Home Kültür Sanat Edebiyat Faulkner’da Travmatik Bellek ve Geçmişi Geri Kazanma Arzusu
Faulkner’da Travmatik Bellek ve Geçmişi Geri Kazanma Arzusu

Faulkner’da Travmatik Bellek ve Geçmişi Geri Kazanma Arzusu

475
0

Faulk­ner, Ame­ri­kan kur­ma­ca­sında yiti­ril­miş Güney’i, Güney’in kur­maca kasa­bası Yoknapatawpha’nın dene­yim­le­rini ve çürü­müş­lüğü, kay­bo­lan çocuk­luğu ve yetiş­kin­liği, geç­mi­şin bugün­deki trav­ma­tik açı­lı­mını, geç­mişi yeni­den kazanma arzu­sunu, kişi­sel ve top­lum­sal bel­lek süre­cin­deki kırıl­ma­ları, özne haline dönüş­meyi ya da dönü­şe­me­meyi zaman­sız ve nere­deyse mitik bir tarih izdü­şümü içinde bize akta­ran en önemli ve ayrı­ca­lıklı yazar­dır.

Deniz Gündoğan İbrişim

Ede­bi­yatta geç­mişle hesap­laşma, geç­mişi farklı kod­larla yeni­den yazma, geç­mişi geri kazanma arzusu ve bu nok­ta­dan hare­ketle kül­tü­rel-top­lum­sal sınır­la­rın öte­sine geçen yep­yeni (konuşan–eyleyici) bir özne inşası, kur­maca ve bel­lek1 ara­sın­daki etki­le­şime daya­nır çoğu kez. Bununla bir­likte, geç­mişi bugünü ya da bir­bi­rine aykırı durum­ları kesiş­ti­re­rek onları yazı­nın kal­bine yer­leş­ti­ren de bel­lek­tir. Mic­hael Ros­sing­ton ve Anne Whi­te­head, A Reader-The­ories of Memory adlı yapıt­la­rında Proust’un söz­le­rini şöyle akta­rır: “Ve ansı­zın bel­lek geri gelir… Nice­dir bize anım­sat­mayı bek­le­yen ruh­lar gibi… Kendi ânını bek­le­ye­rek ve kendi ânı için umut­la­na­rak. Geride kalan yıkın­tı­la­rın tam orta­sında; kendi özü­nün nere­deyse anla­şı­la­maz en ufak dam­la­sında emin adım­larla yeni­den ortaya çıkar .” (2007, ss. 2-3). Bel­lek, böy­lesi bir uya­nışla, özel­likle moder­nist ede­bi­yatta, belki de nos­tal­jik bir amaçla kişi­sel ve top­lum­sal dene­yim­ler-hatır­lar­lar ara­sın­daki sürekli bir diya­lek­ti­ğin de daya­nağı haline gelir. Dahası bu öngörü ve geç­mişle derdi olma duru­mu­nun çev­re­sinde bel­lek, kaçı­nıl­maz ola­rak ken­dini olum­la­ma­yan anım­sa­ma­ları, travma2 olgu­sunu ve trav­ma­tik hikâ­ye­le­meyi de peşi sıra sürük­ler; zira bel­lek, kişi­sel ve top­lum­sal anım­sa­ma­lar ara­cı­lı­ğıyla, trav­ma­tik geç­mişi bugüne getir­mede bir aracı göre­vini üst­le­nir. Neyi anım­sa­mak iste­riz ve niçin anım­sa­mak iste­riz? Yazında bu aracı soru­la­rın peşi sıra git­mek, geç­mişi bugüne geti­re­rek onu açıp yeni­den inşa etme serü­ve­ninde bas­tı­rıl­mışı, trav­ma­tik anla­tı­ları su yüzüne çıka­rır; görün­mezi görü­nür kılar. Birey­le­rin içinde sıkış­tığı ses­siz­liği de çoğu kez bir çığ­lığa, hay­kı­rışa dönüş­tür­meyi başa­rır. Zira bel­lek en yara­tıcı yazar­dır diye­bi­li­riz; bütün hikâ­ye­le­rin doğuş nok­ta­sı­dır. Ne var ki kaotik dünya ve ona bir anlam verme-vere­meme çaba­sın­daki moder­nist yazında, öznel­liği yaran ya da zihin­sel ve ruh­sal bütün­lü­ğü­müze ket vuran bir kriz ya da trav­ma­tik bir olayla karşı kar­şıya kalın­dı­ğında, bel­lek olgusu, geç­mi­şin akışı ve sürek­li­liği de elbette sek­teye uğrar. Dola­yı­sıyla burada geç­miş-bel­lek-travma-anlatı izle­ğinde hikâ­ye­leme süreci sorun­laş­tı­rı­lır. Wil­liam Faulk­ner, sözünü etti­ği­miz ve moder­nist ede­bi­ya­tın belki de en belir­le­yici öğe­le­rini barın­dı­ran bu izlekte, özel­likle 1920-1930 dönemi Ame­ri­kan moder­nist yazı­nında, böy­lesi bir süreci ve elbette trav­ma­tik bel­lek­ten süzü­len top­lum­sal ve birey­sel dene­yim­leri en sar­sıcı biçi­miyle anla­tır bize. Faulk­ner, Ame­ri­kan kur­ma­ca­sında yiti­ril­miş Güney’i, Güney’in kur­maca kasa­bası Yoknapatawpha’nın dene­yim­le­rini, çürü­müş­lüğü, kay­bo­lan çocuk­luğu ve yetiş­kin­liği, geç­mi­şin bugün­deki trav­ma­tik açı­lı­mını, geç­mişi yeni­den kazanma arzu­sunu, kişi­sel ve top­lum­sal bel­lek süre­cin­deki kırıl­ma­ları, özne haline dönüş­meyi ya da dönü­şe­me­meyi zaman­sız ve nere­deyse mitik bir tarih izdü­şümü içinde bize akta­ran en önemli ve ayrı­ca­lıklı yazar­dır. O bir yaza­rın tama­men kendi dilini yarat­ması gerek­ti­ğine sonuna değin inan­mış ve yaşa­mın “ger­çek” yazına açlı­ğını da açıkça sez­miş­tir. Bu açlık yal­nızca onun yoğun bir bilinç akışı tek­ni­ğini izle­me­sini sağ­la­ma­mış, zihin­sel ve ruh­sal bozul­ma­la­rın tekil değil aksine çoğul yanını, dola­yı­sıyla da çoğul bilinç­ler ortaya dök­me­sine güçlü bir zemin hazır­la­mış­tır. Bu anlamda metin­le­rin ve karak­ter­le­rin nere­deyse gro­tesk diye­bi­le­ce­ği­miz bir hale de dönüş­me­sine de yol açmış­tır. Ne de olsa geç­miş daimi anım­sa­ma­larla sürekli kılı­nıp ken­dini başka far­kın­da­lık­lara öznel­lik­lere aça­rak yeni­le­ye­ce­ğin­den, metin­ler ve karak­ter­ler de gele­nek­sel yaşam kod­la­rı­nın oldukça dışında kalır. Zira trav­ma­tik anlatı ile top­lum­sal ve kişi­sel bel­lek­ten süzü­len Faulk­ner karak­ter­le­rin dene­yim­leri, onları hem edil­gen, ses­siz­leş­ti­ri­len özne­ler haline geti­rir, hem de onları çoğu zaman edil­gen değil ancak top­lum­sal, kül­tü­rel ve birey­sel bas­kı­lar –özel­likle erkek ege­men kod­lar– kar­şı­sında etkin ve konu­şan özne­ler haline dönüş­me­sine yol açar.

Dört farklı geç­miş ve dört farklı bel­lek ve bilinç üze­rin­den özne­leş­meye çaba­la­yan karak­ter­lerse önce­likli ola­rak ken­di­le­rine sonra mekâna ve zamana sür­gün­dür diye­bi­li­riz. [Ses ve Öfke]

Faulk­ner metin­le­rinde, trav­ma­tik bel­lek­ten süzü­len zama­nın ve mekâ­nın ve bu nok­ta­dan ortaya çıkan edil­gen, ses­siz­leş­ti­ri­len ama son­ra­sında eyle­yen-konu­şan özneyi ve dahası ata­er­kil sınır­la­rın içinde var ola­bilme çaba­sını en güçlü ve en sar­sıcı biçimde Ses ve Öfke (The Sound and the Fury, 1933) adlı roma­nında göre­bi­li­riz. Metin için­deki bu güçlü çaba elbette kar­ma­şık ve çok kat­manlı bir este­tik içe dönüşü de bera­be­rinde geti­rir. Zira Ses ve Öfke’de Comp­son aile­si­nin tarih­çesi, Güney’in ve aile­nin çöküşü, onul­maz bir yalı­tıl­mış­lık, kadın olma sorunu bel­leği yaran trav­ma­tik bir geç­miş üze­rin­den akta­rı­lır. Dört bölüm­den olu­şan ana hikâ­yede birinci bölüm, 7 Nisan 1928’de zihin­sel engelli oğul Benjy’nin bakış açı­sıyla ve bilin­cin­den veri­lir. İkinci bölüm, 2 Hazi­ran 1910’da ağa­bey Quentin’in inti­har etme­den önceki yaşa­dık­ları gene Quentin’in bilin­cin­den akta­rır. 6 Nisan 1928 tarihli üçüncü bölüm öteki ağa­bey Jason’ın bakış açı­sıyla anla­tı­lan olay­lar­dan olu­şur ve dör­düncü bölüm, 8 Nisan 1928, aile­nin belki de tek sağ­du­yulu ve gele­ceğe dair umut ışığı taşı­yan zenci hiz­metçi Dilsey’in bilin­cin­den Pas­kalya günün-deki olay­ları akta­rır bize. Dört farklı geç­miş ve dört farklı bel­lek ve bilinç üze­rin­den özne­leş­meye çaba­la­yan karak­ter­lerse önce­likli ola­rak ken­di­le­rine sonra mekâna ve zamana sür­gün­dür diye­bi­li­riz. Ne var ki roman­daki karak­ter­ler bu sür­gün­lük hali ve bera­be­rinde getir­diği edil­gen­lik ve yıkım üze­rin­den yeni bir özne­leşme yoluna gider­ler.

Birin­cil ola­rak bu yazı bağ­la­mında ve yuka­rıda değin­di­ği­miz bel­lek, travma, geç­mişi elinde tutma ve sür­gün­lük çer­çe­ve­sinde edil­gen, ses­siz­leş­ti­ri­len ve özne­leş­meye çalı­şan karak­ter­ler­den baş­la­mak gere­kir. Bu nok­ta­daysa Ses ve Öfke’nin mer­kez anla­tı­sını, ağa­bey Quentin’in kız kar­deşi Caddy’in bekâ­re­tini yaşa­mın dön­gü­sünü belir­le­yen (dış­sal) zaman­dan ve ruh­sal çürü­me­den sap­lan­tılı biçimde koru­ması, bir başka deyişle geç­mişi geri kazan­mak ya da geç­mişi ve yiti­ril­me­mişi elinde tut­mak iste­mesi şek­linde yorum­la­ya­bi­li­riz. Zira Quen­tin sap­lan­tılı biçimde trav­ma­tik bel­le­ğin­den süzü­len anım­sa­ma­lar ile kendi muğ­lâk mekânı ve saat­siz­leş­ti­ri­len öznel zamanı içinde var olmaya çalı­şır. Ger­çekte bu durum Güney karak­ter­le­rin yal­nızca ken­di­le­rine ait bir zaman ve mekân yaratma istek­le­rini gös­te­rir bize. Bu bağ­lamda gele­nek­sel top­lum­sal kod­la­rın ve bas­kı­la­rın dışında alter­na­tif bir kim­lik yaratma süre­ci­nin ne denli trav­ma­tik olduğu da açık­tır. Burada, özel­likle daha belir­gin biçimde, Quentin’i Caddy ile olan iliş­kisi üze­rin­den tanım­la­yıp roma­nın çıkı­şını tam da bu nok­ta­dan baş­lat­mak müm­kün­dür. Quentin’in ve öteki ağa­bey Jason’ın metin içinde top­lum­sal ve kişi­sel (trav­ma­tik) bel­lek­leri üze­rin­den çürü­yüp git­me­yen ve ide­alize edi­len geç­mişi elinde tutma, geç­mişi geri getirme/kazanma çabası ger­çekte bir Oidi­pus kar­ma­şa­sına3 neden olur. Başka bir deyişle burada söz konusu karak­ter­le­rin bir dere­ceye kadar Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın eşi­ğinde sıkı­şıp kal­mak­tan başka çare­le­ri­nin bulun­ma­dığı görü­lür. Ne var ki, yuka­rıda sözünü etti­ği­miz bütün öğe­ler düşü­nül­dü­ğünde, Ses ve Öfke’yi oldukça indir­ge­meci biçimde salt bir Oidi­pus kar­ma­şası ola­rak oku­mak da son derece yan­lış­tır. Bura­daki temel nokta ruh­sal ola­rak par­ça­lan­mış ve hatta ciddi biçimde ikiye bölün­müş, ken­dine sür­gün edil­miş ve trav­ma­tik bel­lek­le­rinde saklı bilinç­dı­şıyla hare­ket eden karak­ter­le­rin daimi bir çem­be­rin içinde bir­bi­rini izle­ye­rek gene bir­bir­le­ri­nin bilinç­leri üze­rine kapan­ma­sı­dır: Düşün­ce­den düşün­ceye dala­rak daima geç­mi­şini ve kız kar­deşi Caddy ile ilgili anı­ları, onun bekâ­re­tini ve erkek arkadaş(lar)ını bin bir çeşit heze­yanla peşi sıra sürük­le­yen Quen­tin; cin­sel­li­ğini özgürce yaşa­mayı seç­meye ve hük­me­dil­mek isten­me­yen bir karak­ter olmaya çaba­la­dığı için Caddy’e karşı önle­ne­mez bir nef­ret bes­le­yip kadın­ları fahişe ve iyi (aile) kadını ola­rak algı­la­yan ve geç­mi­şin­den bugüne yar­gı­dan yar­gıya ula­şan Jason ve her iki bağ­lamda hem Quentin’in hem de Jason’ın dene­tim altında tut­mak iste­dik­leri ve en niha­ye­tinde metin boyunca kendi sesine bile sahip ola­ma­ya­rak bir arzu-nes­nesi haline dönü­şüp tıpkı ağa­bey­leri gibi Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın içine sıkı­şıp kalan Caddy:

Ben ensest iliş­kide bulun­dum dedim babama; Benim onunla yatan, Dal­ton Ames değil Ve ver­diği zaman Dal­ton Ames. Dal­ton Ames, Dal­ton Ames. Ver­diği zaman elime taban­cayı ateş etme­dim. İşte bun­dan ötürü ateş etme­dim.” (s. 7)

Neden eve getir­mi­yor­sun onu, Caddy? Neden sen de yapa­cak­mış­sın zenci kadın­la­rın yap­tık­la­rını, tar­la­larda hen­dek­lerde orman­larda kız­gın kız­gın giz­len­miş öfkeli orman­larda.” (s. 82)

Neden ille de biriyle evlen­mek zorun­da­sın Caddy; İster misin anla­ta­yım, olmaz mı sanı­yor­sun anla­tır­sam.” (s. 108)

Burada Quentin’in Caddy ile ilgili anım­sa­ma­ları ve bun­ları kendi gün­lük yaşamı içinde nereye otur­ta­ca­ğını bile­me­mesi, Caddy’e dair ensest fan­te­zisi ger­çekte Caddy’i bir anne rol modeli ala­rak onunla hayali bir anne-çocuk iliş­ki­sine gir­me­sine yol açar. Ne var ki Caddy’nin erkek arkadaş(lar)ı, Caddy’nin gayrı meşru kızı­nın babası Dal­ton Ames, gele­cek­teki kocası –bir başka fal­lus imgesi– Quentin’in bu imge­le­mine ket vurur ve onu yaşa­mın farklı kay­gı­la­rı­nın ardı sıra acı bir inti­hara kadar sürük­ler. Quentin’in Oidi­pus kar­ma­şa­sın­dan kaç­ma­sı­nın ve aslında özne­leş­me­si­nin tek yolu ölümü seç­mek olur. Bura­daysa daha geniş bir çer­çe­ve­den bakıl­dı­ğında, Quentin’in hem Caddy’nin bede­nini-bekâ­re­tini sıkı sıkıya koru­yup zaman içinde don­dur­maya –Lacan’ın bize aktar­dığı sim­ge­sel düzeni, Baba’nın Yasası’nı devam ettir­meye– çalış­ması aslında bir açın­dan da Güney’in şeref, hay­si­yet, namus gibi kav­ram­la­rı­nın korun­ma­sına, onla­rın ide­alize edil­me­sine de gön­derme yapar. Dola­yı­sıyla burada Güney’in hay­si­yeti, namusu, temiz geç­mi­şini elde tutma ya da geri kazanma arzusu kadın bedeni üze­rin­den dene­tim altında tutul­maya çalı­şa­rak akta­rı­lır bize. Burada Quen­tin ve kaçı­nıl­maz ola­rak bir arzu ve dene­tim nes­nesi haline dönü­şen Caddy de Baba’nın Yasası’nı metin boyunca devam etti­rir. Onlar edil­gen, ses­siz­leş­ti­ri­len ve bu çer­çe­vede özne­leşme çaba­sın­daki karak­ter­ler­dir ger­çekte.

Faulk­ner metin­le­rinde, trav­ma­tik bel­lek­ten süzü­len zama­nın ve mekâ­nın ve bu nok­ta­dan ortaya çıkan edil­gen, ses­siz­leş­ti­ri­len ama son­ra­sında eyle­yen-konu­şan özneyi ve dahası ata­er­kil sınır­la­rın içinde var ola­bilme çaba­sını en güçlü ve en sar­sıcı biçimde Ses ve Öfke (The Sound and The Fury, 1933) adlı roma­nında göre­bi­li­riz.

Bununla bir­likte sözünü etti­ği­miz ikinci –eyle­yen-konu­şan özne– duru­munda, geç­mişi geri kazanma ya da elde tutma arzu­sunda, trav­ma­tik bel­lek­ten ortaya dökü­len anım­sa­ma­lar ya da içe dönüş­ler ara­cı­lı­ğıyla Baba’nın Yasası’na ters düşen çok güçlü karak­ter­ler de var­dır Ses ve Öfke’de. Edil­gen değil aksine eyle­yen ve konu­şan özne­ler­dir burada söz konusu olan. Burada, Benjy ve Bayan Quen­tin, Quen­tin, Jason ve Caddy’nin tam ters köşe­sine düşen ve hem Oidi­pus kar­ma­şası içinde hem de doğal ola­rak ata­er­kil bir aile düze­ninde edil­gen değil eyle­yen-konu­şan alter­na­tif özne­ler­dir. Benjy, otuz yaş­la­rında zihin­sel engelli olma­sına kar­şın kaotik yaşamı salt duyum­sa­ma­larla algı­la­yan bir karak­ter­dir. İlkin Benjy’nin bu durumu onun oldukça edil­gen, bağımlı ve ses­siz kılı­nan yarım bir özne ola­rak algı­lan­ma­sına yol açsa da, Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın uza­ğına düşen bir karak­ter­dir Benjy. Zira Benjy nice­dir “eksik” bir özne­dir ve dola­yı­sıyla onun bu eksik­liği ve işlev­siz­liği Oidi­pus üçgeni –anne, baba, çocuk– dışında bıra­kır onu; yaşam onun için bir çeşit sür­gün­lük hali­dir ve Benjy bu sür­gün­lük halinde var olmaya çalı­şa­rak top­lu­mun genel bas­kı­la­rın­dan, kod­la­rın­dan sıy­rı­la­rak duyum­sa­maya dayalı daha alter­na­tif bir öznel­li­ğin kapı­la­rını ara­lar; Quen­tin gibi ölümü seç­mez o. Benjy’nin tekil anla­tısı oldukça kaotik, ola­ğan zaman dili­mine uyma­yan, par­çalı ve ger­çekte göçebe ruh­lu­dur; çok ses­li­dir, ora­dan oraya koş­tu­rur, bir olayda rast­lan­tı­sal ola­rak öte­kine sonuç verir, ablası Caddy’e sığı­nır, ağaç­ları kok­lar, top­rağı din­ler, karan­lığı işi­tir:

Caddy kutuyu getirdi, yere koydu, açtı. Yıl­dız­larla doluydu kutu. Ben durunca yıl­dız­lar da duru­yor­lardı. Ben kıpır­da­yınca onlar da pırıl­da­maya, kıvıl­cım­lar çıkar­maya baş­lı­yor­lar. Ben sus­tum.” (s. 39)

Saati işi­yor­dum, Caddy’nin arkamda dur­du­ğunu işi­yor­dum ve damı işi­ti­yor­dum… Sonra yeni­den ateşe bak­tım ve aydın­lık, düz biçim­ler uzak­laş­tı­lar. Saati işi­ti­yor­dum ve damı ve Caddy’i.” (s. 52)

Ağaç­lar gibi koku­yordu. Köşe karan­lıktı ama ben görü­yor­dum pen­ce­reyi. Çömel­dim oraya ter­lik elimde. Gör­mü­yor­dum, ama elle­rim görü­yordu ter­liği, bas­tır­dı­ğını işi­ti­yor­dum gece­nin ve ter­liği görü­yordu elle­rim, ben orada çömel­mi­şim, işi­te­rek karar­dı­ğını orta­lı­ğın.” (s. 64)

Benjy’nin bel­le­ğin­den süzü­len­ler, geç­mişi ve bugünü kav­ra­yışı son derece yumu­şak biçimde akta­rı­lır. Ger­çekte Benjy ateşi, karan­lığı, var­lığı, yok­luğu bilir; ancak ege­men top­lum­daki hiye­rar­şik iliş­ki­nin ne demek oldu­ğunu bil­mez. Zira böy­lesi bir ilişki Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın temel­le­rin­den biri­dir. Benjy bu haliyle Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın uza­ğına düşer; zira onun arzu­ları ger­çekte Baba’nın Yasası’na ait gön­der­me­ler değil­dir. Dahası Benjy’nin varo­luşu gele­nek­sel zaman çiz­gi­sini de izle­mez. Quen­tin gibi zama­nın ya da zaman­sız­lı­ğın des­pot dene­timi altında değil­dir o. Benjy’nin zaman kav­ramı bir sürek­liği, kırıl­ma­mış­lığı bera­be­rinde geti­rir. Onun, gele­nek­sel kod­lara ters düşen sözde eksik ya da yarım insan varo­luşu ger­çekte anne-çocuk-baba üçge­ni­nin altını oyar; zira o kendi dışında hiç kim­seyle bir diya­log kur­maz. Onun bu sür­gün­lük hali yaşa­mın ger­çek alan­la­rına doku­nan, duyum­sa­maya dayalı alter­na­tif bir öznel­lik inşa eder. Zira Comp­son aile­si­nin derin çökü­şünü, Dilsey’den bile daha güçlü biçimde his­se­den ve kav­ra­yan Benjy’dir belki de: “… işi­te­rek karar­dı­ğını orta­lı­ğın…”

Moder­nist Ame­ri­kan kur­ma­ca­sında can çeki­şen geç­mişi, özel­likle Güney’in varo­luş­sal kri­zini, insan doğa­sına ait alter­na­tif ve çoklu duyum­sa­ma­ları, yep­yeni sanat­sal keşif­leri ve yazında kes­kin bir deney­sel­liği en ince­likli kaleme alan yazar­dır Wil­liam Faulk­ner.

Ses ve Öfke’de Benjy gibi, bel­lek ara­cı­lı­ğıyla ve geç­miş-bugün iliş­ki­sinde alter­na­tif bir özne­leşme kuran, daha önce değin­di­ği­miz erkek dene­ti­mine –ata­er­kil dayat­maya– karşı dura­rak eyle­yen-konu­şan özne olan bir başka karak­terse Comp­son aile­si­nin en yeni üyesi, Caddy’nin gayrı meşru kızı Bayan Quentin’dir. O da Oidi­pus kar­ma­şası göl­ge­sin­deki Jason’ın aşa­ğı­la­ma­la­rına, hüküm­dar­lı­ğına ve zor­ba­lı­ğına maruz kala­rak ata­er­kil düze­nin ya da Oidi­pus kar­ma­şa­sı­nın bir uzan­tısı gibi görü­le­bi­lir. Ne var ki Bayan Quen­tin annesi Caddy ile bir­çok açı­dan ben­zer­lik­ler gös­terse de cin­sel­li­ğini açıkça yaşa­mak­tan annesi kadar sıkıntı duy­maz; zira kendi bil­di­ğini oku­yan, kendi doğ­ru­ları olan güçlü bir karak­ter­dir o. Bunu en iyi biçimde Jason’ın ken­di­sin­den zorla aldığı parayı geri ala­rak ve Comp­son aile­sini ardında bıra­kıp evden kaça­rak gös­te­rir bize Bayan Quen­tin. Dahası roma­nın sonunda minist­rel4 gös­te­ri­lere katıl­mak için bir gez­gine dönü­şen de gene Bayan Quentin’dir. Böy­lesi bir durum onun Baba’nın Yasası’ndan uzakta oldu­ğu­nun ve nere­deyse kar­na­va­lesk bir özneye dönüş­tü­ğü­nün de bir gös­ter­ge­si­dir. Zira Bayan Quentin’e göre yaşam mer­kez­cil değil çok ses­li­dir ve alı­şıl­dık sey­rin­den çık­mış­tır. Dola­yı­sıyla Benjy’nin yanında Bayan Quen­tin de bel­lek, içe dönüş­ler, ağa­bey­le­rin bas­kısı ve trav­ma­tik geç­miş duyum­sa­ma­lar ara­cı­lı­ğıyla ilkin ses­siz ve edil­gen algı­lansa da roma­nın sonunda eyle­yen, bas­kı­lara ve ege­men dene­time karşı duran, yiti­ril­miş evden ve Güney’den kaçan ve bu bağ­lamda konu­şan özne haline gelir.

Moder­nist Ame­ri­kan kur­ma­ca­sında can çeki­şen geç­mişi, özel­likle Güney’in varo­luş­sal kri­zini, insan doğa­sına ait alter­na­tif ve çoklu duyum­sa­ma­ları, yep­yeni sanat­sal keşif­leri ve yazında kes­kin bir deney­sel­liği en ince­likli kaleme alan yazar­dır Wil­liam Faulk­ner. Bu bağ­lamda özel­likle Ses ve Öfke’de karak­ter­le­rin trav­ma­tik olay­lar kar­şı­sın­daki düşün­ce­leri, duyum­sa­ma­ları, heze­yan­ları, sap­lan­tı­ları, tek­rar­ları, doğ­ru­sal olma­yan zaman ve mekân algı­ları ve dola­yı­sıyla bu nok­ta­dan hare­ketle geç­mişi tama­mıyla tamir etme istek­leri, bel­lek­le­rin­den süzü­len top­lum­sal ve kişi­sel trav­ma­tik anım­sa­ma­larla ger­çek­le­şir. Böy­lesi bir ger­çek­leşme, Ses ve Öfke’yi, dar anlamda, bir Oidi­pus kar­ma­şa­sına sürük­lese de, bu kar­ma­şa­nın eşi­ğinde yer alan karak­ter­ler mün­ze­vi­lik, yalı­tıl­mış­lık ve sür­gün­lük söy­lemi üze­rin­den kaçış ya da yep­yeni çıkış nok­ta­la­rını bulu­ve­rir; ege­men söy­lem kar­şı­sında özne­le­şe­bi­lir­ler. Faulk­ner metin­le­ri­nin ayrı­ca­lıklı gizi de tam bu nok­tada sak­lı­dır belki de: Bütün­cül bir yıkı­mın ardın­dan özne ola­rak nasıl-ne şekilde yeni­den doğ­mak ve yaşa­mın içinde ege­men düze­nin kar­şı­sında hangi yol­larla yeni­den konuş­lan­mak? Bu gizin ceva­bını gene Faulkner’ın kendi yazın öngö­rü­sünde bula­bi­li­riz: “Yal­nız başına kal­mak­tan doğan bir Reto­rik”.

1 Bu yazı­daki bağ­lamda bel­lek Fran­sız filo­zof ve sos­yo­log Maurice Halbwachs’ın tanımı çer­çe­ve­sinde sınır­la­na­cak­tır. Halbwachs’a göre bel­lek kolek­tif yapı­lan­mış­tır; top­lum­sal­dır ve kişi­nin birey­sel anım­sa­ma­la­rı­nın belli bir zaman ve mekân sınırı içinde su yüzüne çıkıp şekil­len­me­si­dir. Top­lum­sal-kül­tü­rel kod­larla ve top­lum­sal zaman­dan ve mekân­dan süzü­len böy­lesi bir bel­lek inşası ancak ve ancak birey­le­rin geç­mişe tutun­ma­sıyla, birey­le­rin geç­mişi canlı tuta­rak bugüne taşı­ma­la­rıyla işle­vini korur. Bir başka deyişle bel­lek, bire­yin belirli ve sürekli bir zaman dilimi ve mekân içinde hatı­ra­la­rını, anı­la­rını geri çağır­ma­sı­dır. Böy­lesi bir geri çağı­rış gele­nek­sel tarih tanımı gibi bütün­cül, peri­yo­dik, doğ­ru­sal ve olgu­sal değil, aksine oldukça par­çalı, kişi­sel, düzen­siz­lik­lerle dolu muğ­lak sınır­la­rın bulun­duğu bir zaman ve mekânda ger­çek­le­şir. Maurice Hal­b­wachs, The Col­lec­tive Memory, 1980.

2 Bura­daki anla­mıyla travma, bel­le­ğin bir ürü­nü­dür. Bel­lek bir anlamda inti­kam kokar; zira bel­leğe dayan­ma­mız çoğu kez olum­suz bir dene­yime daya­nır. Olum­suz dene­yim­le­ri­mizi, o dene­yimi yaşar­ken –o anda, şim­dide– anla­ma­mız oldukça zor­dur. Bourguignon’a göre ger­çek acı belli bir zaman ve mekân içinde bel­le­ği­mizde konuş­la­nıp yaşa­mın her­hangi bir kesi­tinde bireyde büyük bir yarılma ya da bire­yin özne duru­muna ket vuran olum­suz bir yan etki ola­rak ortaya çıkar; bu da trav­mayı bera­be­rinde geti­rir. Erika Bour­gu­ig­non, “Memory in an Amne­sic World: Holo­ca­ust, Exile, and the Return of the Supp­res­sed”, 2005.

3 Oidi­pus Kar­ma­şa­sına kısaca göz attı­ğı­mızda; Sig­mund Freud’un temel­le­rini attığı psi­ka­na­liz öğre­ti­sini yeni­den oku­yan Lacan’a göre özne­leşme süre­cinde dil ve dil­sel yapı mer­kez­le­şir ve özne ken­dini sim­ge­sel düzende, bir başka deyişle dilde bulur. Bu bir geçiş­tir ve Lacan’a göre üç evrede ger­çek­le­şir. Birinci evrede çocuk, anne ara­sında hayali bir ilişki var­dır; anne ve çocuk ara­sın­daki saf doğal bağ aslında haya­li­dir; zira burada her daim üçüncü bir öğe –fal­lus– bulu­nur. İler­le­yen zamanda çocuk fal­lu­sun ayrı­mına vara­rak hem ken­di­si­nin hem de anne­si­nin “eksik”liğini gör­dü­ğün­deyse bunun yerini hayali bir fal­lus –hayali bir baba– ile dol­dur­maya çalı­şır. Kar­ma­şa­nın ikinci evre­siyse hayali baba­nın çocuk için bir teh­dit oluş­tur­duğu aşa­ma­dır. Bu evrede anne­sine yak­laş­ma­ması gerek­ti­ğine dair bir teh­dit var­dır. Üçüncü evreyse ger­çek baba­nın var­lı­ğıyla son bulur. Çocuk, ger­çek baba­nın var­lı­ğıyla bir anlamda hadım edil­miş olur; zira ger­çek baba çocu­ğun anneye yak­laş­ma­sına zemin hazır­la­yan bütün umut­ları söküp atar. Böy­lece çocuk tama­mıyla sim­ge­sel düzene, Baba’nın Yasası’na dahil edil­miş olup bu yasa­nın sürek­li­li­ği­nin de bir temi­natı haline gelir.

* Yüzünü genel­likle siyaha boya­ya­rak zen­ci­lere özgü şar­kı­lar söy­le­yen sey­yar tiyat­roya ya da genel ola­rak tiyatro oyun­cu­la­rına veri­len ad.

Kay­nakça

Erika Bour­gu­ig­non, “Memory in an Amne­sic World: Holo­ca­ust, Exile, and the Return of the Supp­res­sed”, Ant­ro­po­lo­gi­cal Quar­terly, Cilt 78, Sayı 1, 2005, ss. 63-88.

Mic­hael Ros­sing­ton-Anne Whi­te­head, The­ories of Memory: A Reader, The Johns Hop­kins Uni­ver­sity Press, 2007, ss. 2-3.

Maurice Hal­b­wachs, The Col­lec­tive Memory, Har­per Colop­hon Books, New York, 1980, ss. 78-80.

(475)

Yorumlar