Home Bilgi Bankası Edebiyat Figen Şakacı: "İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu."
Figen Şakacı: "İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu."

Figen Şakacı: "İnsanı hayatın ya da toplumsal sorunların uzağında düşünmek ve yazmak nasıl mümkün olur, bilmiyorum doğrusu."

238
0

Bitir­gen yayım­lan­dığı zaman Figen Şakacı’nın yaz­dık­ları merak edil­meye baş­la­mıştı. Sonra bir­bi­rine bağlı düşün­düğü roman­la­rı­nın ikin­cisi Pala Hay­riye ve üçün­cüsü Hay­riye Hanım’ı Kim Çaldı? yayım­landı. Figen Şakacı düşün­dük­le­ri­mi­zin yanında düşün­me­dik­le­ri­mizi de yazdı. Onunla son roma­nıyla ilgili konuş­tuk. Romanla sınırlı kal­ma­dan.

Semih Gümüş: Bitir­gen ile baş­la­yıp Pala Hay­riye ile süren üçle­me­nizi Hay­riye Hanım’ı Kim Çaldı? ile tamam­la­dı­nız. Baş­tan bir üçleme yapma tasa­rısı size zor­la­madı mı? Üste­lik bu arada Hay­riye çocuk­luk­tan yaş­lı­lığa bir ömür sürdü…

Figen Şakacı: Zor­la­maz mı? İyi ki de zor­ladı. Yaz­dım oldu deme­dim ki hiç çünkü. Sanı­yo­rum bu yüz­den de yaz­maya devam edi­yo­rum. Masaya her zaman ken­din­den emin­likle değil bir endi­şeyle otu­ru­rum. Bitir­gen’e baş­la­dı­ğım zaman da bir ömrün bir­kaç kol­dan akan nehir­le­rine dala­ca­ğımı bili­yor­dum ama yine de denize karı­şır­sam boğu­lu­rum diye kor­ku­yor­dum. Neyse ki o çocuk aklı kur­tardı beni. Kendi top­ra­ğımı eşele eşe­leye Bitir­gen’in diline, anne­min diline, 80’lerin diline var­dım. Eriş­kin bil­miş­li­ğin­den sıy­rıl­malı, ilk roman olma­sı­nın heye­ca­nına kapı­lıp yazar poz­ları takın­ma­malı, tam tersi Bitir­gen’in ağzı­nın içine düş­me­liy­dim. Son nok­tayı koy­du­ğum zaman yazı­nın soluğu kesildi san­dım, meğer kitap denen nesne bitince yazıl­maya baş­la­nan bir şey­miş. Epey dem­lendi bir köşede. Sonra sonra yanına uğra­dım, eksilte eksilte sey­relt­tim, ken­dince bir kıvama eri­şince de yayı­ne­vine ver­dim. Orada da bayağı bir süre bek­ledi. Bitir­gen ilk ola­rak Eve­rest Yayınları’ndan çıktı. Son­ra­dan İle­ti­şim Yayınları’na geçince tır­panı fazla vur­du­ğumu anla­yıp, bir-iki bölümü yeni­den ekle­dim. Bu arada yakın­la­rım, ede­bi­yat erbabı say­dı­ğım kişi­le­rin de yorum­la­rıyla kat­kısı oldu elbette. Bitir­gen ele güne karı­şınca da o çok bilin­dik yas süreci, ser­sem­lik, git­tikçe içine doğru çekil­di­ği­niz derin kuyu­lara dalma süreci baş­ladı. Belki de bun­dan sebep, kitap­lar ara­sına uzun zaman­lar koy­dum. Bir önce­ki­nin dilin­den, dün­ya­sın­dan çıka­bil­mek için bol bol aylak­lık yap­tım.

Pala Hay­riye’yi yaz­ma­dan önce 90’lara git­mek, hafı­zayı taze­le­mek, unut­tu­ğum olay­ları, durum­ları yeni­den hatır­la­mak iste­dim. Hayriye’nin haya­tında ve top­lum­sal hafı­za­mızda neler ola­bi­lir, neler olmazsa olmazdı? Uzun bir okuma dönemi girdi araya. Ve elbette o ilk cümle… Beni yanına çağı­ran, elim­den tutan o ilk cüm­leyi bek­le­dim. Bitir­gen’in en yakın arka­daş­ları ağaç­lardı, o ağaçta ham bir meyve ola­rak dur­mayı öğren­miş­tim de ya son­rası… Kendi ağır­lı­ğını artık taşı­ya­ma­yan, min­netle bağlı olduğu dalın­dan ayrıl­mayı bek­le­yen o mey­ve­nin olgun­laş­tı­ğın­daki düşme anına odak­lan­ma­lıy­dım. O anla­rın duy­gusu beni Hay­riye Hanım’ı Kim Çaldı?ya kadar getirdi.

Bit­mek bil­me­yen soru­la­rın peşine takıl­dım. Her gün gelen kah­ro­lası haber­lerle delir­me­nin eşi­ğine gel­di­ğimde de şehri ter­ket­tim.

SG: Üste­lik bu üçüncü romanda Hay­riye Hanım yok, kayıp. Niçin böyle tasar­la­dı­nız?

FŞ: Aslında böyle tasar­la­ma­mış­tım. Hay­riye Hanım’ın ağzın­dan anlat­maya baş­la­mış, bayağı da bir yol almış­tım. Fakat kayıp zaman­la­rın izini sür­dü­ğü­müz, kayıp­la­rın sayı­sını artık bile­me­di­ği­miz, gün­de­min hızla ve olanca yıkı­cı­lıkla değiş­tiği gün­ler­den geçi­yor­duk. Dışarda şehir­ler yıkı­lı­yor, biz sey­re­di­yor­duk. Git­tikçe zama­nın ve meka­nın içinde kay­bol­dum, çare­siz­lik­ten hiç­bir şey yapa­maz hale gel­dim, yaz­maya yük­le­di­ğim anlam­lar elim­den kayıp giderse yaşa­mak için neye tutu­na­ca­ğımı bil­mi­yor, baş­ka­la­rı­nın der­diyle dert­len­me­nin kesif kede­riyle evin içinde top böceği gibi büzül­dükçe büzü­lü­yor­dum. Genç­li­ğinde sokak­ları ken­dine mes­ken tutan, hata­ları ve hasar­la­rıyla büyü­meyi öğre­nen, haya­tın ace­misi Hayriye’nin yaş­lı­lığı da zama­nın ruhun­dan bağım­sız düşü­nü­le­mezdi. Neşe­sini yitir­miş, daha çok yal­nız­laş­mış, dost­la­rıyla bir­çok sebep­ten yol­ları ayrıl­mış, inan­dığı değer­ler bir bir elin­den kayıp git­miş, yan yana dur­duğu yol arka­daş­ları içeri tıkıl­mış ya da öldü­rül­müş bir Hay­riye Hanım yaşa­mak için nasıl sebeb­ler bula­cak, hayatı neyle anlam­dı­ra­caktı? Karak­te­rime ve ken­dime dur­ma­dan sor­du­ğum asli soru­lar bun­lardı. Belki de en çok yaş­lı­lıkta taham­mül azap olu­yor. İnsan ölüme yak­laş­tıkça hayatı geriye doğru sarıp ken­dine ve her şeye daha bir yakın­dan bakı­yor. Ne kaldı elimde, geride neler var, bugün ve şimdi burada olma­nın var­lı­ğıma kat­tığı şey­ler neler? Bir gün ansı­zın kapı­nız çalınsa ve sizi apar topar götür­se­ler bu soru­ları düşün­mek için zama­nı­nız ola­cak mı? Ya da hayatta kal­mak için gös­ter­di­ği­niz çaba bütün bir ömrü­nü­zün özeti olmaya yete­cek mi? Bit­mek bil­me­yen bu soru­la­rın peşine takıl­dım. Her gün gelen kah­ro­lası haber­lerle delir­me­nin eşi­ğine gel­di­ğimde de şehri ter­ket­tim

Öfke­den, çare­siz­lik duy­gu­sun­dan içimde pat­la­yan may­tap­larla yut­kuna yut­kuna uzun bir yola, bir ıssız­lığa, yal­nız­lığa doğru çekil­dim. Ve orada kay­bol­mayı, kayıp­ları, kayıp olan birini ara­mayı, kay­bo­la­nın arka­sında bırak­tık­la­rını, Hay­riye Hanım’ın kay­bo­lu­şuyla mem­le­ket hal­le­rini, kendi halimi düşün­mek için epey zama­nım oldu. Ve o ilk cümle de Rüya’yla bir­likte geldi. İlk başta yaz­dık­la­rı­mın hep­sini çöpe attım, yeni­den baş­la­dım. Mem­le­ke­tin­den yıl­larca uzakta kal­mış biriydi Rüya. O kar­şı­laş­tığı her şeyde, en yakını san­dığı dos­tuna dair metin­lerde, sokak­larda, mekan­larda neyi ara­ya­cak, bul­duk­la­rıyla yeti­ne­cek miydi? Rüya’yla bir­likte kayıp bir karak­te­rin izini sür­mek benim de ruhumu yaktı kavurdu ama aynı zamanda sağal­tıcı bir etki de yaptı.

Bu kadar endişe çocuk­ları bile erken yaş­lan­dı­rı­yor, üste­lik hiç­bir yaşta bu soru­la­rın ardı arkası kesil­mi­yor. Eve var­dı­ğı­nızda bile, dışarda olan her şey içeri doluş­maya baş­lı­yor.

SG: Bu ülke biz­den neleri çalı­yor, hepi­miz bili­yo­ruz. Bir yan­dan lanetli bir ükede yaşa­yıp öbür yan­dan on yıl­lar, kırk yıl elli yıl boyunca ayakta ve dirençli kal­maya çalış­mak. Hayat bu mu?

FŞ: Çok yakın bir zamanda bir İskan­di­nav ülke­sine yol­cu­luk yap­tım. Orada fazla pro­te­in­den yanak­ları pembe pembe dola­şan­la­rın, işten güle­rek çıkıp, telaş­sızca evi­nin yolunu tutan­la­rın, köşe­deki bir pas­ta­ne­den kar­dem­mu­malı çörek alıp etra­fına gülü­cük­ler saçan­la­rın ara­sında dola­nır­ken John Berger’in sözünü ettiği yetim­lik duy­gusu beni ben­den aldı. Onlar için hayat buydu, benim içinse kendi şeh­rimde, kendi ülkemde çoğun­lukla bir cehen­nem… Batıya abar­tılı bir güzel­leme yapa­cak deği­lim ama hiç olmazsa batı­nın yeşi­lini, orma­nını falan alsay­dık da bizim de şöyle rahat nefes ala­ca­ğı­mız, içinde salına salına yürü­ye­ce­ği­miz alan­la­rı­mız olsaydı diye boyuna iç geçir­dim. Ülkeme dön­dü­ğüm anda o kadar çok uya­ran, teh­dit edenle karşı kar­şıya kalı­yo­rum ki… Sokağa adı­mımı atar atmaz biri dekol­teme laf mı ede­cek, şu dol­muş beni eze­cek mi, şu köşe­den bir gaz bom­bası atı­la­cak mı, sokak­taki Toma­ları geçince, inşaat çukur­la­rına düş­me­den kitap­çıya ula­şa­bi­le­cek miyim, tra­fikte üç saat bek­ler­ken belim tutu­la­cak mı? Bu kadar endişe çocuk­ları bile erken yaş­lan­dı­rı­yor, üste­lik hiç­bir yaşta bu soru­la­rın ardı arkası kesil­mi­yor. Eve var­dı­ğı­nızda bile, dışarda olan her şey içeri doluş­maya baş­lı­yor. Hadi diye­lim tele­viz­yon açmı­yor, kim­seyi gör­mü­yor­su­nuz; üst kat kom­şu­nuz tepe­nizde tepi­ne­bi­lir, çöp ara­bası her günkü mesa­isiyle pen­ce­re­le­ri­nizi zan­gır­ta­da­rak gelir geçer, kor­na­lar, küfür­ler evi­ni­zin içinde çın­lar. Bil­gi­sa­ya­rın başına otur­du­ğu­nuzda bu şehre iha­net etti­ğini iti­raf eden­ler sizi siz­den alır; ya bir kadın cina­yeti haberi, ya yeni bir yasak, ya da yeni bir yasa, yeni bir tutuk­lama, yeni konut­la­rın rek­lamı, kesi­len onlarca ağaç, sokak hay­van­la­rına zul­me­den­ler, liste uza­dıkça sizin de pil ömrü­nüz bir gün içinde bitti gitti işte. Salim kafayla bir kitap oku­maya meca­li­niz kal­dıysa bravo size, hele bir din­gin­likle yaz­maya otur­duy­sa­nız teb­rik­ler…

Başka bir yerde doğup büyü­sey­dik hayat bu kadar zor olmazdı her­halde. Burada doğ­du­ğu­muz için, her gün nefes aldı­ğı­mız için biz­den düzenli ola­rak ceza kesi­li­yor gibi his­se­di­yo­rum. Geçen gün ara­bayı üstüme süren şoföre ne yapı­yor­sun, eze­cek­sin diye çıkı­şa­cak oldum. Önüme çıkar­san eze­rim tabii dedi. Taci­zin, teca­vü­zün, şid­de­tin ve bil­cümle kötü­lü­ğün sıra­dan­laş­tığı böyle bir ülkede ken­di­mizi buraya ait kıl­maya ya da ken­di­mize ait olan bir ala­nı­mı­zın hâlâ varo­la­bil­di­ğine inan­maya çalı­şan zavallı insan­la­rız gibi his­se­di­yo­rum. Bu bize reva mı?

SG: Roman­la­rı­nızda dışarda, top­lum­sal sorun­la­rın içinde yaşa­yan, devi­nen hayatla içli dış­lı­lık hep var. Bir ede­bi­yatçı ola­rak yaza­rın, yaşa­dı­ğı­mız haya­tın sorun­ları kar­şı­sında görevci bir anla­yışta olması da gere­kir mi? Duruşu ve yaz­dık­la­rıyla…

FŞ: İnsanı haya­tın ya da top­lum­sal sorun­la­rın uza­ğında düşün­mek ve yaz­mak nasıl müm­kün olur, bil­mi­yo­rum doğ­rusu. Görev­ci­lik­ten ziyade bu yaza­rın boy­nu­nun bor­cu­dur. İnsan ruhu­nun derin­le­rinde neler saklı, karak­ter­le­ri­niz nerede, neler yaşı­yor, bunu bil­me­den, bunu ara­ma­dan nasıl yazı­lır ki? Elbette duy­gu­la­rı­mız da yaşa­dı­ğı­mız yerin ikli­mine göre şekil­le­nir. Ras­kol­ni­kov, İstanbul’da ya da Adana’da yaşa­yan bir karak­ter olsaydı, Dos­to­yevski aynı hikâ­yeyi her­halde bugünkü haliyle anlat­mazdı. Hiç­bi­ri­miz içine doğ­du­ğu­muz tarih­ten, sosyo-kül­tür etki­ler­den ayrı inşa ede­me­yiz ben­li­ği­mizi. Benim Hay­ri­yem de çocuk­luğu 80’lerde geç­miş, dar­be­den dolaylı ola­rak etki­len­miş traji-komik bir karak­ter. Yazar üslu­bunu kendi meş­re­bin­den der­ler. En azın­dan ben başka tür­lü­sünü bil­mi­yo­rum. 90’larda gaze­te­ci­lik yapan Hayriye’yi, Cumar­tesi Anneleri’nin yanına oturt­maz­sam o karak­terde birini ve elbette dönemi de eksik anlat­mış olur­dum. Hay­riye en azın­dan benim kuşa­ğım için pek çok şeyi sem­bo­lize eden bir kadın. Onun düşe kalka büyüme serü­ve­ninde başına gelen­ler yer yer gülüm­setti sanı­yo­rum okuru ama zamanla kapi­ta­liz­min olanca vah­şi­li­ğiyle daha bir üze­ri­mize çul­lan­ması, neoli­be­ra­liz­min insan iliş­ki­le­rinde de bir alış-veriş alış­kan­lığı halinde ili­ği­mize kadar işle­mesi yaş­lı­lı­ğında onu iyi­den iyiye delirtti. İyi­liği anla­mak için kötü­lüğe bak­mak zorunda kaldı insan­lar. Kim­se­nin kim­seye güven­me­diği, her­ke­sin kendi inine çekil­diği, şans­lıysa eski­den kalma bir­kaç arka­daşla kendi fasit daire­le­rinde dert­len­diği beter bir çağa tanık oldu. Dili iyice siv­rildi, kederi koyu­laştı, ala­caklı olduğu bu hayat­tan hesa­bını kapat­ma­dan, hesap­laş­maya da doya­ma­dan orta­dan kay­boldu. Hay­riye Hanım’a da başka tür­lü­sünü yakış­tı­ra­maz­dım doğ­rusu. Onun iç dün­ya­sını mem­le­ke­tin bugünkü haline para­lel ola­rak kay­bo­luşa giden taş­larla, bu çağın buh­ranı ve bulan­tı­sıyla örmeye çalış­tım. Her kitap bir dönemi anla­tı­yordu, üçün­cüsü bugüne zerre kadar da olsa ışık düşür­sün iste­dim.

SG: Sizinle top­lum­sal ve siya­sal sorun­lar kar­şı­sında ben­zer duyar­lık­la­rı­mız oldu­ğunu göre­rek soru­yo­rum: Kendi şehir­le­rini, doğa­sını, dağ­la­rını ve deniz­le­rini mah­ve­den bir ülkede yaşa­ma­nın sonuç­la­rına kat­la­na­rak mı yaşı­yo­ruz?

FŞ: Kat­lan­mak zamanı gerim gerim geren, insa­nın boğa­zına çöken, sarsa sarsa öldür­meye çalı­şan duy­gu­nun ta ken­disi gibi gelir bana. Hiç bit­me­ye­cekse eğer bu zaman, hatta bete­rin bete­riyle yaşa­maya alı­şa­cak­sak ki öyle görü­nü­yor, eyvah hali­mize. Beyoğlu’nda ağaç­lar söküldü, Tak­sim kel tavuğa döndü, Nar­manlı Han kötü bir loj­man oldu diye hayıf­la­nıp duru­yo­ruz. Oysa her gün üze­rin­den bil­me­den geç­ti­ği­miz Ermeni mezar­ları ne ola­cak? O mezar­la­rın üze­rine tuva­let yapan kay­yum­la­rın yaka­sına kim yapı­şa­cak? Ben ağaç­lara, o insan­lar ölü­le­rine yas tutar­ken bir­bi­ri­mi­zin yara­sına nasıl mer­hem ola­ca­ğız? Sur baş­la­rına yıkıl­dı­ğında, Diyarbakır’daki evler düz edil­di­ğinde top­ra­ğını bırak­ma­mak, camın­daki per­de­sine tutu­na­rak yaşa­yan­larla bir­likte kat­lana kat­lana azaba dönen bir döne­min için­den geçi­yo­ruz. Ne diye­bi­li­rim ki, bu utanç bize ders olma­dıkça daha da böyle gitti gider maale­sef!

SG: Siz de çekip git­mek isti­yor musu­nuz bura­lar­dan?

FŞ: Bir aya­ğımı attım İstanbul’dan dışarı… Tem­rin dev­rin­de­yim diye­bi­li­rim. Hır­pa­lı­yor, yoru­yor, sinir­len­di­ri­yor, üzü­yor bu şehir beni artık. Ama ülke­den git­mek… İşte o zor bir karar. Burada yaban gibi dur­mayı başka bir ülkede yabancı olmaya yeğ­li­yo­rum galiba. İki ucu zehirli değ­nek!

Ben ken­dimi sınır­ları belir­len­miş, kendi cema­atini kur­muş, koru­yanı-kol­la­yanı olan bir ede­bi­yat dün­ya­sı­nın içinde his­set­me­dim hiç.

SG: Ede­bi­yat dün­ya­sında kadın yazar olma­nın ayrıca güç­lük­leri var mı? Kimi yazar­lar bunu sıkça dile geti­ri­yor…

FŞ: Ben ken­dimi sınır­ları belir­len­miş, kendi cema­atini kur­muş, koru­yanı-kol­la­yanı olan bir ede­bi­yat dün­ya­sı­nın içinde his­set­me­dim hiç. Kendi demimde, rit­mimde yazı­yor, bil­di­ğim yol­dan usul usul yürü­meye çalı­şı­yo­rum. Bugüne kadar kadın oldu­ğum için yazıyla arama kimse gire­medi ya da aya­ğıma çelme takıl­madı. Ben de öyle kapı­ları zor­la­yan, açıl­mazsa arka­dan dola­nan biri deği­lim. Her okur kendi met­niyle, yaza­rıyla elbet bir gün bulu­şur. Erkek­le­rin hakim olduğu bir dün­yaya gir­mi­şim de bana yan bakıl­mış da değil. Ama yaza­rak yaşa­mak, kolu­nuzda para eden başka bir bile­zi­ği­niz yoksa elbette zor. Geçin­mek için türlü çeşit işlerde çalı­şıp aklı­nızı temiz tut­mak, dili­nizi pas­lan­dır­ma­dan yaşa­mak için gös­ter­di­ği­niz azim, yazma tut­ku­nuzla atbaşı gidi­yor. Neyse ki kitap­la­rında o tut­ku­nun izle­rini gör­dü­ğüm yazar sayısı azım­sa­na­cak gibi değil. Sadece bu yıl yeni kitap­la­rıyla tanı­dı­ğım kadın yazar­lara bakınca çok sevi­ni­yo­rum. Derin­likli anla­tım­ları, müda­na­sız tutum­ları, mese­le­le­rini este­tize ediş biçim­leri, dil­leri, kur­duk­ları dün­ya­lar umut veri­yor bana.

SG: Roman yaz­maya baş­la­ma­dan önce bir hazır­lık dönemi geçir­di­niz mi? Bu arada hangi yazar­lar­dan etki­len­di­niz ya da kim­leri örnek aldı­nız?

FŞ: Bitir­gen’i yaz­ma­dan önce bir 80’ler tara­ması yap­tım ama yine de asli kay­na­ğım hafı­zam oldu. Kitap bit­tik­ten sonra oku­du­ğum Agota Kristof’un üçle­me­sin­den çok etki­len­dim. Ama iyi ki kitap yayım­lan­dık­tan sonra oku­mu­şum, yoksa çok etki­sinde kala­bi­lir, kendi sesimi bula­maz­dım da dedim. Pala Hay­riye için ise 90’lara dair neler çık­tıysa ara­dım, tara­dım, bul­dum. Bu arada pek öyle zen­gin bir kay­nak da olma­dı­ğını far­ket­tim. İkinci kitap çık­tık­tan sonra bir arka­da­şım Elena Ferrante’nin Napoli Dört­le­mesi’ni, “mut­laka oku, ses­le­ri­niz ben­zi­yor” diye­rek tav­siye edince hemen koş­tum aldım ve evet üçüncü kitap için bana bayağı bir ışık tuttu, cesa­ret verdi… Her ne kadar müs­tear bir isim de olsa Ferrante’nin yaz­dığı bu uzun ömrün roman­ları benim yaz­maya çalış­tı­ğım üçle­meyle, büyüme der­diyle dahası Napoli’yle Türkiye’nin, mahalle kül­tü­rü­nün, kadın-erkek iliş­ki­le­ri­nin, ikti­dar kay­gılı ente­lek­tüel dün­ya­nın şif­re­le­riyle büyük ölçüde kesişti… Tabii bu arada eski­den oku­du­ğum kitap­ları bir daha oku­dum; Kundera’nın Yavaş­lık’ı, Svevo’nun Yaş­lı­lık’ı, geron­to­lo­jiye dair bir sürü kor­ku­tucu ger­çek­ler, Melih Cev­det Anday kül­li­yatı ve şu anda aklıma gel­me­yen bir sürü kitap. Her biri önümü, aklımı açtı, farklı tat­larda yol­lar gös­terdi. Bugüne kadar kitap­lar­dan birik­tir­dik­le­ri­niz, önce­likle iyi bir okur olma çaba­nız yazıyla iliş­ki­nizi hizaya soku­yor kesin­likle. Her biri esin veri­yor, cesa­ret veri­yor. Ya kitap­lar olma­saydı, hali­miz nice olurdu!

SG: Geç­mişe doğru git­sey­di­niz, gene yazar kim­li­ği­nizle hangi dönem­lerde yaşa­mak ister­di­niz?

FŞ: 1968 Paris’inde yaşa­mak ister­dim. Her türlü uya­nı­şın içinde, aklım ruhum açık, heve­sim heye­ca­nım yerinde, kefir gibi yeni fikir­ler üre­ten ateşli tar­tış­ma­la­rın tam orta­sında, sokak­la­rın ve insan­la­rın kıpır kıpır olduğu o zaman­larda… Gerçi o zaman da Paris böyle güzel eyval­lah da, ben bi gidip kendi mem­le­ke­time baka­yım, ora­daki hava­dan da azı­cık solu­yup boyu­mun ölçü­sünü ala­yım der­dim her­hal­deJ

SG: En sev­di­ği­niz yazar­ları ve kitap­ları sor­sam…

FŞ: Genç­ken Dos­to­yevski oku­du­ğumda, o var­ken insan kalemi eline ala­maz diye düşü­nüp kah­rol­muş­tum. Hay­ran­lı­ğın da böyle zarar­ları var yani. Sonra Oğuz Atay kül­li­yatı beni ken­dime getirdi. O da Dos­to­yevski oku­muş ama yıl­ma­mış, bak ne güzel şey­ler yaz­mış diye­rek sevin­dim. Tutu­na­ma­yan­lar uzun süre baş ucu kita­bım oldu. Sait Faik’in yalın ve derin öykü­leri, Saba­hat­tin Ali’nin dün­yası, Yaşar Kemal’in iğne oyası dili derin­den etki­ledi beni. Son­rası Vir­gi­nia Woolf’lar, Bea­uvor­lar dönemi… Liste o kadar uzun ki, birini unu­tu­rum diye ödüm kopu­yor. Elbette Sevgi Soy­sal, John Ber­ger, Melih Cev­det Anday, Suat Der­viş, Leyla Erbil benim için çok çok önemli. Son bir­kaç yıl­dır da Platonov’dan ne çıksa koşup alı­yo­rum. Çevir­meni Günay Çetao’ya da titiz­liği için her defa­sında teşek­kür edi­yo­rum. Müm­kün oldu­ğunca kendi kuşa­ğım yazar­ları ve daha genç kalem­leri de takip etmeye çalı­şı­yo­rum.

SG: Yaz­dık­la­rı­nızı en çok kime beğen­dir­mek ister­di­niz?

FŞ: Valla bun­dan on yıl önce bu soruya çok başka cevap­lar vere­bi­lir­dim ama şimdi Pla­to­nov yaşasa ve omzuma doku­nup, iyi gidi­yor­sun dese her­halde ayak­la­rım yer­den kesi­lirdi.

SG: Bun­dan sonra ne yaz­mayı tasar­lı­yor­su­nuz? Belki de yaz­maya baş­la­dı­nız…

FŞ: Bir üçle­meye daha baş­la­ma­ya­ca­ğım kesin. Kafamda uzun süre­dir dola­şan bir fikir var. Biraz klost­ro­fo­bik bir hikâye… İyice bir olgun­laş­sın da zamanı gelince, yaz­dıkça o kendi yolunu bulur. Bu kitap bitti, hemen öbü­rüne hazır­la­na­yım gibi bir ace­lem yok. Yazar tela­şe­sin­den ken­dimi koru­mayı da galiba zaman içinde öğren­dim.

 

(238)

Yorumlar