­ter­mek ister­ken failin de öldür­meyi seçen ama ardın­dan bu seçi­min ağır yükünü ve bede­lini sır­tın­dan taşı­yan bir insan oldu­ğu­nun altını çizer sadece. Bunun için de önce­likli ola­rak Yahudi soy­kı­rı­mı­nın mimarı ola­rak sunu­lan Adolf Eichmann’ı örnek verir. Eichmann,11 Mayıs 1960’ta Buenos Aires’in kenar mahal­le­le­rin­den birinde yaka­lan­mış ve İsrail’e geti­ril­miş­tir. 11 Nisan 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’ne çıka­rı­lıp on beş ayrı iddi­ayla suç­lan­mış­tır.  Baş­ka­la­rıyla bir­likte, Nazi reji­mi­nin başın­dan sonuna kadar ve özel­likle de İkinci Dünya Savaşı sıra­sında Yahudi hal­kına karşı suç­lar, insan­lığa karşı suç­lar işle­diği için “cam kafeste” yar­gı­lan­mış­tır. Bununla ilgili ola­rak Han­nah Arendt, bu davayı yakın­dan ince­le­ye­rek Eichmann’ın sadist bir cana­var­dan ziyade, nor­mal, hatta kor­ku­tucu dere­cede nor­mal bir insan oldu­ğuna dik­kat çeker ve Eichmann’da özel­likle düşünme ve muha­keme yeti­si­nin kay­bol­ma­sıyla bir­likte kötü­lü­ğün sıra­dan­laş­tı­ğını dile geti­tir (Kötü­lü­ğün Sıradanlığı:Adlof Eich­mann Küdüs’te).  Ancak Moha­med, Eichmann’ı cam kafe­sin dışında ve muha­keme yeti­siyle bir­likte düşü­ne­rek sorar: “Faili, cam kafe­si­nin dışında, kendi öznel­li­ğini  ve sah­ne­sini elinde tutan biri ola­rak düşün­dü­ğü­müzde ne olur? Faili cana­var mı yoksa sıra­dan insan ola­rak mı algı­la­rız? Cam kafeste ne görür­sek göre­lim bizim nes­nel­leş­tir­me­miz­den kur­tu­la­maz o.  Bu süreçte cam kafes­teki ‛özneyi’ tam ola­rak nasıl deşifre ede­bi­li­riz?”

Bu soru­lara veri­len yanıt­lar elbette kar­ma­şık ve çok kat­man­lı­dır. Ancak Moha­med failin çeşitli süreç­ler­den— ilkin piş­man­lık ardın­dan gurur duy­mak, akla uygun kıl­mak ve trav­mayla baş etmek— geçe­rek ger­çekte düşünme yeti­sini hiç kay­bet­me­di­ğini söy­ler. Failin bütü­nüyle bir cana­var değil, aksine işle­diği insan­lık suçu­nun getir­diği trav­mayla bir­likte bütü­nüyle bir insan oldu­ğunu vur­gu­lar. Bu durum elbette ikir­cik­li­dir ve ilkin bir­çok tar­tış­mayı bera­be­rinde geti­rir. Ancak kurban/fail, suç/ceza gibi duali­te­leri yeni­den düşün­me­mizi sağ­lar. Özel­likle toplu fela­ket­lere, toplu kıyım­lara karşı geliş­tir­di­ği­miz cevap­ları başka ahlâki bir zeminde yeni­den göz­den geçir­me­mize ola­nak sağlar.Travmanın sadece kur­bana ait olma­dı­ğı­nın altını özel­likle çizer. Tam bu nok­tada aklı­mıza düşer Jos­hua Oppenheimer’ın Öldürme Eylemi (2012, Dani­marka) bel­ge­seli (bel­ge­sel-film ara­sın­daki ilginç biçimi). Bu film, 1965-67 yıl­ları ara­sında Endonezya’da bir mil­yona yakın insanı öldü­ren katil­leri anla­tır. Endonezya’yı bağım­sız­lı­ğına kavuş­tu­ran ilk dev­let baş­kanı sol görüşlü Sukarno, askeri dar­beyle dev­ri­lip yerine sağ kanat­tan Suharto gelince, ülke karan­lık bir faşizm döne­mine girer. Hükü­met des­tekli para­mi­li­ter bir çete olan Pan­ca­sila Youth (Pan­ca­sila Genç­liği) ise 1965-67 yıl­ları ara­sında ülkede bir mil­yon komü­nisti ve Çin­liyi kat­le­der. Ancak ara­dan yıl­lar geç­me­sine rağ­men, katil zihh­ni­yet ülkeyi pek terk etmez. Zira kat­li­ami yapan­lar ve cina­yet­leri işle­yen­ler asla yar­gı­lan­maz ve ceza­lan­dı­rıl­maz. Oppen­he­imer tam da bu nok­ta­dan hare­ketle failin gözün­den anla­tır hikâ­yeyi. Filmde katil­le­rin rol­le­rini yine katil­le­rin ken­di­leri üst­le­nir. Bugün hayatta olan ve say­gın yaşam­lar süren iki çete ele­başı Anwar Congo ve Her­man Koto güle­rek, dans ede­rek, şaka­la­şa­rak işle­dik­leri suç­ları, ger­çek­leş­tir­dik­leri kat­li­am­ları yeni­den bu film için can­lan­dı­rır­lar. Sey­ret­mesi ger­çek­ten çok güç, sar­sıcı ama bir o kadar da etki­le­yici ve ben­zer­siz bir yapım bu. Katil­lere kos­tüm­ler giy­dir­mek, en kanlı cina­yet sah­ne­le­rini ola­bi­le­cek  en tuhaf ve hatta gro­tesk biçimde çek­mek, ger­çekte failin kendi vah­şe­tiyle, dola­yı­sıyla suçu­nun trav­ma­sıyla yüz­leş­me­sine zemin hazır­lama ama­cını güder. Film tam burada faili cam kafes­ten dışa­rıya çıka­rıp onu travma yaşa­yan bir insan ola­rak dile getir­meyi amaç­lar. Ger­çekte hedef bu iki kati­lin işle­dik­leri büyük insan­lık suç­la­rıyla yüz­leş­me­le­rini sağ­la­mak ve trav­ma­la­rı­nın izini sür­mek. Özel­likle Anwar Congo’ya “Şimdi bir de kur­banı oyna!” dedik­le­rinde, fil­min son­la­rına doğru Congo’nun mimik­le­rinde bir deği­şim göz­lem­le­nir. Congo geç­mi­şiyle yüz­leş­meye baş­lar ve bu ona ağır gelir. Boğa­zına tama­mıyla dolan­mış bir boğma teliyle kur­banı oynar­ken şöyle der:

Bu benim hiç hoşuma git­medi. İşkence yap­tı­ğım insan­lar da böyle mi his­set­ti­ler şimdi? Büyük bir kor­kuya kapl­dım şimdi. Korku beni esir aldı. Bu çok kötü bir şey. Günah mı işle­dim ben?”

Congo’nun ardın­dan söy­le­dik­le­riyse onun uzun süre gizli kal­mış trav­ma­sı­nın da ipuç­la­rını verir bize. İşle­diği suç­la­rın  yaka­sını hiç bırak­ma­dı­ğını, ken­di­sini ruhen esir aldı­ğını ve daimi ola­rak haya­let­ler gibi peşinde dolaş­tı­ğını söy­ler. Burada ne yönet­men de de Congo işle­nen suç­la­rın, yapı­lan kat­li­am­la­rın uzun bir liste gibi dökü­münü ver­mez seyir­ciye. Vah­şet, kat­liam ve suç ancak yeni­den can­lan­dır­mayla görü­nür kılı­nır. Congo gide­rek fail/kurban duali­tesi izle­ğin­den sapar ve ortaya başka bir fail resmi çıkar. Kar­şı­mız­daki düpe­düz fail­dir; ancak toplu kat­li­amın, toplu kıyı­mın da tam göre­me­diği tür­den bir fail. Congo, kendi işle­diği suç­ları bilir, anlar ve kabul eder. Bütün bun­la­rın onu nasıl trav­ma­tize etti­ğini kabus­larla, kan ter gece ve gün­düz­le­riyle anla­tır. Ancak kur­ban özne­sini de giy­meyi asla kabul etmez. Dola­yı­sıyla kur­ban olmayı seç­me­yen, madun dili­nin ne yakı­nında ne uza­ğında olan başka bir fail port­resi çizer.

Failin trav­ma­sını mağ­du­ri­yet zemi­nine oturt­mak ya da etik düz­lemde belir­gin far­kın bulun­duğu iki öznel­liği aynı kol­tuğa sığ­dır­mak değil­dir bu. Trav­mayı düz­leş­tir­mek, tör­pü­le­mek, acı­ları eşit­le­mek de değil­dir. Faili bütü­nüyle insan kabul ede­bil­mek, özne/nesne,  cana­var fail/masum kur­ban, suç/ceza gibi kar­şıt­lık­ları ve hiye­rar­şi­leri yeni­den düşün­me­miz için farklı bir alan­dır bu. Özel­likle travma ve bel­lek çalış­ma­la­rı­nın son yıl­larda (özel­likle son on yılda) eğil­diği en önemli konu­lar­dan­dır. Çetin ve bir o kadar da has­sas bir konu­dur. Oku­du­ğu­nuz bu yazı kısa ama zor­dur bu anlamda. Ancak failin trav­ması yad­sı­na­maz bir olgu­dur ve önü­müze yol­ları çatal­la­nan, giril­mesi zor nice bah­çe­leri çıka­rır. Failin sıra­dan­lı­ğını ve kötü­lü­ğünü, bilinçli seçimi, şid­deti, madunu, sus­kuyu, empa­tiyi, şid­det­siz ile­ti­şim hal­le­rini yeni­den düşün­mek özel­likle tarihte, ede­bi­yatta ve sanatta kim bilir daha neler söy­le­cek­tir bize?

(157)

Yorumlar