Home Bilgi Bankası Edebiyat Figen Şakacı: “İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu.”
Figen Şakacı: “İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu.”

Figen Şakacı: “İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu.”

326
0

Bitirgen yayımlandığı zaman Figen Şakacı’nın yazdıkları merak edilmeye başlamıştı. Sonra birbirine bağlı düşündüğü romanlarının ikincisi Pala Hayriye ve üçüncüsü Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? yayımlandı. Figen Şakacı düşündüklerimizin yanında düşünmediklerimizi de yazdı. Onunla son romanıyla ilgili konuştuk. Romanla sınırlı kalmadan.

Semih Gümüş: Bitirgen ile başlayıp Pala Hayriye ile süren üçlemenizi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? ile tamamladınız. Baştan bir üçleme yapma tasarısı size zorlamadı mı? Üstelik bu arada Hayriye çocukluktan yaşlılığa bir ömür sürdü…

Figen Şakacı: Zorlamaz mı? İyi ki de zorladı. Yazdım oldu demedim ki hiç çünkü. Sanıyorum bu yüzden de yazmaya devam ediyorum. Masaya her zaman kendinden eminlikle değil bir endişeyle otururum. Bitirgen’e başladığım zaman da bir ömrün birkaç koldan akan nehirlerine dalacağımı biliyordum ama yine de denize karışırsam boğulurum diye korkuyordum. Neyse ki o çocuk aklı kurtardı beni. Kendi toprağımı eşele eşeleye Bitirgen’in diline, annemin diline, 80’lerin diline vardım. Erişkin bilmişliğinden sıyrılmalı, ilk roman olmasının heyecanına kapılıp yazar pozları takınmamalı, tam tersi Bitirgen’in ağzının içine düşmeliydim. Son noktayı koyduğum zaman yazının soluğu kesildi sandım, meğer kitap denen nesne bitince yazılmaya başlanan bir şeymiş. Epey demlendi bir köşede. Sonra sonra yanına uğradım, eksilte eksilte seyrelttim, kendince bir kıvama erişince de yayınevine verdim. Orada da bayağı bir süre bekledi. Bitirgen ilk olarak Everest Yayınları’ndan çıktı. Sonradan İletişim Yayınları’na geçince tırpanı fazla vurduğumu anlayıp, bir-iki bölümü yeniden ekledim. Bu arada yakınlarım, edebiyat erbabı saydığım kişilerin de yorumlarıyla katkısı oldu elbette. Bitirgen ele güne karışınca da o çok bilindik yas süreci, sersemlik, gittikçe içine doğru çekildiğiniz derin kuyulara dalma süreci başladı. Belki de bundan sebep, kitaplar arasına uzun zamanlar koydum. Bir öncekinin dilinden, dünyasından çıkabilmek için bol bol aylaklık yaptım.

Pala Hayriye’yi yazmadan önce 90’lara gitmek, hafızayı tazelemek, unuttuğum olayları, durumları yeniden hatırlamak istedim. Hayriye’nin hayatında ve toplumsal hafızamızda neler olabilir, neler olmazsa olmazdı? Uzun bir okuma dönemi girdi araya. Ve elbette o ilk cümle… Beni yanına çağıran, elimden tutan o ilk cümleyi bekledim. Bitirgen’in en yakın arkadaşları ağaçlardı, o ağaçta ham bir meyve olarak durmayı öğrenmiştim de ya sonrası… Kendi ağırlığını artık taşıyamayan, minnetle bağlı olduğu dalından ayrılmayı bekleyen o meyvenin olgunlaştığındaki düşme anına odaklanmalıydım. O anların duygusu beni Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı?ya kadar getirdi.

Bitmek bilmeyen soruların peşine takıldım. Her gün gelen kahrolası haberlerle delirmenin eşiğine geldiğimde de şehri terkettim.

SG: Üstelik bu üçüncü romanda Hayriye Hanım yok, kayıp. Niçin böyle tasarladınız?

FŞ: Aslında böyle tasarlamamıştım. Hayriye Hanım’ın ağzından anlatmaya başlamış, bayağı da bir yol almıştım. Fakat kayıp zamanların izini sürdüğümüz, kayıpların sayısını artık bilemediğimiz, gündemin hızla ve olanca yıkıcılıkla değiştiği günlerden geçiyorduk. Dışarda şehirler yıkılıyor, biz seyrediyorduk. Gittikçe zamanın ve mekanın içinde kayboldum, çaresizlikten hiçbir şey yapamaz hale geldim, yazmaya yüklediğim anlamlar elimden kayıp giderse yaşamak için neye tutunacağımı bilmiyor, başkalarının derdiyle dertlenmenin kesif kederiyle evin içinde top böceği gibi büzüldükçe büzülüyordum. Gençliğinde sokakları kendine mesken tutan, hataları ve hasarlarıyla büyümeyi öğrenen, hayatın acemisi Hayriye’nin yaşlılığı da zamanın ruhundan bağımsız düşünülemezdi. Neşesini yitirmiş, daha çok yalnızlaşmış, dostlarıyla birçok sebepten yolları ayrılmış, inandığı değerler bir bir elinden kayıp gitmiş, yan yana durduğu yol arkadaşları içeri tıkılmış ya da öldürülmüş bir Hayriye Hanım yaşamak için nasıl sebebler bulacak, hayatı neyle anlamdıracaktı? Karakterime ve kendime durmadan sorduğum asli sorular bunlardı. Belki de en çok yaşlılıkta tahammül azap oluyor. İnsan ölüme yaklaştıkça hayatı geriye doğru sarıp kendine ve her şeye daha bir yakından bakıyor. Ne kaldı elimde, geride neler var, bugün ve şimdi burada olmanın varlığıma kattığı şeyler neler? Bir gün ansızın kapınız çalınsa ve sizi apar topar götürseler bu soruları düşünmek için zamanınız olacak mı? Ya da hayatta kalmak için gösterdiğiniz çaba bütün bir ömrünüzün özeti olmaya yetecek mi? Bitmek bilmeyen bu soruların peşine takıldım. Her gün gelen kahrolası haberlerle delirmenin eşiğine geldiğimde de şehri terkettim

Öfkeden, çaresizlik duygusundan içimde patlayan maytaplarla yutkuna yutkuna uzun bir yola, bir ıssızlığa, yalnızlığa doğru çekildim. Ve orada kaybolmayı, kayıpları, kayıp olan birini aramayı, kaybolanın arkasında bıraktıklarını, Hayriye Hanım’ın kayboluşuyla memleket hallerini, kendi halimi düşünmek için epey zamanım oldu. Ve o ilk cümle de Rüya’yla birlikte geldi. İlk başta yazdıklarımın hepsini çöpe attım, yeniden başladım. Memleketinden yıllarca uzakta kalmış biriydi Rüya. O karşılaştığı her şeyde, en yakını sandığı dostuna dair metinlerde, sokaklarda, mekanlarda neyi arayacak, bulduklarıyla yetinecek miydi? Rüya’yla birlikte kayıp bir karakterin izini sürmek benim de ruhumu yaktı kavurdu ama aynı zamanda sağaltıcı bir etki de yaptı.

Bu kadar endişe çocukları bile erken yaşlandırıyor, üstelik hiçbir yaşta bu soruların ardı arkası kesilmiyor. Eve vardığınızda bile, dışarda olan her şey içeri doluşmaya başlıyor.

SG: Bu ülke bizden neleri çalıyor, hepimiz biliyoruz. Bir yandan lanetli bir ükede yaşayıp öbür yandan on yıllar, kırk yıl elli yıl boyunca ayakta ve dirençli kalmaya çalışmak. Hayat bu mu?

FŞ: Çok yakın bir zamanda bir İskandinav ülkesine yolculuk yaptım. Orada fazla proteinden yanakları pembe pembe dolaşanların, işten gülerek çıkıp, telaşsızca evinin yolunu tutanların, köşedeki bir pastaneden kardemmumalı çörek alıp etrafına gülücükler saçanların arasında dolanırken John Berger’in sözünü ettiği yetimlik duygusu beni benden aldı. Onlar için hayat buydu, benim içinse kendi şehrimde, kendi ülkemde çoğunlukla bir cehennem… Batıya abartılı bir güzelleme yapacak değilim ama hiç olmazsa batının yeşilini, ormanını falan alsaydık da bizim de şöyle rahat nefes alacağımız, içinde salına salına yürüyeceğimiz alanlarımız olsaydı diye boyuna iç geçirdim. Ülkeme döndüğüm anda o kadar çok uyaran, tehdit edenle karşı karşıya kalıyorum ki… Sokağa adımımı atar atmaz biri dekolteme laf mı edecek, şu dolmuş beni ezecek mi, şu köşeden bir gaz bombası atılacak mı, sokaktaki Tomaları geçince, inşaat çukurlarına düşmeden kitapçıya ulaşabilecek miyim, trafikte üç saat beklerken belim tutulacak mı? Bu kadar endişe çocukları bile erken yaşlandırıyor, üstelik hiçbir yaşta bu soruların ardı arkası kesilmiyor. Eve vardığınızda bile, dışarda olan her şey içeri doluşmaya başlıyor. Hadi diyelim televizyon açmıyor, kimseyi görmüyorsunuz; üst kat komşunuz tepenizde tepinebilir, çöp arabası her günkü mesaisiyle pencerelerinizi zangırtadarak gelir geçer, kornalar, küfürler evinizin içinde çınlar. Bilgisayarın başına oturduğunuzda bu şehre ihanet ettiğini itiraf edenler sizi sizden alır; ya bir kadın cinayeti haberi, ya yeni bir yasak, ya da yeni bir yasa, yeni bir tutuklama, yeni konutların reklamı, kesilen onlarca ağaç, sokak hayvanlarına zulmedenler, liste uzadıkça sizin de pil ömrünüz bir gün içinde bitti gitti işte. Salim kafayla bir kitap okumaya mecaliniz kaldıysa bravo size, hele bir dinginlikle yazmaya oturduysanız tebrikler…

Başka bir yerde doğup büyüseydik hayat bu kadar zor olmazdı herhalde. Burada doğduğumuz için, her gün nefes aldığımız için bizden düzenli olarak ceza kesiliyor gibi hissediyorum. Geçen gün arabayı üstüme süren şoföre ne yapıyorsun, ezeceksin diye çıkışacak oldum. Önüme çıkarsan ezerim tabii dedi. Tacizin, tecavüzün, şiddetin ve bilcümle kötülüğün sıradanlaştığı böyle bir ülkede kendimizi buraya ait kılmaya ya da kendimize ait olan bir alanımızın hâlâ varolabildiğine inanmaya çalışan zavallı insanlarız gibi hissediyorum. Bu bize reva mı?

SG: Romanlarınızda dışarda, toplumsal sorunların içinde yaşayan, devinen hayatla içli dışlılık hep var. Bir edebiyatçı olarak yazarın, yaşadığımız hayatın sorunları karşısında görevci bir anlayışta olması da gerekir mi? Duruşu ve yazdıklarıyla…

FŞ: İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu. Görevcilikten ziyade bu yazarın boynunun borcudur. İnsan ruhunun derinlerinde neler saklı, karakterleriniz nerede, neler yaşıyor, bunu bilmeden, bunu aramadan nasıl yazılır ki? Elbette duygularımız da yaşadığımız yerin iklimine göre şekillenir. Raskolnikov, İstanbul’da ya da Adana’da yaşayan bir karakter olsaydı, Dostoyevski aynı hikâyeyi herhalde bugünkü haliyle anlatmazdı. Hiçbirimiz içine doğduğumuz tarihten, sosyo-kültür etkilerden ayrı inşa edemeyiz benliğimizi. Benim Hayriyem de çocukluğu 80’lerde geçmiş, darbeden dolaylı olarak etkilenmiş traji-komik bir karakter. Yazar üslubunu kendi meşrebinden derler. En azından ben başka türlüsünü bilmiyorum. 90’larda gazetecilik yapan Hayriye’yi, Cumartesi Anneleri’nin yanına oturtmazsam o karakterde birini ve elbette dönemi de eksik anlatmış olurdum. Hayriye en azından benim kuşağım için pek çok şeyi sembolize eden bir kadın. Onun düşe kalka büyüme serüveninde başına gelenler yer yer gülümsetti sanıyorum okuru ama zamanla kapitalizmin olanca vahşiliğiyle daha bir üzerimize çullanması, neoliberalizmin insan ilişkilerinde de bir alış-veriş alışkanlığı halinde iliğimize kadar işlemesi yaşlılığında onu iyiden iyiye delirtti. İyiliği anlamak için kötülüğe bakmak zorunda kaldı insanlar. Kimsenin kimseye güvenmediği, herkesin kendi inine çekildiği, şanslıysa eskiden kalma birkaç arkadaşla kendi fasit dairelerinde dertlendiği beter bir çağa tanık oldu. Dili iyice sivrildi, kederi koyulaştı, alacaklı olduğu bu hayattan hesabını kapatmadan, hesaplaşmaya da doyamadan ortadan kayboldu. Hayriye Hanım’a da başka türlüsünü yakıştıramazdım doğrusu. Onun iç dünyasını memleketin bugünkü haline paralel olarak kayboluşa giden taşlarla, bu çağın buhranı ve bulantısıyla örmeye çalıştım. Her kitap bir dönemi anlatıyordu, üçüncüsü bugüne zerre kadar da olsa ışık düşürsün istedim.

SG: Sizinle toplumsal ve siyasal sorunlar karşısında benzer duyarlıklarımız olduğunu görerek soruyorum: Kendi şehirlerini, doğasını, dağlarını ve denizlerini mahveden bir ülkede yaşamanın sonuçlarına katlanarak mı yaşıyoruz?

FŞ: Katlanmak zamanı gerim gerim geren, insanın boğazına çöken, sarsa sarsa öldürmeye çalışan duygunun ta kendisi gibi gelir bana. Hiç bitmeyecekse eğer bu zaman, hatta beterin beteriyle yaşamaya alışacaksak ki öyle görünüyor, eyvah halimize. Beyoğlu’nda ağaçlar söküldü, Taksim kel tavuğa döndü, Narmanlı Han kötü bir lojman oldu diye hayıflanıp duruyoruz. Oysa her gün üzerinden bilmeden geçtiğimiz Ermeni mezarları ne olacak? O mezarların üzerine tuvalet yapan kayyumların yakasına kim yapışacak? Ben ağaçlara, o insanlar ölülerine yas tutarken birbirimizin yarasına nasıl merhem olacağız? Sur başlarına yıkıldığında, Diyarbakır’daki evler düz edildiğinde toprağını bırakmamak, camındaki perdesine tutunarak yaşayanlarla birlikte katlana katlana azaba dönen bir dönemin içinden geçiyoruz. Ne diyebilirim ki, bu utanç bize ders olmadıkça daha da böyle gitti gider maalesef!

SG: Siz de çekip gitmek istiyor musunuz buralardan?

FŞ: Bir ayağımı attım İstanbul’dan dışarı… Temrin devrindeyim diyebilirim. Hırpalıyor, yoruyor, sinirlendiriyor, üzüyor bu şehir beni artık. Ama ülkeden gitmek… İşte o zor bir karar. Burada yaban gibi durmayı başka bir ülkede yabancı olmaya yeğliyorum galiba. İki ucu zehirli değnek!

Ben kendimi sınırları belirlenmiş, kendi cemaatini kurmuş, koruyanı-kollayanı olan bir edebiyat dünyasının içinde hissetmedim hiç.

SG: Edebiyat dünyasında kadın yazar olmanın ayrıca güçlükleri var mı? Kimi yazarlar bunu sıkça dile getiriyor…

FŞ: Ben kendimi sınırları belirlenmiş, kendi cemaatini kurmuş, koruyanı-kollayanı olan bir edebiyat dünyasının içinde hissetmedim hiç. Kendi demimde, ritmimde yazıyor, bildiğim yoldan usul usul yürümeye çalışıyorum. Bugüne kadar kadın olduğum için yazıyla arama kimse giremedi ya da ayağıma çelme takılmadı. Ben de öyle kapıları zorlayan, açılmazsa arkadan dolanan biri değilim. Her okur kendi metniyle, yazarıyla elbet bir gün buluşur. Erkeklerin hakim olduğu bir dünyaya girmişim de bana yan bakılmış da değil. Ama yazarak yaşamak, kolunuzda para eden başka bir bileziğiniz yoksa elbette zor. Geçinmek için türlü çeşit işlerde çalışıp aklınızı temiz tutmak, dilinizi paslandırmadan yaşamak için gösterdiğiniz azim, yazma tutkunuzla atbaşı gidiyor. Neyse ki kitaplarında o tutkunun izlerini gördüğüm yazar sayısı azımsanacak gibi değil. Sadece bu yıl yeni kitaplarıyla tanıdığım kadın yazarlara bakınca çok seviniyorum. Derinlikli anlatımları, müdanasız tutumları, meselelerini estetize ediş biçimleri, dilleri, kurdukları dünyalar umut veriyor bana.

SG: Roman yazmaya başlamadan önce bir hazırlık dönemi geçirdiniz mi? Bu arada hangi yazarlardan etkilendiniz ya da kimleri örnek aldınız?

FŞ: Bitirgen’i yazmadan önce bir 80’ler taraması yaptım ama yine de asli kaynağım hafızam oldu. Kitap bittikten sonra okuduğum Agota Kristof’un üçlemesinden çok etkilendim. Ama iyi ki kitap yayımlandıktan sonra okumuşum, yoksa çok etkisinde kalabilir, kendi sesimi bulamazdım da dedim. Pala Hayriye için ise 90’lara dair neler çıktıysa aradım, taradım, buldum. Bu arada pek öyle zengin bir kaynak da olmadığını farkettim. İkinci kitap çıktıktan sonra bir arkadaşım Elena Ferrante’nin Napoli Dörtlemesi’ni, “mutlaka oku, sesleriniz benziyor” diyerek tavsiye edince hemen koştum aldım ve evet üçüncü kitap için bana bayağı bir ışık tuttu, cesaret verdi… Her ne kadar müstear bir isim de olsa Ferrante’nin yazdığı bu uzun ömrün romanları benim yazmaya çalıştığım üçlemeyle, büyüme derdiyle dahası Napoli’yle Türkiye’nin, mahalle kültürünün, kadın-erkek ilişkilerinin, iktidar kaygılı entelektüel dünyanın şifreleriyle büyük ölçüde kesişti… Tabii bu arada eskiden okuduğum kitapları bir daha okudum; Kundera’nın Yavaşlık’ı, Svevo’nun Yaşlılık’ı, gerontolojiye dair bir sürü korkutucu gerçekler, Melih Cevdet Anday külliyatı ve şu anda aklıma gelmeyen bir sürü kitap. Her biri önümü, aklımı açtı, farklı tatlarda yollar gösterdi. Bugüne kadar kitaplardan biriktirdikleriniz, öncelikle iyi bir okur olma çabanız yazıyla ilişkinizi hizaya sokuyor kesinlikle. Her biri esin veriyor, cesaret veriyor. Ya kitaplar olmasaydı, halimiz nice olurdu!

SG: Geçmişe doğru gitseydiniz, gene yazar kimliğinizle hangi dönemlerde yaşamak isterdiniz?

FŞ: 1968 Paris’inde yaşamak isterdim. Her türlü uyanışın içinde, aklım ruhum açık, hevesim heyecanım yerinde, kefir gibi yeni fikirler üreten ateşli tartışmaların tam ortasında, sokakların ve insanların kıpır kıpır olduğu o zamanlarda… Gerçi o zaman da Paris böyle güzel eyvallah da, ben bi gidip kendi memleketime bakayım, oradaki havadan da azıcık soluyup boyumun ölçüsünü alayım derdim herhaldeJ

SG: En sevdiğiniz yazarları ve kitapları sorsam…

FŞ: Gençken Dostoyevski okuduğumda, o varken insan kalemi eline alamaz diye düşünüp kahrolmuştum. Hayranlığın da böyle zararları var yani. Sonra Oğuz Atay külliyatı beni kendime getirdi. O da Dostoyevski okumuş ama yılmamış, bak ne güzel şeyler yazmış diyerek sevindim. Tutunamayanlar uzun süre baş ucu kitabım oldu. Sait Faik’in yalın ve derin öyküleri, Sabahattin Ali’nin dünyası, Yaşar Kemal’in iğne oyası dili derinden etkiledi beni. Sonrası Virginia Woolf’lar, Beauvorlar dönemi… Liste o kadar uzun ki, birini unuturum diye ödüm kopuyor. Elbette Sevgi Soysal, John Berger, Melih Cevdet Anday, Suat Derviş, Leyla Erbil benim için çok çok önemli. Son birkaç yıldır da Platonov’dan ne çıksa koşup alıyorum. Çevirmeni Günay Çetao’ya da titizliği için her defasında teşekkür ediyorum. Mümkün olduğunca kendi kuşağım yazarları ve daha genç kalemleri de takip etmeye çalışıyorum.

SG: Yazdıklarınızı en çok kime beğendirmek isterdiniz?

FŞ: Valla bundan on yıl önce bu soruya çok başka cevaplar verebilirdim ama şimdi Platonov yaşasa ve omzuma dokunup, iyi gidiyorsun dese herhalde ayaklarım yerden kesilirdi.

SG: Bundan sonra ne yazmayı tasarlıyorsunuz? Belki de yazmaya başladınız…

FŞ: Bir üçlemeye daha başlamayacağım kesin. Kafamda uzun süredir dolaşan bir fikir var. Biraz klostrofobik bir hikâye… İyice bir olgunlaşsın da zamanı gelince, yazdıkça o kendi yolunu bulur. Bu kitap bitti, hemen öbürüne hazırlanayım gibi bir acelem yok. Yazar telaşesinden kendimi korumayı da galiba zaman içinde öğrendim.

 

(326)

Yorum yaz