Home Bilgi Bankası Bilim Freud ve Jung Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar
Freud ve Jung Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar

Freud ve Jung Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar

1.08K
0

Pek çok kişi için, Carl Jung ve Sig­mund Freud psi­ko­loji dün­ya­sında önemli kişi­ler­dir. Görüş­leri bir­bi­rin­den farklı olsa da insan zih­nini anla­ma­mızda büyük etkiye sahip­tir. Teori ve pra­tiğe yap­tık­ları kat­kı­ları, insan zih­nin sıkın­tı­la­rı­nın başa­rılı psi­ko­lojk teda­vi­le­rinde çok önemli bir adım olmuş­tur.

Görüş­leri farklı olsa da yol­ları ilk baş­larda pek de farklı değildi. Bu renkli tari­hin baş­lan­gıcı bir arka­daş­lıktı ve bu arka­daş­lık, ente­lek­tüel hüner ve bilinç­siz psi­ko­loji ala­nında daha fazla çalış­ma­nın hırslı arzu­sun­dan olu­şu­yordu. Otuz bir yaşın­daki Jung için Freud, yal­nızca say­gın bir mes­lek­taş değil, kal­bini ve zih­nini aça­bi­le­ceği bir baba figü­rüydü. Freud’a göre de Jung, ener­jikti ve psi­ko­ana­li­tik hare­ket için heye­can verici yeni bir adaydı. Fakat bu güçlü bağ, arka­daş­lık­ları boyunca değişti. Freud ile ara­sın­daki bağın kop­tuğu zaman öğren­ci­lik­ten öğret­men­liğe geçiş yap­tı­ğında Jung, psi­ko­lo­jik teoriye kat­kı­ları ile ulu­sal çapta bili­ni­yordu. Ente­le­küel bağ­daki bu kopuk­lu­ğun nedeni neydi? Fark­lı­lık­la­rı­nın yalan söy­le­diği yer nere­siydi? Freud vs Jung sava­şında, kaza­nan var mıydı? Varsa kimdi? Neydi?

Kısaca Sigmund Freud

Sigis­mund Freud adıyla, Moravia’da (Şim­diki Çek Cum­hu­ri­yeti) Fre­iberg adın­daki küçük bir kasa­bada 6 Mayıs 1856’da doğan Sig­mund Freud, Avus­tur­yalı bir nöro­logtu. Oldukça fakir, Yahudi bir aile tara­fın­dan yetiş­ti­ril­me­sine rağ­men, Viyana Üniversitesi’nde hukuk oku­mayı iste­mişti. Fakat sonra fik­rini değiş­ti­rip tıp ala­nına yöneldi. Freud mezun olduk­tan sonra, Viyana Dev­let Hastanesi’nde bir psi­ki­yatri kli­ni­ğinde çalış­maya baş­ladı. O zaman­lar­daki psi­ki­yatri, zihin­sel sağ­lı­ğın psi­ko­lo­jik bile­şen­le­riyle değil de, yal­nızca bey­nin ana­to­mik yapı­ları ışı­ğın­daki dav­ra­nış­larla ilgi­liydi.

Paris’teki Sal­pet­ri­ere kli­ni­ğinde dört ay geçir­dik­ten sonra, Freud “histeri“ye ve özel­likle önde gelen nöro­log Jean Mar­tin Charcot’un hip­noz yön­tem­le­rine ilgi gös­ter­meye baş­ladı. Viyana’ya dön­dü­ğünde Dev­let Hastanesi’nden ayrıldı ve “beyin ve sinir hastalıkları”alanında yoğun­laş­mış özel bir alanda çalış­maya baş­ladı. Mes­lek­taşı Joseph Bre­uer ile bir­likte, his­te­ri­den mus­ta­rip has­ta­la­rın trav­ma­tik yaşam öykü­le­rini keş­fet­meye baş­ladı ve konuş­ma­nın “hap­se­dil­miş duy­guyu” ser­best bırak­ma­nın “katar­tik” bir yolu olduğu fik­rini savundu. Bre­uer ve Freud bir­likte His­teri Üze­rine Araş­tır­ma­lar’ı (1895) yayınm­ladı ve ikisi psi­ka­na­liz üze­rine fikir­ler geliş­tir­meye baş­la­dı­lar. Freud’un kendi öz ara­yı­şını baş­lat­tığı ve sonuç­la­nan bilinç­siz süreç­ler ışı­ğında hayal­le­rini titiz­likle ana­liz ettiği ve ile­ride bu süre­cin Rüya­la­rın Yorumu adlı önemli bir eseri doğu­ra­cağı zaman­lardı. Freud artık tera­pö­tik terapi yön­te­mini geliş­tir­miş ve hip­noz uygu­la­mayı bırak­mıştı. Bun­dan sonra, bilin­çal­tında yatan düşünce süreç­le­ri­nin insan dav­ra­nı­şı­nın çeşitli yön­leri üze­rin­deki etki­sini araş­tır­maya devam etti ve bu etki­le­rin en güç­lü­sü­nün bilinçli zih­ni­yet tara­fın­dan bas­tı­rıl­mış ve çocuk­luk­tan gelen cin­sel arzu­lar oldu­ğunu düşündü. Tıp kuru­mu­nun tümü teori­le­ri­nin çoğuyla aynı fikirde olmasa da, 1910’da Freud, bir grup öğrenci ve des­tek­le­ye­niyle Carl Jung’un baş­kanı olduğu Ulus­la­ra­rası Psi­ka­na­li­tik Birliği’ni kurdu.

Freud, 1923’de zih­nin yapı­sal mak­ya­jını ortaya koyan Ego ve Id/ Ben ve Id/ Ben ve O’yu yayın­ladı. 1938 yılına gelin­di­ğinde ve Nazi­le­rin Avusturya’ya gir­me­siyle bir­likte, Freud karısı ve çocuk­la­rıyla bir­likte Londra’ya gitti. Bu arada ağız kan­se­rine yaka­landı ve 30 ope­ras­yon geçir­dik­ten sonra 23 Eylül 1939’da Londra’da haya­tını kay­betti.

Kısaca Carl Jung

Carl Gus­tav Jung, İsviçre’li bir psi­ki­yat­rist ve Ana­li­tik Psikoloji’nin kuru­cu­suydu. Baş­lan­gıçta Freud’un eser­le­ri­nin büyük bir hay­ra­nıydı ve 1907’de Viyana’da top­lan­dık­tan sonra sadece Freud ve o, on üç saat boyunca düz bir konuşma yapa­rak yoğun bir beş yıl­lık dost­luğa ulaş­mıştı. Ancak Freud, ilk baş­larda Jung’u psi­ka­na­li­zin varisi ola­rak görse de, ikisi ara­sın­daki ilişki hızla bozul­maya baş­ladı.
Freud, özel­likle, Jung’un Freud teori­si­nin temel kav­ram ve fikir­le­rin­den biriyle çeliş­me­sin­den hiç hoş­nut değildi. Örne­ğin Jung, Freud’un moti­vas­yon dav­ra­nış­sal gücü ola­rak cin­sel­liğe odak­lan­ma­sına, bilin­çal­tına yöne­lik teori­si­nin çok sınırlı ve aşırı nega­tif olma­sına karşı çık­mıştı. Jung, 1912’de ken­disi ile Freud ara­sın­daki açık teorik ayrımı özet­le­me­nin yanı sıra, Ana­li­tik Psi­ko­lo­ji­nin temel ilke­le­rini oluş­tu­ran Bilin­çaltı Psi­ko­lo­jisi’ni yayım­ladı. Jung, insan ruhu­nun üçe ayrıl­dı­ğına ina­nı­yordu: Ego (bilinçli zihin), kişi­sel bilin­çaltı ve kolek­tif bilin­çaltı ve arke­tip­ler. Jung, insan­lı­ğın tüm dene­yim­le­rini ve bil­gi­le­rini sak­la­dığı kolek­tif bilin­çaltı fik­rini benim­se­mişti ve bu, Jung’un bilin­çaltı tanımı ile Freud’un tanımı ara­sın­daki görü­le­bi­lir fark­lar­dan biriydi. Jung’un kol­lek­tif bilin­çal­tına dair kanıtı, eşza­man­lı­lık kav­ramı ya da hepi­mi­zin yaşa­dığı ama açık­la­na­ma­yan bağ­la­na­bi­lir­lik duy­gu­la­rıydı.

Jung, mito­loji, din ve fel­sefe hak­kında engin bil­gi­lere sahipti ve özel­likle Simya, Kabala, Budizm ve Hin­du­izm gibi gele­nek­lere bağlı sem­bo­lizm konu­sunda oldukça bil­gi­liydi. Bu geniş bilgi yel­pa­ze­sini kul­la­nan Jung; insan­la­rın rüya­lar, sanat ve din gibi haya­tın çeşitli yön­le­rinde kar­şı­la­şı­lan sayı­sız sem­bol ara­cı­lı­ğıyla bilin­çal­tını oluş­tur­du­ğuna inan­mış­tır. Jung teorisi çok sayıda eleş­ti­reye sahip olma­sına rağ­men, Carl Jung’un çalış­ması psi­ko­loji ala­nında belir­gin bir etki bırak­mış­tır. İçe dönük ve dışa dönük kav­ram­ları, kişi­lik psi­ko­lo­ji­sine büyük katkı sağ­la­mış ve psi­ko­te­ra­piyi de büyük ölçüde etki­le­miş­tir.

Freud ve Jung – Önemli Farklılıklar ve Uyuşmazlıklar

Uyuşmazlık 1: Bilinçaltı

Jung ve Freud ara­sın­daki temel uyuş­maz­lık­lar­dan biri de bilin­çaltı algı­sı­dır.

Freud’un Fikri: Freud, bilin­çal­tı­nın, bas­tı­rıl­mış düşün­ce­le­ri­mi­zin, trav­ma­tik anı­la­rı­mı­zın, seks ve sal­dır­gan­lı­ğın temel sürü­cü­le­ri­nin dış mer­kezi oldu­ğuna ina­nı­yordu. Bilin­çal­tını nev­roza ya da günü­müzde akıl has­ta­lığı denen şeye neden olan tüm gizli cin­sel arzu­la­rın depo­lama tesisi ola­rak görü­yordu. İnsan zih­ni­nin temelde 3’e ayrıl­dı­ğını belirt­miş­tir: İd, Ego ve Süper Ego. İd, bilin­çal­tı­mızı oluş­tu­ran (çoğun­lukla seks) şeyi oluş­tu­rur ve ahlak ile bağ­lan­tılı değil­dir, sadece zevk aracı ola­rak görü­lür. Ego, ger­çek­liği etkili bir şekilde ele alma­mızı sağ­la­yan bilinçli algı, anı ve düşün­ce­le­ri­miz­dir. Süpe­rego ise top­lum­sal ola­rak kabul edi­le­bi­lir dav­ra­nış­larla id dür­tü­le­rini ortak bir nok­tada buluş­tur­maya çalı­şır.

Jung’un Fikri: Jung da insan zih­nini 3 bölüme ayır­mış­tır. Fakat ona göre bu üç bölüm şöy­le­dir: ego, per­sona ve kol­lek­tif bilinç. Jung’a göre ego bilinç­tir, per­sona hafı­za­lar­dan (hem geri çağ­rı­lan hem de bas­tı­rı­lan), kolek­tif bilinç ise doğ­du­ğu­muz­dan beri bizimle olan bil­gi­leri, dene­yim­ler­den olu­şur. Jung’ın insan zih­nine dair çalış­ma­lar yapar­ken Budizm, Hin­du­izm gibi din­ler­den ve Doğu fel­se­fe­sin­den etki­len­miş­tir. Ayrıca, bilin­çal­tı­nın sadece bas­tı­rı­lan mater­yalle sınırlı olma­dı­ğına da ina­nı­yordu.

Uyuşmazlık 2: Rüyalar

Freud’un Fikri: Freud, rüya­la­rı­mı­zın yorum­lan­ma­sıyla daha fazla kişi­sel bilgi edi­ne­bi­le­ce­ği­mize inan­mış­tır. Uya­nık­ken, en derin tut­ku­la­rın hare­kete geçi­ril­me­di­ğini çünkü hem ger­çek­lik algı­sı­nın (ego­nun) hem de ahla­kın (süpe­re­go­nun) oldu­ğunu söy­le­miş­tir. Ancak uyku sıra­sında bu engel­lenme güç­leri zayıf­lar ve rüya­la­rı­mızda arzu­la­rı­mızı yaşa­ya­bi­li­riz. Freud ayrıca, rüya­la­rı­mızda kaygı ve utanç kor­ku­suyla doğ­ru­dan kar­şı­la­na­ma­yan bas­tı­rıl­mış ya da ank­si­ye­teyi tetik­le­yici düşün­ce­lere (başta cin­sel ola­rak bas­tı­rıl­mış arzu­lara) eri­şe­bil­di­ğine ina­nı­yordu. Böy­lece, savunma meka­niz­ma­ları, rüya­la­rı­mızla iste­di­ği­miz düşün­ceye ulaş­maya imkân sağ­lar. Örne­ğin Freud’un rüya­sında büyük bir sopa, bir penis ola­rak yer almış­tır. Bu rüya­ları doğru anlam­ları ışı­ğında yorum­la­mak ana­list­le­rin işi­dir.

Jung’un Fikri: Freud gibi, Jung da rüya ana­li­zi­nin bilin­çal­tına bir pen­cere açma­sına izin ver­di­ğine ina­nı­yordu. Fakat Freud’un aksine, Jung tüm rüya­la­rın içe­ri­ği­nin cin­sel­lik­ten oluş­ma­ya­ca­ğını ya da ger­çek anlam­la­rını giz­li­yor olduk­la­rını düşün­mü­yordu. Jung’un rüya yorum­ları sem­bo­lik imge­lem üze­rine yoğun­la­şı­yordu. Rüya­nın, rüyayı gören kişi­nin çağ­rı­şım­la­rına göre pek çok farklı anlama gele­bi­le­ce­ğini düşü­nü­yordu. Rüya­la­rın sabit anlam­larla yorum­lan­dığı “rüya söz­lüğü” fik­rine kar­şıydı. Rüya­la­rın sem­bol­ler, imge­ler ve meta­for­lar­dan olu­şan farklı bir dilde konuş­tu­ğunu ve bun­la­rın kişi­nin iç dün­ya­sı­nın yanı sıra dış dün­ya­sını da tem­sil ede­bi­le­ce­ğini iddia edi­yordu. Jung, hayal­le­rin doğada geriye dönük ola­bi­le­ce­ğini ve çocuk­luk çağın­daki olay­ları yan­sı­ta­bi­le­ce­ğini kabul etmiş­tir, ancak gele­cek­teki olay­ları tah­min ede­bi­le­cek­le­rini ve yara­tı­cı­lık için mükem­mel kay­nak­lar ola­bi­le­ce­ğini de düşün­müş­tür. Objek­tif ve öznel içe­riğe bak­mak­tan çok, tümüyle kişi­nin rüya­sı­nın dış­sal ve objek­tif yön­le­rine odak­lan­dığı için Freud’u eleş­tir­miş­tir.
Son ola­rak, Jung’un rüya teori­si­nin en belir­gin yön­le­rin­den biri, rüya­la­rın hem kişi­sel hem kolek­tif hem de evren­sel içe­rik­leri ifade ede­bil­me­siydi. Bu evren­sel ya da kolek­tif içe­rik, Jung’un ‘arke­tip’ ola­rak adlan­dır­dığı şey ara­cı­lı­ğıyla gös­te­ril­miş­tir. Arke­tip­ler, evren­sel ola­rak miras alı­nan ve belirli bir şekilde algı­la­ma­mıza, hare­ket etme­mize yar­dımcı olan pro­to­tip­ler­dir. Jung, en eski Tanrı kav­ra­mı­mı­zın, su ve top­rak gibi evren­sel kav­ram­larla nesil­ler boyunca ile­til­di­ğini savun­muş­tur. Her dönem­deki insan­lar ata­la­rı­nın yaşan­tı­la­rın­dan etki­len­miş­tir. Bu, kolek­tif bilin­çal­tı­nın içe­ri­ği­nin bir kül­tür için­deki her birey için aynı olduğu anla­mına gel­mek­te­dir. Bu Arke­tip­ler sem­bo­lik ola­rak hayal­ler, fan­te­zi­ler ve halü­si­nas­yon­larla ifade edi­lir.

Uyuşmazlık 3: Seks ve Cinsellik

Freud’un Fikri: Freud ve Jung ara­sın­daki büyük uyuş­maz­lık­lar­dan biri de insan moti­vas­yonu hak­kın­daki farklı görüş­le­riydi. Freud için bas­tı­rıl­mış ve ifade edi­len cin­sel­lik her şeydi. Dav­ra­nı­şın (ve psi­ko­pa­to­loji gibi) arka­sın­daki en büyük motive edici gücün bu oldu­ğunu his­se­derdi. Bu, psi­ko­sek­süel geli­şim, ilgili dog­ma­tik teori­le­rin yanı sıra Oedi­pus komp­lek­si­nin yüz kızar­tıcı teori­leri ve daha az ben­zer­lik gös­te­ren Elektra komp­lek­sin­den de anla­şıl­mak­ta­dır. Yunan tra­je­di­sinde, bilin­me­yen bir şekilde baba­sını öldü­ren genç bir adam olan Oidi­pus Rex, anne­siyle evle­nir ve bir­kaç çocuğu olur.

Oedi­pus komp­lek­sinde Freud, erkek çocuk­la­rın anne­le­rine karşı daha güçlü cin­sel­lik duy­gu­ları oldu­ğunu ve baba­la­rına anne­le­rine sahip olduğu için kız­gın­lık duy­duk­la­rını belirt­mek­te­dir. Elektra komp­lek­sinde ise, bu durum tam ter­si­dir. Kız çocuk­la­rı­nın baba­la­rına karşı cin­sel duy­gu­ları var­dır ve bu yüz­den anne­le­rini kıs­ka­nıp orta­dan kal­dır­mak ister­ler. Bu yüz­den, erkek çocuk­lar anne­le­rine bes­le­dik­leri bu duygu yüzün­den baba­ları tara­fın­dan penis­leri kesilmekle/zarar veril­mekle kor­ku­tu­lup teh­dit edi­lir­ler. (İğdiş Komp­leksi.) Kız çocuk­lar ise, bir penise sahip olma­dık­la­rı­nın ve anne­leri ile ilişki kura­ma­ya­cak­la­rı­nın fark edil­me­siyle, baba­la­rı­nın peni­sini arzu eder, buna gıp­tayla bakı­lır. Bu daha sonra baba­nın cin­sel arzu­suna geçer. Freud, bu kay­gı­la­rın bas­tı­rı­la­ca­ğını ve savunma meka­niz­ma­ları ve endişe yoluyla tüke­ne­ce­ğini kuram­sal­laş­tır­mış­tır.

Jung’ın Fikri: Jung, Freud’un dik­ka­ti­nin sekse ve dav­ra­nış üze­rin­deki etki­sine aşırı yoğun­laş­tı­ğını düşün­müş­tür. Dav­ra­nışı motive edici ve etki­le­yici şey­ler ara­sında, cin­sel­li­ğin yal­nızca psi­şik bir enerji veya yal­nızca potan­si­yel bir teza­hür ola­bi­len yaşam gücü oldu­ğuna kanaat getir­miş­tir. Oedi­pal dür­tü­le­riyle de aynı fikirde olma­mış­tır. Anne ve çocuk ara­sın­daki iliş­ki­nin, anne­nin çocuğa ver­miş olduğu sevgi ve koru­maya dayan­dı­ğını düşü­nü­yordu. Bu görüş­leri, daha son­raki yıl­larda John Bowlby ve Main Ain­s­worth tara­fın­dan Temel Bağ­lı­lık Kuramı ve İç Çalışma Model­leri üze­rinde ele alı­na­caktı.

Uyuşmazlık 4: Din

Freud’un Fikri: Aile­sin­den dolayı Yahudi olsa da, Freud dinin pek çok insan için bir kaçış oldu­ğunu düşün­müş­tür. Karl Marx gibi dinin top­lum için bir uyuş­tu­rucu oldu­ğunu ve yayıl­ma­ması gerek­ti­ğini belirt­miş­tir. Haya­tı­nın büyük çoğun­lu­ğunda, dini ve mito­lo­jik kurum­larla uğraş­mış­tır. Bir­çoğu dini, bir­çok eser top­la­mış­tır. Hatta evinde asılı olan bir Leonardo da Vinci tab­losu var­dır: Mer­yem ve Çocuk İsa Azize Anne ile. Bazı bilim insan­ları, Freud’un dini, insa­nın zihin­sel sıkın­tı­sı­nın mer­ke­zinde yat­tığı düşü­nü­len giz­len­miş psi­ko­lo­jik ger­çek­ler ola­rak gör­dü­ğünü öne sür­müş­ler­dir.

Jung’un Fikri: Jung’un görü­şün­deki din, birey­leşme süre­ci­nin gerekli bir par­ça­sıydı ve insan­lar ara­sın­daki bir ile­ti­şim yön­te­miydi. Bu, farklı din­le­rin çoğunda bulu­nan arke­tip­le­rin ve sem­bol­le­rin tümü­nün aynı anlam­lara dönüş­tüğü fik­rine dayan­mak­taydı. Her ne kadar belirli bir dine ait olmasa da Jung, özel­likle Doğu fel­se­fe­leri ve din­leri gibi din­leri merak edi­yor ve arke­tip­sel bakış açı­sıyla araş­tı­rı­yordu. Freud ve Jung ara­sın­daki tar­tış­ma­lar ve yazışma sıra­sında Freud, Jung’u anti­se­mi­tizmle suç­la­mış­tır.

Uyuşmazlık 5: Para-Psikoloji

Freud’un Fikri: Doğa­üstü olan her şey hak­kında şüp­heci yak­laş­mış­tır.

Jung’ın Fikri: Jung, para-psi­ko­loji özel­likle tele­pati ve eşza­man­lı­lık gibi psi­şik olay­lara (daha sonra teori­le­ri­nin bir par­ça­sını oluş­tu­ra­cak olan) aşırı ilgili olmuş­tur. Genç­li­ğinde, pek çok seansa katıl­mış­tır. Ve dok­tora tezinde, “Ola­ğa­nüstü Olay­la­rın Psi­ko­lo­jisi ve Pato­lo­jisi” araş­tırma konusu olmuş­tur. 1909’da Jung, Freud’un para­nor­mal hak­kın­daki görüş­le­rini tar­tış­mak için Viyana’ya gidip Freud’u ziya­ret etmişti. Konuş­tuk­la­rında, Freud bu gibi düşün­ce­ler için zamanı olma­dı­ğını ve Jung’un bu konu­nun peşin­den git­me­si­nin üzücü bir şey oldu­ğunu ifade etmiş­tir. Konuş­maya devam eder­ken, Jung garip bir şey his­se­der. Bu garip duy­guyu düşü­nür­ken bir­den yanın­daki kitap­lık­tan büyük bir ses gelir ve Jung bunun para­nor­mal bir şey­den kay­nak­lan­dı­ğını söy­ler. Freud sinirli bir şekilde buna karşı çıkar. Tar­tış­maya devam eder­ler­ken, Jung bu sesin tek­rar çıka­ca­ğını iddia etmiş ve ger­çek­ten ses bir kez daha çık­mıştı. İki adam da bir­bir­le­rine bakar halde kala­kal­mış ve bir daha bu olay hak­kında hiç konuş­ma­mış­lardı.

Para­nor­mal alan­daki bu uzun süreli ilgi ve insan psi­ko­lo­jisi üze­rin­deki etkisi, Jung’un etki­le­yici fakat tar­tış­malı olan eşza­man­lı­lık teori­si­nin geli­şi­mine kat­kıda bulun­muş­tur.
Bu terim, Jung tara­fın­dan “iki ya da daha fazla psi­ko­fi­zik ola­yı­nın neden­sel bağ­lan­tı­sını” tanım­la­mak için oluş­tu­rul­muş­tur. Bu kuram, altın ren­ginde bir böcek gör­dü­ğünü iddia eden bir has­ta­nın yaşa­dık­la­rın­dan esin­le­ne­rek oluş­tu­rul­muş ve ertesi günkü seans sıra­sında pen­ce­reye altın ren­ginde bir böcek çarp­mış. Ger­çek­ten de eşi ben­ze­rine az rast­la­nır bir olay! Bu iki ola­yın ben­zer­liği, Jung’un tesa­düfi bir şey olma­dı­ğına, ancak bire­yin dış dün­ya­la­rıyla iç dün­ya­ları ara­sında önemli bir bağ oldu­ğuna inan­ma­sına neden olmuş­tur.

Sonuç Olarak:

Freud’a ve Jung’a bakar­ken ara­la­rın­daki fark­lı­lık­ları, kişi­lik­leri, yaşa­dık­ları ve çalış­tık­ları kül­tü­rel zaman dili­minde ince­le­mek önem­li­dir. Ayrıca, önemli ben­zer­lik­ler bulun­du­ğunu kabul etmek de gere­kir. Dost­luk­la­rı­nın baş­lan­gı­cında, her iki erkek de bir­bir­le­ri­nin ente­lek­tüel yönü tara­fın­dan büyük heye­can duy­muş ve tamı tamına on üç saat boyunca bilin­çaltı ve psi­ko­pa­to­loji teda­vi­sine iliş­kin düşün­ce­le­rini pay­la­şan derin konuş­ma­lar yap­mış­lardı. Her ikisi de bilin­çaltı fik­rini ve rüya­la­rın sorun­la­rın anla­şıl­ma­sın­daki öne­mini ortaya çıkar­mış­lardı.

Ve Freud ile Jung ara­sın­daki savaşta kimin galip olduğu soru­su­nun yanıtı: Bugün hâlâ bir­çok psi­ko­te­ra­pö­tik yak­la­şımda kul­la­nı­lan önemli modern psi­ko­te­rapi kuram­la­rı­dır.

(Har­leyt­he­rapy)

Çevi­ren: Ezgi Kap­lan

(1078)

Yorumlar