Home Öykü Kısa Öykü Ferat Emen • Şakirt
Ferat Emen • Şakirt

Ferat Emen • Şakirt

124
0

Ham­dü­sena Gümüş, tıp­tan mezun olduk­tan hemen sonra Sri Lanka’ya gidi­yor. Cemaat onun yurt­dı­şına çık­ma­sı­nın daha hayırlı oldu­ğunu düşü­nü­yor. Par­lak bir gele­ceği var. Dil öğren­meli, dünya vatan­daşı olması için kül­tü­rünü geliş­tir­meli. Hem belki bir­ta­kım ticari dost­luk­la­rın kurul­ma­sına da vesile olur.

Ali’yi de alıp yola çıkın,” diyor Ankara İmamı.

O üç ay boyunca boyun­la­rında kamera bütün Sri Lanka’yı dola­şı­yor­lar. Her çığ­lığa ağlı­yor, her imdada koşu­yor­lar.

Baş­kent Kotte’de onları kar­şı­la­yan mahalli ekip, bir çocuk kam­pına götü­rü­yor. YÜNİSEF, içsa­vaş mağ­duru çocuk­lar için bir kamp kur­muş. Aile­leri kayıp yüz­lerce çocuk var. On altı yaşında yerli bir genç kız hak­kında bilgi alı­yor­lar.

Yedi yıl­dır ülke­sin­deki tar­la­larda köle ola­rak çalış­tı­rıl­mış,” diyor bir gönüllü kadın. “Köle der­ken lafın gelişi köle değil, bil­di­ği­miz alı­nıp satı­lan bir mal ola­rak köle. Yan­lış anla­ma­yın bey­ler.”

Yap­tığı işten bıkan ama yap­maya devam eden insan­lar gibi tek­lif­siz konu­şu­yor. Saç­ları dar­ma­da­ğı­nık. Tır­nak­ları bakım­sız. Çorap giy­me­miş. Önlüğü lekeyle dolu.

Pır­lanta tar­la­ları için çatı­şan asi­ler, hükü­met bir­lik­leri ara­sında yaşa­nan on yıl­lık savaşta aile­siz kalan mil­yon­larca çocuk­tan biri,” diyor. “Başka mil­yon­lar öldü­rül­müş. Başka mil­yon­larsa ibret olsun diye kol­ları, bacak­ları kesi­le­rek sakat bıra­kıl­mış.”

Kızın iki kolu da dir­sek­le­ri­nin hemen altın­dan kesil­miş. Bir satırla.

Gönüllü, iki eliyle kızın iki kesik kolunu tuta­rak, “Evlen­meyi, bir yuva kur­mayı isti­yor­muş Milena,” diyor. “Artık imkân­sız.”

Zor,” diyor Ali ses­sizce, “değil mi Ham­dü­sena abi?”

Milena, oraya geti­ril­me­den önce top­rak bir kulü­bede dört küçük kar­de­şine bakı­yor­muş. Demek o zaman dokuz yaşın­day­mış, altında dört tane daha kar­deşi var­mış. Çocuk­lar doyu­ru­la­cak, temiz­le­ne­cek, ev düzen­le­ne­cek, oyun oyna­na­cak, su almak için yirmi kilo­metre öte­deki kuyuya gidi­le­cek. Vesa­ire,” diyor gönüllü. “Siz Bir­leş­miş Milletler’den misi­niz bey­ler?”

Kadın bir Fran­sız, soru­sun­dan daha önce hiç şakirt gör­me­diği anla­şı­lı­yor.

Hayır,” diyor Ham­dü­sena. Kıza değil Ali’ye bakı­yor. “Bir hayır hare­keti adına bura­da­yız.”

Ve daha dokuz yaşın­day­mış. Anne baba, ken­di­le­rine ait çel­tik tar­la­sında çalı­şı­yor­muş. Sabah dört­ten gece on bire kadar,” diye anla­tı­yor gönüllü.

Ali sanki aklına gelen pek çar­pıcı bir detay­mış gibi, “Siv­ri­si­nek kay­nı­yor burası. Acaba nasıl kaşı­nı­yor­dur bu kız,” diye soru­yor. “Eller, hele hele tır­nak­lar olma­yınca zor değil mi Ham­dü­sena abi?”

O gün anne eve erken gel­miş. Baba nerde, diye sor­muş kız anneye. Baba yok, demiş anne. Hemen yere uzan­mış, uyu­mak için ama uyu­ya­ma­mış. Milena’yı yanına çağır­mış. Korku için­dey­miş. Ken­din­den geçe­cek kadar kork­muş. Tam asi­le­rin iste­diği kadar,” diye anla­tı­yor gönüllü kadın.

Ali konu­şu­lan­ları kayda almak iste­di­ğini söy­lü­yor kadına. Bir­kaç fotoğ­raf çeki­yor. Gönüllü kadın ken­dine çeki­dü­zen veri­yor. Meme­le­rini avuç­lu­yor, yukarı kal­dı­rı­yor.

Anne baba tar­la­day­ken, hepsi de çocuk yaşta asi­ler gel­miş. Gaye­leri, yer­yü­zü­nün mini­cik bir tar­la­sında ken­di­leri için pirinç yetiş­ti­ren, hamile kal­mak­tan diş­leri dökül­müş bir kadınla, susuz­luk yüzün­den anca üç ayda bir yıka­nan bir adama göz­dağı ver­mek­miş. Niye göz­dağı ver­sin­ler ki? Çünkü asi­ler de aşağı yukarı aynı koşul­la­rın insanı olma­la­rına rağ­men pır­lanta tar­la­la­rında söz sahibi olup zen­gin­leş­mek isti­yor­lar­mış,” diyor kadın.

Artık daha dik­katli, teybe doğru konu­şu­yor. Mesaj ver­meye çalı­şı­yor. Duy­gu­la­rını karış­tı­rı­yor işine.

Pır­lanta bu kadar vaz­ge­çil­mez midir bey­ler,” diye soru­yor.

Onlara fır­sat ver­me­den soru­sunu ken­disi cevap­lı­yor, “Evet uğrunda öle­cek kadar çok önem­li­dir. Biri­nin iki ayak bile­ğini bir kamayla kese­bi­le­cek kadar hem de. Diğer her kâğıt sinek ikili burada bey­ler.”

Par­mak­la­rını sal­lı­yor, bakın ben tak­mı­yo­rum der gibi.

Bir taş,” diyor, “sadece kah­ro­lası bir taş.”

Her genç kızın gön­lünde yatar,” diyor Ali. “Evli­lik yıl­dö­nüm­le­rinde, yaş gün­le­rinde, nikâhta, nişanda çok işe yarar.”

O bir taş, par­lak, az bulu­nan bir taş,” diyor kadın. “Ama yine de bir taş. Kim­se­nin kıçını sil­meye cüret etme­diği kadar sert bir taş.”

Ham­dü­sena utan­cın­dan yerin dibine gire­cek nere­deyse. Elini aya­ğını nereye koya­ca­ğını bil­me­yen yaşlı adam­lar gibi ter­le­meye baş­lı­yor. Kıç keli­mesi az evvel yediği pata­tes püre­sini ağzına geti­ri­yor.

O yüz­den göçebe boz­kır Moğol­lar ona göt­yır­tan taşı diyor. Bili­yor musu­nuz bey­ler,” diyor kadın. “Yedi yıl önce Cen­giz Han’ın meza­rını ara­yan bir ekiple bera­ber ora­lar­day­dım.”

Ham­dü­sena, Ali’ye diyor ki, “Ali hocam, hanı­me­fen­di­nin böyle konuş­ması nor­mal. Bil­mi­yor. Haki­kati bil­mi­yor. Onu anla­ma­lı­yız. Ona anlat­ma­lı­yız.”

Asi­ler anneyi bir kütü­ğün üstüne oturt­muş­lar. Babayı da tam kar­şı­sına getir­miş­ler. Anne­nin eline bir satır ver­miş­ler, kork­sun diye. Bu ne, demiş anne. Kocanı kese­cek­sin, demiş­ler. Esaslı bir ders alsın isti­yor­lar­mış. Baba­nın elle­rini, ayak­la­rını, ağzını bağ­la­mış­lar, birisi de kafa­sını kulak­la­rın­dan bas­tı­ra­rak avu­cu­nun içine almış. Satır anne­nin eli­nin içinde, kadı­nın elleri de o asi­nin avuç­la­rın­day­mış. Bir, iki, üç, diye say­mış adam. Anne satırı kal­dı­ra­mı­yor­muş. Yaşa­dığı şok bütün bede­nini kilit­le­miş. Babayla anne ara­sında ancak yarım satır­lık bir mesafe var­mış,” diye anla­tı­yor gönüllü dok­tor. “Bir iki üç, şimdi.”

Ham­dü­sena Bey dok­tor­dur,” diyor Ali kızın kesik kol­la­rını işa­ret ede­rek.

Ben de diyor,” kadın. “Ama bu onun kol­la­rını geri getir­mi­yor bey­ler.”

Pra­tis­ye­nim,” diyor Ham­dü­sena uta­na­rak. “Daha TUS’a gir­me­dim.”

Milena, anla­tı­lan­ları anlı­yor­muş­ça­sına ağla­maya baş­lı­yor. Kesik koluyla göz­yaş­la­rını sili­yor.

Bir deri bir kemik Asyalı zavallı kadın, çişi gelen küçük çekik gözlü bir kız gibi yere çömel­miş. Üze­rinde basma şal­varı, rahmi top­rağa deği­yor­ken öyle ağla­maklı, saç­ları arka­dan örül­müş, ağla­dığı için çir­kin­leş­miş, başı hafif yana dön­müş, bir, iki, üç. Anne, asi çocuk­lar­dan biri­nin yar­dımı saye­sinde, satırla öldür­müş babayı, göz­leri kor­ku­dan dağ kadar olmuş. Akan kan­dan buhar çıkı­yor­muş.”

Ham­dü­sena abi, nereye bağ­la­ya­ca­ğını çok merak edi­yo­rum,” diye soru­yor Ali. “Bu anlat­tık­ları çok heye­can verici, arka­daş­lar duy­duk­la­rına ina­na­ma­ya­cak.”

Yeteri kadar kork­ma­dı­ğını düşün­müş ola­cak ki asi­le­rin komu­tanı, doğra, demiş anneye, koca­nın cese­dini doğra, şu kütü­ğün üstünde. Doğ­ra­mış. Gece seni de almaya gele­ce­ğiz ona göre, on ikide, demiş komu­tan­ları. Tam döne­cek­ken asi­ler, biri­nin aklına hiç kim­se­nin aklına gel­me­ye­cek ilginç bir fikir gel­miş. Tabii ya hazır baba da ölmüş­ken, nasıl da unut­tuk diye söy­le­miş komu­tan­ları. Sular için­deki o çel­tik tar­la­sında, hâlâ kanı bey­nin­den dam­la­yan babayı öldü­ren anne­nin, yedi asi, ırzına geç­miş­ler. Sonra da, göm, demiş komu­tan anneye, kocanı göm. Fer­mu­arı takıl­mış komu­ta­nın onunla uğra­şır­ken. Anne, tar­la­nın orta­sına bir çukur kaz­mış. Bütün o et, kemik par­ça­la­rını elle­riyle top­la­mış. Bu man­zara sizce de anla­tıl­maya değer değil mi bey­ler,” diyor gönüllü kadın.

Daha önce hiç böyle bir hikâye duy­ma­mış­tım,” diyor Ali, Vanlı bir Kürt olma­sına aldır­mak­sı­zın.

Ham­dü­sena onay­lı­yor. Başını sal­lı­yor.

Şimdi vere­ce­ğim bilgi, of dı rikort, kıy­metli,” diyor kadın.

Ali kayıt ciha­zı­nın off düğ­me­sine bası­yor. Kır­mızı ışığı sönü­yor tey­bin.

Şu ayin sıra­sında kadın, kor­ku­dan, şok­tan zahar, altını pis­let­miş ama öyle böyle değil, nere­deyse o koca tarla pis­lik içinde kal­mış. Mah­sul de ziyan olmuş. Bir taşla kaç kuş düşün­se­nize bey­ler? Kama Sutra ilmin­den zerre nasi­bini almış olsa­lardı, anneye lav­man yap­tır­ma­dan böyle bok­tan bir riski almaz­lardı elbette.”

Ham­dü­sena par­ma­ğıyla teybi işa­ret edi­yor. Ali düğ­meye bası­yor. Kır­mızı ışık yanı­yor.

İşte anne, olan­ları anlat­mış büyük kıza, onu anla­ya­bi­le­cek tek çocuğa, onu anla­ya­bi­le­cek tek insana. Buna. Milena’ya. Beni ala­cak­lar, demiş, çok kor­ku­yo­rum. Kız teselli etmiş anneyi. Gece olmuş on iki. Asi­ler sözü­nün eriy­miş, gel­miş­ler. Anneyi götür­müş­ler. Tamam, diyor­muş komu­tan­ları, tamam, artık iste­di­ği­miz kadar korktu. Boy­nuna kolye gibi, muska gibi astığı sila­hını okşu­yor­muş. Öbür eliyle de ner­den bul­muşsa bul­muş dok­san dokuz­luk bir Kam­boçya tes­pi­hiyle, çok­kork­muş, çok­kork­muş, çok­kork­muş çeki­yor­muş. Kız kal­mış dört çocukla tek başına. Hepsi bir­den avaz­ları çık­tığı kadar ağla­maya baş­la­mış, kor­ku­dan. Anne­den bir daha haber ala­ma­mış kız. Kamboçya’da bin metre yük­sekte bir tapı­nakta iki yıl aşa­ğı­daki dereyi sey­ret­tim ben bey­ler.”

Bitti mi bayan,” diye soru­yor Ali. “Böyle olduğu gibi mi yayım­la­ya­lım? Yoksa bir yere bağ­la­ya­cak mısı­nız? Bir gaze­te­miz var bizim.”

Bit­medi,” diyor kadın. “Bu böl­gede bir siv­ri­si­nek türü var. Kanında bir virüs taşı­yor. Kampta dört bin kişi yaşı­yor. Virüs soku­lan­lara bula­şı­yor, bu insan­cık­la­rın uyku düzeni altüst olu­yor. Gün­düz­leri uyu­yor­lar, gece­leri ayak­ta­lar. İçle­rin­den her yüz kişi­den beşi bu illet­ten ölü­yor. Kalan dok­san beş kişi de ölse iyi. Ölmek­ten beter pes­paye bir hayatı yaşa­mak zorun­da­lar. Size aşı yap­ma­lı­yım bey­ler.”

Gece uyut­mu­yor mu,” diye soru­yor Ham­dü­sena. “Şu sinek?”

Hı,” diyor kadın. “Hı, hı.”

Gülüm­sü­yor gönüllü kadın Hamdüsena’ya. Elinde olma­dan yak­la­şı­yor adama.

Olma­sak mı,” diye fısıl­dı­yor Ali’nin kula­ğına. “Hiç olmazsa sinek ısı­rığı saye­sinde uya­nık kalı­rız. Tehec­cüd için iyi bir fır­sat.”

Onları kamp bina­sın­daki revire götü­rü­yor kadın. İğne­le­rini yapı­yor.

Bu insan­lar hiç­bir iş yapa­mı­yor. Üre­tim­leri yok. Ölmeyi bek­li­yor­lar,” diyor kadın. “Onlar sanki bizim fire­miz.”

Uzun bir pla­nın, hatta uzun bir ihma­lin sonucu yaşa­nan­lar. Her­ke­sin dahli var. Nasıl denir, her­ke­sin müte­sel­sil kefa­leti var. Asi­ler, hükü­met, siv­ri­si­nek­ler, iklim, ben, sen,” diyor Ham­dü­sena Ali’ye, iğne yapı­lan koluna baka­rak. “Aklına ne gelirse. Aklına kim gelirse.”

Ben Bordo’luyum,” diyor kadın. “Bordo’nun sadece şarap­çı­lar­dan müte­şek­kil olma­dı­ğını bilin.”

Fenerbahçe’nin üç iki yen­diği takım,” diyor Ali. “Öyle değil mi Ham­dü­sena abi?”

Bir arka­da­şımla kal­kıp ora­lar­dan kampa, Sri Lan­kalı biça­re­le­rin der­dine der­man olmak için gel­dik bey­ler,” diyor. “Bizim­kisi de bir manada hayır işi sayı­lır.”

Aşk olsun size,” diyor Ali.

İki dok­tor yedi sene­dir susuz, hela­sız, met­ro­suz, ağda­sız, burada yaşı­yo­ruz.”

Kadın, şirin bir köylü güzeli gibi, oysa elli kuşak­tır Bordo’luymuş. Kampa gel­dik­ten sonra dağıl­mış.

Nasıl dağıl­ma­sın abi? Bak­sana ne bir dergi, ne kana­li­zas­yon ne de bir sanat gale­risi var kampta,” diyor Ali, çayını ste­vi­vayla tat­lan­dı­rır­ken.

İlk yıl­lar daha kolaydı,” diyor kadın. “Çünkü uyku bozuk­lu­ğunu tedavi eden ilaç, Kuzey Avru­palı bir firma tara­fın­dan üre­ti­li­yordu. Fakat neden sonra aynı firma, ticari olma­dığı gerek­çe­siyle ilacı üret­mek­ten vaz­geç­ti­ğini açık­ladı.”

Firma hak­lıy­mış bir bakıma, çünkü ger­çek­ten de dört bin kadar Sri Lan­kalı çocuk için sen gel mil­yar­larca dolar­lık fab­ri­kada var­di­yayı dur­dur,” diyor Ali. “Ayrıca bu gari­ban­la­rın ilacı ala­cak para­ları da yok­tur. Değil mi abi?”

Arka­da­şım Lorant çok uğraştı. Gönüllü ulus­la­ra­rası hukuk­çu­la­rın da yar­dı­mıyla mese­leyi dünya kamu­oyuna taşı­mayı başardı ama davayı kaza­na­madı bey­ler.”

Gönül­le­rine su ser­pe­ce­ği­miz ne kadar çok bek­le­yen oldu­ğunu görü­yor­sun değil mi Ali hocam,” diyor Ham­dü­sena.

Bir mucize ger­çek­leşti, virüsü yok eden etkin mad­de­nin gözaltı kırı­şık­lık­la­rını gide­ren bir yüz kre­mi­nin içinde oldu­ğu­nun far­kına vardı Lorant,” diye anla­tı­yor kadın. “Müsa­ade­nizle bey­ler.”

Uzak­la­şı­yor. Beş dakika kadar iki gönül eri duy­duk­la­rını haz­met­meye çalı­şı­yor. Dok­tor kadın dön­dü­ğünde mak­yajı Ali’nin gözün­den kaç­mı­yor. Yüzünü yıka­mış, saç­la­rını top­la­mış, kıp­kır­mızı bir ruj sür­müş.

Fir­mayı ikna etti arka­da­şım, ağız yoluyla alı­nan bir ilaç üret­me­le­rini sağ­ladı,” diyor kadın. “Şu yüz kremi üre­ten fir­mayı. Emili ben.”

Elini uza­tı­yor.

Ali sıkı­yor kadı­nın elini ama Ham­dü­sena kendi elini kal­bi­nin üze­rine koya­rak, “Mem­nun oldum,” diyor.

Kadın­dan da, süs­len­me­sin­den de haberi yok. Ger­çek­ten yok.

Emili bir mik­tar bozul­muş bir ses tonuyla, “Bu sefer de ilacı ala­cak para­nın bulun­ması sorun oldu. Niha­yet Bir­leş­miş Milletler’den bir iki dip­lo­mat olaya el koydu, bir tır dolusu ilaç, çadı­rı­mı­zın arka­sın­daki depoya istif­lendi. Yaşa­dı­ğı­mız çadırı gör­mek ister misi­niz bey­ler,” diye soru­yor, onları çadıra doğru güdü­yor.

Çadı­rın içine kat­la­na­bi­lir bir masa koy­muş Emili. Üze­rinde sadece ilaç­lar var. İki adet sahra tipi yatak, kirli su bidon­ları.

Dik­kat edin bey­ler, kirli su bidon­ları. Hem bidon­lar hem sular kirli,” diyor. Gülü­yor. Bizim iki san­cılı şakirtse nere­deyse ağla­mak üzere.

Lorant’la burada kalı­yo­ruz,” diyor. “Yedi cehen­nem yıl.”

Arka­da­şı­nın yirmi kilo­metre öte­deki su kuyu­sun­dan su almaya git­ti­ğini anla­tı­yor. Çadı­rın arka­sın­daki depoyu gös­te­ri­yor. Depo dediği de paduk, demir ağaç­la­rı­nın dal­la­rın­dan bir kulübe.

Dert bit­medi, çünkü ben­zer­siz sıcak ila­cın kim­ya­sını bozdu, onca çaba boşa gitti. Sab­rı­mız tüke­ni­yor bey­ler,” diyor Emili. “Beri taraf­tan altı yaşın altın­daki çocuk­la­rın immune sis­temi zayıf oldu­ğun­dan ölüm vaka­ları bu yaş altı çocuk­larda daha sık görü­lü­yor. Onları bu harap hal­le­riyle bıra­ka­mı­yo­ruz. Çıkış yok gibi. Arka­daş­la­rımı özlü­yo­rum bey­ler.”

Emili ağla­maya baş­lı­yor, Hamdüsena’nın göğ­süne koyu­yor, saç­ları top­lan­mış kıp­kır­mızı dudaklı başını.

Oral seksi çok seve­rim,” diyor kadın, hıç­kı­rıklı bir sesle. “Bili­yor musu­nuz bey­ler, küçük­ken baba­sız kal­mış bir kızın kari­yeri uzun bir baba ara­yı­şı­dır aslında. O yüz­den bura­da­yım. Babamı arı­yo­rum. Daha yedi yaşın­day­dım, bizim­kisi bir nisan akşamı lavaş almaya gidi­yo­rum diye dışarı çıktı ve bir daha dön­medi. Babam bir yum­ruk gibi kar­nı­mın tam orta­sında beni sevi­yor.”

Teybi işa­ret edi­yor Ham­dü­sena. Ali düğ­meye bası­yor. Işık sönü­yor. Nere­deyse bayı­la­cak. TUS’u kazansa da ancak pato­log ola­bi­lir. İnsan­ları elle­mesi müm­kün değil. Ona ihti­yaç duyu­lan şu siv­ri­si­nekli Sri Lanka baş­ken­tin­deki sakat çocuk kam­pında bile.

Ne diye­bi­li­rim ki? Uta­nı­yo­rum,” diyor Ham­dü­sena. “Nasıl yapıl­dı­ğını bil­sem Allah rızası için yar­dımcı ola­ca­ğım.”

Kampta hiç erkek yok mudur,” diye soru­yor Ali. “Hani Afri­ka­lı­lar aktif olur. Değil mi Ham­dü­sena abi?”

Var olma­sına var da,” diyor Emili. “Deli­kan­lı­la­rın bırak Emili’yi emmeye, yemek yemeye mecal­leri yok. Türkçe azı­cık bili­yo­rum.”

Ya Lorant,” diye soru­yor Ali. “Sudan döne­cek değil mi?”

O da kadın­la­rın paza­rında,” diye cevap­lı­yor Emili.

Ham­dü­sena Gümüş, Ali Kara üç ay sonra, bel­lek­le­rinde onlarca feda­kâr­lık öykü­süyle Ankara’ya dönü­yor­lar.

(124)

Yorumlar