Home Öykü Kısa Öykü Ferat Emen • Şakirt
Ferat Emen • Şakirt

Ferat Emen • Şakirt

170
0

Hamdüsena Gümüş, tıptan mezun olduktan hemen sonra Sri Lanka’ya gidiyor. Cemaat onun yurtdışına çıkmasının daha hayırlı olduğunu düşünüyor. Parlak bir geleceği var. Dil öğrenmeli, dünya vatandaşı olması için kültürünü geliştirmeli. Hem belki birtakım ticari dostlukların kurulmasına da vesile olur.

“Ali’yi de alıp yola çıkın,” diyor Ankara İmamı.

O üç ay boyunca boyunlarında kamera bütün Sri Lanka’yı dolaşıyorlar. Her çığlığa ağlıyor, her imdada koşuyorlar.

Başkent Kotte’de onları karşılayan mahalli ekip, bir çocuk kampına götürüyor. YÜNİSEF, içsavaş mağduru çocuklar için bir kamp kurmuş. Aileleri kayıp yüzlerce çocuk var. On altı yaşında yerli bir genç kız hakkında bilgi alıyorlar.

“Yedi yıldır ülkesindeki tarlalarda köle olarak çalıştırılmış,” diyor bir gönüllü kadın. “Köle derken lafın gelişi köle değil, bildiğimiz alınıp satılan bir mal olarak köle. Yanlış anlamayın beyler.”

Yaptığı işten bıkan ama yapmaya devam eden insanlar gibi teklifsiz konuşuyor. Saçları darmadağınık. Tırnakları bakımsız. Çorap giymemiş. Önlüğü lekeyle dolu.

“Pırlanta tarlaları için çatışan asiler, hükümet birlikleri arasında yaşanan on yıllık savaşta ailesiz kalan milyonlarca çocuktan biri,” diyor. “Başka milyonlar öldürülmüş. Başka milyonlarsa ibret olsun diye kolları, bacakları kesilerek sakat bırakılmış.”

Kızın iki kolu da dirseklerinin hemen altından kesilmiş. Bir satırla.

Gönüllü, iki eliyle kızın iki kesik kolunu tutarak, “Evlenmeyi, bir yuva kurmayı istiyormuş Milena,” diyor. “Artık imkânsız.”

“Zor,” diyor Ali sessizce, “değil mi Hamdüsena abi?”

“Milena, oraya getirilmeden önce toprak bir kulübede dört küçük kardeşine bakıyormuş. Demek o zaman dokuz yaşındaymış, altında dört tane daha kardeşi varmış. Çocuklar doyurulacak, temizlenecek, ev düzenlenecek, oyun oynanacak, su almak için yirmi kilometre ötedeki kuyuya gidilecek. Vesaire,” diyor gönüllü. “Siz Birleşmiş Milletler’den misiniz beyler?”

Kadın bir Fransız, sorusundan daha önce hiç şakirt görmediği anlaşılıyor.

“Hayır,” diyor Hamdüsena. Kıza değil Ali’ye bakıyor. “Bir hayır hareketi adına buradayız.”

“Ve daha dokuz yaşındaymış. Anne baba, kendilerine ait çeltik tarlasında çalışıyormuş. Sabah dörtten gece on bire kadar,” diye anlatıyor gönüllü.

Ali sanki aklına gelen pek çarpıcı bir detaymış gibi, “Sivrisinek kaynıyor burası. Acaba nasıl kaşınıyordur bu kız,” diye soruyor. “Eller, hele hele tırnaklar olmayınca zor değil mi Hamdüsena abi?”

“O gün anne eve erken gelmiş. Baba nerde, diye sormuş kız anneye. Baba yok, demiş anne. Hemen yere uzanmış, uyumak için ama uyuyamamış. Milena’yı yanına çağırmış. Korku içindeymiş. Kendinden geçecek kadar korkmuş. Tam asilerin istediği kadar,” diye anlatıyor gönüllü kadın.

Ali konuşulanları kayda almak istediğini söylüyor kadına. Birkaç fotoğraf çekiyor. Gönüllü kadın kendine çekidüzen veriyor. Memelerini avuçluyor, yukarı kaldırıyor.

“Anne baba tarladayken, hepsi de çocuk yaşta asiler gelmiş. Gayeleri, yeryüzünün minicik bir tarlasında kendileri için pirinç yetiştiren, hamile kalmaktan dişleri dökülmüş bir kadınla, susuzluk yüzünden anca üç ayda bir yıkanan bir adama gözdağı vermekmiş. Niye gözdağı versinler ki? Çünkü asiler de aşağı yukarı aynı koşulların insanı olmalarına rağmen pırlanta tarlalarında söz sahibi olup zenginleşmek istiyorlarmış,” diyor kadın.

Artık daha dikkatli, teybe doğru konuşuyor. Mesaj vermeye çalışıyor. Duygularını karıştırıyor işine.

“Pırlanta bu kadar vazgeçilmez midir beyler,” diye soruyor.

Onlara fırsat vermeden sorusunu kendisi cevaplıyor, “Evet uğrunda ölecek kadar çok önemlidir. Birinin iki ayak bileğini bir kamayla kesebilecek kadar hem de. Diğer her kâğıt sinek ikili burada beyler.”

Parmaklarını sallıyor, bakın ben takmıyorum der gibi.

“Bir taş,” diyor, “sadece kahrolası bir taş.”

“Her genç kızın gönlünde yatar,” diyor Ali. “Evlilik yıldönümlerinde, yaş günlerinde, nikâhta, nişanda çok işe yarar.”

“O bir taş, parlak, az bulunan bir taş,” diyor kadın. “Ama yine de bir taş. Kimsenin kıçını silmeye cüret etmediği kadar sert bir taş.”

Hamdüsena utancından yerin dibine girecek neredeyse. Elini ayağını nereye koyacağını bilmeyen yaşlı adamlar gibi terlemeye başlıyor. Kıç kelimesi az evvel yediği patates püresini ağzına getiriyor.

“O yüzden göçebe bozkır Moğollar ona götyırtan taşı diyor. Biliyor musunuz beyler,” diyor kadın. “Yedi yıl önce Cengiz Han’ın mezarını arayan bir ekiple beraber oralardaydım.”

Hamdüsena, Ali’ye diyor ki, “Ali hocam, hanımefendinin böyle konuşması normal. Bilmiyor. Hakikati bilmiyor. Onu anlamalıyız. Ona anlatmalıyız.”

“Asiler anneyi bir kütüğün üstüne oturtmuşlar. Babayı da tam karşısına getirmişler. Annenin eline bir satır vermişler, korksun diye. Bu ne, demiş anne. Kocanı keseceksin, demişler. Esaslı bir ders alsın istiyorlarmış. Babanın ellerini, ayaklarını, ağzını bağlamışlar, birisi de kafasını kulaklarından bastırarak avucunun içine almış. Satır annenin elinin içinde, kadının elleri de o asinin avuçlarındaymış. Bir, iki, üç, diye saymış adam. Anne satırı kaldıramıyormuş. Yaşadığı şok bütün bedenini kilitlemiş. Babayla anne arasında ancak yarım satırlık bir mesafe varmış,” diye anlatıyor gönüllü doktor. “Bir iki üç, şimdi.”

“Hamdüsena Bey doktordur,” diyor Ali kızın kesik kollarını işaret ederek.

“Ben de diyor,” kadın. “Ama bu onun kollarını geri getirmiyor beyler.”

“Pratisyenim,” diyor Hamdüsena utanarak. “Daha TUS’a girmedim.”

Milena, anlatılanları anlıyormuşçasına ağlamaya başlıyor. Kesik koluyla gözyaşlarını siliyor.

“Bir deri bir kemik Asyalı zavallı kadın, çişi gelen küçük çekik gözlü bir kız gibi yere çömelmiş. Üzerinde basma şalvarı, rahmi toprağa değiyorken öyle ağlamaklı, saçları arkadan örülmüş, ağladığı için çirkinleşmiş, başı hafif yana dönmüş, bir, iki, üç. Anne, asi çocuklardan birinin yardımı sayesinde, satırla öldürmüş babayı, gözleri korkudan dağ kadar olmuş. Akan kandan buhar çıkıyormuş.”

“Hamdüsena abi, nereye bağlayacağını çok merak ediyorum,” diye soruyor Ali. “Bu anlattıkları çok heyecan verici, arkadaşlar duyduklarına inanamayacak.”

“Yeteri kadar korkmadığını düşünmüş olacak ki asilerin komutanı, doğra, demiş anneye, kocanın cesedini doğra, şu kütüğün üstünde. Doğramış. Gece seni de almaya geleceğiz ona göre, on ikide, demiş komutanları. Tam dönecekken asiler, birinin aklına hiç kimsenin aklına gelmeyecek ilginç bir fikir gelmiş. Tabii ya hazır baba da ölmüşken, nasıl da unuttuk diye söylemiş komutanları. Sular içindeki o çeltik tarlasında, hâlâ kanı beyninden damlayan babayı öldüren annenin, yedi asi, ırzına geçmişler. Sonra da, göm, demiş komutan anneye, kocanı göm. Fermuarı takılmış komutanın onunla uğraşırken. Anne, tarlanın ortasına bir çukur kazmış. Bütün o et, kemik parçalarını elleriyle toplamış. Bu manzara sizce de anlatılmaya değer değil mi beyler,” diyor gönüllü kadın.

“Daha önce hiç böyle bir hikâye duymamıştım,” diyor Ali, Vanlı bir Kürt olmasına aldırmaksızın.

Hamdüsena onaylıyor. Başını sallıyor.

“Şimdi vereceğim bilgi, of dı rikort, kıymetli,” diyor kadın.

Ali kayıt cihazının off düğmesine basıyor. Kırmızı ışığı sönüyor teybin.

“Şu ayin sırasında kadın, korkudan, şoktan zahar, altını pisletmiş ama öyle böyle değil, neredeyse o koca tarla pislik içinde kalmış. Mahsul de ziyan olmuş. Bir taşla kaç kuş düşünsenize beyler? Kama Sutra ilminden zerre nasibini almış olsalardı, anneye lavman yaptırmadan böyle boktan bir riski almazlardı elbette.”

Hamdüsena parmağıyla teybi işaret ediyor. Ali düğmeye basıyor. Kırmızı ışık yanıyor.

“İşte anne, olanları anlatmış büyük kıza, onu anlayabilecek tek çocuğa, onu anlayabilecek tek insana. Buna. Milena’ya. Beni alacaklar, demiş, çok korkuyorum. Kız teselli etmiş anneyi. Gece olmuş on iki. Asiler sözünün eriymiş, gelmişler. Anneyi götürmüşler. Tamam, diyormuş komutanları, tamam, artık istediğimiz kadar korktu. Boynuna kolye gibi, muska gibi astığı silahını okşuyormuş. Öbür eliyle de nerden bulmuşsa bulmuş doksan dokuzluk bir Kamboçya tespihiyle, çokkorkmuş, çokkorkmuş, çokkorkmuş çekiyormuş. Kız kalmış dört çocukla tek başına. Hepsi birden avazları çıktığı kadar ağlamaya başlamış, korkudan. Anneden bir daha haber alamamış kız. Kamboçya’da bin metre yüksekte bir tapınakta iki yıl aşağıdaki dereyi seyrettim ben beyler.”

“Bitti mi bayan,” diye soruyor Ali. “Böyle olduğu gibi mi yayımlayalım? Yoksa bir yere bağlayacak mısınız? Bir gazetemiz var bizim.”

“Bitmedi,” diyor kadın. “Bu bölgede bir sivrisinek türü var. Kanında bir virüs taşıyor. Kampta dört bin kişi yaşıyor. Virüs sokulanlara bulaşıyor, bu insancıkların uyku düzeni altüst oluyor. Gündüzleri uyuyorlar, geceleri ayaktalar. İçlerinden her yüz kişiden beşi bu illetten ölüyor. Kalan doksan beş kişi de ölse iyi. Ölmekten beter pespaye bir hayatı yaşamak zorundalar. Size aşı yapmalıyım beyler.”

“Gece uyutmuyor mu,” diye soruyor Hamdüsena. “Şu sinek?”

“Hı,” diyor kadın. “Hı, hı.”

Gülümsüyor gönüllü kadın Hamdüsena’ya. Elinde olmadan yaklaşıyor adama.

“Olmasak mı,” diye fısıldıyor Ali’nin kulağına. “Hiç olmazsa sinek ısırığı sayesinde uyanık kalırız. Teheccüd için iyi bir fırsat.”

Onları kamp binasındaki revire götürüyor kadın. İğnelerini yapıyor.

“Bu insanlar hiçbir iş yapamıyor. Üretimleri yok. Ölmeyi bekliyorlar,” diyor kadın. “Onlar sanki bizim firemiz.”

“Uzun bir planın, hatta uzun bir ihmalin sonucu yaşananlar. Herkesin dahli var. Nasıl denir, herkesin müteselsil kefaleti var. Asiler, hükümet, sivrisinekler, iklim, ben, sen,” diyor Hamdüsena Ali’ye, iğne yapılan koluna bakarak. “Aklına ne gelirse. Aklına kim gelirse.”

“Ben Bordo’luyum,” diyor kadın. “Bordo’nun sadece şarapçılardan müteşekkil olmadığını bilin.”

“Fenerbahçe’nin üç iki yendiği takım,” diyor Ali. “Öyle değil mi Hamdüsena abi?”

“Bir arkadaşımla kalkıp oralardan kampa, Sri Lankalı biçarelerin derdine derman olmak için geldik beyler,” diyor. “Bizimkisi de bir manada hayır işi sayılır.”

“Aşk olsun size,” diyor Ali.

“İki doktor yedi senedir susuz, helasız, metrosuz, ağdasız, burada yaşıyoruz.”

Kadın, şirin bir köylü güzeli gibi, oysa elli kuşaktır Bordo’luymuş. Kampa geldikten sonra dağılmış.

“Nasıl dağılmasın abi? Baksana ne bir dergi, ne kanalizasyon ne de bir sanat galerisi var kampta,” diyor Ali, çayını stevivayla tatlandırırken.

“İlk yıllar daha kolaydı,” diyor kadın. “Çünkü uyku bozukluğunu tedavi eden ilaç, Kuzey Avrupalı bir firma tarafından üretiliyordu. Fakat neden sonra aynı firma, ticari olmadığı gerekçesiyle ilacı üretmekten vazgeçtiğini açıkladı.”

“Firma haklıymış bir bakıma, çünkü gerçekten de dört bin kadar Sri Lankalı çocuk için sen gel milyarlarca dolarlık fabrikada vardiyayı durdur,” diyor Ali. “Ayrıca bu garibanların ilacı alacak paraları da yoktur. Değil mi abi?”

“Arkadaşım Lorant çok uğraştı. Gönüllü uluslararası hukukçuların da yardımıyla meseleyi dünya kamuoyuna taşımayı başardı ama davayı kazanamadı beyler.”

“Gönüllerine su serpeceğimiz ne kadar çok bekleyen olduğunu görüyorsun değil mi Ali hocam,” diyor Hamdüsena.

“Bir mucize gerçekleşti, virüsü yok eden etkin maddenin gözaltı kırışıklıklarını gideren bir yüz kreminin içinde olduğunun farkına vardı Lorant,” diye anlatıyor kadın. “Müsaadenizle beyler.”

Uzaklaşıyor. Beş dakika kadar iki gönül eri duyduklarını hazmetmeye çalışıyor. Doktor kadın döndüğünde makyajı Ali’nin gözünden kaçmıyor. Yüzünü yıkamış, saçlarını toplamış, kıpkırmızı bir ruj sürmüş.

“Firmayı ikna etti arkadaşım, ağız yoluyla alınan bir ilaç üretmelerini sağladı,” diyor kadın. “Şu yüz kremi üreten firmayı. Emili ben.”

Elini uzatıyor.

Ali sıkıyor kadının elini ama Hamdüsena kendi elini kalbinin üzerine koyarak, “Memnun oldum,” diyor.

Kadından da, süslenmesinden de haberi yok. Gerçekten yok.

Emili bir miktar bozulmuş bir ses tonuyla, “Bu sefer de ilacı alacak paranın bulunması sorun oldu. Nihayet Birleşmiş Milletler’den bir iki diplomat olaya el koydu, bir tır dolusu ilaç, çadırımızın arkasındaki depoya istiflendi. Yaşadığımız çadırı görmek ister misiniz beyler,” diye soruyor, onları çadıra doğru güdüyor.

Çadırın içine katlanabilir bir masa koymuş Emili. Üzerinde sadece ilaçlar var. İki adet sahra tipi yatak, kirli su bidonları.

“Dikkat edin beyler, kirli su bidonları. Hem bidonlar hem sular kirli,” diyor. Gülüyor. Bizim iki sancılı şakirtse neredeyse ağlamak üzere.

“Lorant’la burada kalıyoruz,” diyor. “Yedi cehennem yıl.”

Arkadaşının yirmi kilometre ötedeki su kuyusundan su almaya gittiğini anlatıyor. Çadırın arkasındaki depoyu gösteriyor. Depo dediği de paduk, demir ağaçlarının dallarından bir kulübe.

“Dert bitmedi, çünkü benzersiz sıcak ilacın kimyasını bozdu, onca çaba boşa gitti. Sabrımız tükeniyor beyler,” diyor Emili. “Beri taraftan altı yaşın altındaki çocukların immune sistemi zayıf olduğundan ölüm vakaları bu yaş altı çocuklarda daha sık görülüyor. Onları bu harap halleriyle bırakamıyoruz. Çıkış yok gibi. Arkadaşlarımı özlüyorum beyler.”

Emili ağlamaya başlıyor, Hamdüsena’nın göğsüne koyuyor, saçları toplanmış kıpkırmızı dudaklı başını.

“Oral seksi çok severim,” diyor kadın, hıçkırıklı bir sesle. “Biliyor musunuz beyler, küçükken babasız kalmış bir kızın kariyeri uzun bir baba arayışıdır aslında. O yüzden buradayım. Babamı arıyorum. Daha yedi yaşındaydım, bizimkisi bir nisan akşamı lavaş almaya gidiyorum diye dışarı çıktı ve bir daha dönmedi. Babam bir yumruk gibi karnımın tam ortasında beni seviyor.”

Teybi işaret ediyor Hamdüsena. Ali düğmeye basıyor. Işık sönüyor. Neredeyse bayılacak. TUS’u kazansa da ancak patolog olabilir. İnsanları ellemesi mümkün değil. Ona ihtiyaç duyulan şu sivrisinekli Sri Lanka başkentindeki sakat çocuk kampında bile.

“Ne diyebilirim ki? Utanıyorum,” diyor Hamdüsena. “Nasıl yapıldığını bilsem Allah rızası için yardımcı olacağım.”

“Kampta hiç erkek yok mudur,” diye soruyor Ali. “Hani Afrikalılar aktif olur. Değil mi Hamdüsena abi?”

“Var olmasına var da,” diyor Emili. “Delikanlıların bırak Emili’yi emmeye, yemek yemeye mecalleri yok. Türkçe azıcık biliyorum.”

“Ya Lorant,” diye soruyor Ali. “Sudan dönecek değil mi?”

“O da kadınların pazarında,” diye cevaplıyor Emili.

Hamdüsena Gümüş, Ali Kara üç ay sonra, belleklerinde onlarca fedakârlık öyküsüyle Ankara’ya dönüyorlar.

(170)

Yorum yaz