Home Bilgi Bankası Edebiyat Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı
Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı

Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı

436
0

García Márquez Yüzyıllık Yalnızlık kitabıyla edebiyat dünyasına büyük bir giriş yaptı. Meksika’da yaşamasına rağmen tüm Latin Amerika’da en sevilen yazarlar arasında anılmaya başladı ve “Gabo” olarak tanınıp sevildi. Kolombiya’da ise ulusal onurun sembolü oldu. Kitap otuz beş milyondan fazla kopya sattı ve en az otuz beş dile çevrildi.

Linda Rodriguez McRobbie

García Márquez doksan yıl önce, 6 Mart 1927’de Kolombiya’nın Aracataca kasabasında doğdu. Çocukluğu muz yetiştiriciliğiyle geçinen bu kasabada geçti. Babası eğitim düzeyi yüksek olmayan bir telgrafçıydı ve kendi sınıfının üstünde bir kıza âşık olmuştu, Albay Nicolás Márquez Mejía’nın kızına. Albay ve ailesi bu evliliğe karşı çıksa da genç çifti vazgeçiremedi. İlişkilerine gizlice devam ettiler ve 1926 yılında evlendiler. Bir yıl sonra da ilk çocukları Gabriel dünyaya geldi. Liman kenti Barranquilla’ya taşınıp orada eczane açmaya karar verince, henüz birkaç aylık bebeklerini de büyükanne ve büyükbabasına bıraktılar.

Gergin olduğunda sürekli göz kırpan, utangaç bir çocuk olan Gabriel’i herkes “Gabito” (Küçük Gabriel) diye çağırırdı. Okuma yazmayı öğrenirken büyük zorluk çeken Gabito, öykülerini yazmak yerine çizme alışkanlığını edinmişti. Büyükbabasının ise gözbebeğiydi. Albay başlarda her ne kadar bu evliliği küçümsemiş olsa da Gabito’nun doğumuyla öfkesini biraz olsun yatıştırmıştı. Sonraki yıllarda García Márquez de, “Beni hep sirke, sinemaya götürürdü,” diye bahsetmişti.

Gabito’nun Eğitimi

Gabito’nun büyükannesi Tranquilina Iguarán Cotes güçlü, inatçı bir kadındı. Torununda büyük bir etkisi vardı. Márquez, “Bana hep masallar, ailemiz hakkında efsaneler anlatırdı. Hayatımızı onun rüyalarında aldığı mesajlara göre planlardık,” diye anlatıyor. García Márquez’e göre büyükannesi “gerçeğe doğaüstü bir bakış” gibiydi. Büyükanne Tranquilina yaşı ilerlediğinde görme yetisini kaybetti ama doktorları gördüğü konusunda ikna etti. Muayene esnasında odadaki her nesneyi en ince ayrıntısına kadar betimlemiş ve doktoru yetisinin geri döndüğü konusunda inandırmıştı. Aslında bu betimlemeyi güçlü hafızası sayesinde yapabilmişti.

García Márquez on yaşındayken büyükbabası vefat etti, o da ailesinin yanına, Barranquilla’ya gitti. Onun için zor zamanlardı, anne ve babasını sadece yılda birkaç kez yaptığı ziyaretler esnasında görmüştü.

Annesi çocuk doğurmaya devam ettikçe işler daha da zorlaştı. Toplamda on bir kardeş olmuşlardı. Bir süre sonra Sucre kasabasına taşındılar ama Gabito tanınmış bir ortaokulda okumak için Barranquilla’ya geri döndü. Başarılı bir öğrenciydi, babasının eski takım elbiselerini giyer, uzun şiirleri ezbere okurdu.

Karısı Mercedes ve çocuklarıyla.

On üç yaşındayken seks işçisi bir kadınla ilk cinsel ilişkisini yaşadı. İki yıl sonra da kendinden yaşça büyük, evli bir kadınla ilişki yaşamaya başladı. Fakat bu ilişki onun okuldaki başarısını düşürüyordu. Bir seçim yaptı ve eski başarılı öğrencilik günlerine geri döndü. Okuldan onur belgesiyle mezun oldu ve Bogotá yakınlarında ünlü bir okuldan burs kazandı.

García Márquez’in romanlarının tohumları da gençliğinde ekilmişti. Büyükbabası, büyükannesi, annesi, babası, akrabaları ve hatta o seks işçisi kadın bile yazarın yazılarında görünür oldu. Memleketi Aracata, Yüzyıllık Yalnızlık (1967) ve Yaprak Fırtınası’nın (1955) kurmaca kasabası Macondo’ya dönüştü. Anne ve babasının sorunlu ilişkisi de Kolera Günlerine Aşk’ta (1985) söz edildi.

Yüzyıllık Borç

1947’de yirmi yaşında olan García Márquez hukuk okumayı bırakıp yazmaya yöneldi. Babasının onun cesaretini kırmasıyla bu tutkusundan da vazgeçip El Heraldo için gazetecilik yapmaya başladı. Bu dönem Kolombiya’yı neredeyse parçalayan kanlı iç savaş La Violencia’nın yaşandığı günlere denk gelmişti. Savaş süresince yaşanan tecavüz, cinayet ve hükümetin basın sansürü gibi zorlayıcı deneyimlerle ilgili yazdığı haberler onun gazetecilik mesleğini sorgulamasına neden oldu. Haber başına üç peso kazanan yazar, çoğu günler aç kaldı.

Karısı Mercedes ile.

Bu dönemde boş zamanlarında roman da yazıyordu. Yaprak Fırtınası’nın taslağını tamamlayan García Márquez’in bu öyküyü bastıracak bir yayıncı bulması tam yedi yıl sürdü. Nihayetinde, 1955 yılında yayımlandı. Aldığı eleştiriler çoğunlukla olumlu olsa da satışlar pek iyi değildi. García Márquez aynı yıl deniz kazasında ölen Kolombiyalı denizcilerin gerçek öyküsünü seri halinde yayınladı. Bu seri, hükümetin kazayla ilgili çıkardığı raporun tam tersiydi ve böylelikle gemi üstüne yapılan yolsuzluğun bu denizcilerin ölümüne neden olduğu açığa çıktı. García Márquez bu olayın ardından hükümetin nefretini kazandı ve öyküleri yayımlayan gazete yazarın güvenliği için onu yurtdışına yolladı.

Avrupa’daki yılları geçim derdiyle geçti. Genellikle Roma ve Paris’te kaldı. Kısa bir süre de Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkelerinde bulundu. Bu yıllarda Albaya Mektup Yazan Kimse Yok (1961) ve Şer Saati (1962) kitaplarını yazdı. Aynı dönemde İspanyol bir aktrisle tutkulu bir birliktelik yaşadı. Bu sırada fakirliği devam ediyordu. Nihayet Kolombiya’ya döndüğünde uzun süreli aşkı Mercedes Barcha Pardo’yla evlendi. Bu evlilik için ettiği ilk teklifte Gabo on sekiz, Mercedes ise on üç yaşındaydı. Mektuplaşmayla geçen on yıldan fazla süren bir dönemin ardından Mercedes evlenmeyi kabul etti.

García Márquez gazeteciliğe ilk olarak Küba Devrimi’nin başladığı dönemde Havana’da, ardından New York’ta devam etti. Görevi bitince eşi ve bebeği ile birlikte otobüsle Meksika’ya seyahat etti. Yolculuk esnasında William Faulkner’ın memleketine de uğradı. Faulkner onu en çok etkileyen isimlerden biriydi. Bu yolculuk ona büyük eseri Yüzyıllık Yalnızlık’a başlaması için gereken ilhamı verdi.

Karısı Mercedes ve çocuklarıyla.

Gabriel’in ailesi 26 Haziran 1961’de Meksika’ya vardı. Tren istasyonundayken ceplerinde son paraları olan yirmi dolar vardı. Geleceğe baktıklarında hiçbir şey görmüyorlardı. García Márquez yazmaya başladı ve on sekiz ay sonra hayatını değiştirecek o romanı tamamladı. Yüzyıllık Yalnızlık’ta gazetecilik yaparken öğrendiği tüm hikâye anlatıcılığı metotlarını kullandı. Sonraları The New York Times’a şöyle dedi: “Fantastik ve inanılmaz gözüken bir şeyi makul, inanılır bir olaya dönüştürmek için gereken numaraları gazetecilikten öğrenmiştim. Buradaki esas numara hikâyeyi dosdoğru anlatmak. Zaten gazetecilerin ve taşra halkının yaptığı da budur.”

Hayatındaki yazarlık dönemi çabuk gelse de pek kolay geçmedi. Ailesine bakabilmek için arabasını, saç kurutma makinesini, yani para edebilecek her şeyi sattı. Romanın taslağını Buenos Aires’teki yayıncısına göndermesi gerektiğinde ise parası yalnızca yarısını postalamaya yetmişti.

Fakat bu yarı-roman bile yeterliydi. García Márquez Yüzyıllık Yalnızlık kitabıyla edebiyat dünyasına büyük bir giriş yaptı. Meksika’da yaşamasına rağmen tüm Latin Amerika’da en sevilen yazarlar arasında anılmaya başladı ve “Gabo” olarak tanınıp sevildi. Kolombiya’da ise ulusal onurun sembolü oldu. Kitap otuz beş milyondan fazla kopya sattı ve en az otuz beş dile çevrildi.

¡Viva la Revolución!

Eserlerinin hayal dolu dünyasına rağmen García Márquez’in anlatısında Latin Amerika’ya dair politik mesajlara rastlamak da mümkündü. Gerilla savaşı, uyuşturucu kaçakçılığı, komünizmin başarısızlığı, kapitalizmin çıkarcılığı ve CIA’in tehlikeli müdahalesine değindi. Yüzyıllık Yalnızlık’ın basılmasının ardından yazar olarak politikaya daha çok dahil olmaya başladı. ABD’yi Latin Amerika’ya müdahale etmek için “uyuşturucu savaşı”nı kullanmakla suçladı. 1970’lerin başında ise Kolombiya hükümeti ve solcu gerillalar arasında arabuluculuk yaptı.

García Márquez güçlü bir arkadaşlık da kurdu. Havana’da Küba Devrimi’nin haberlerini yaptığı dönemde Fidel Castro’yla arkadaş oldu ve yıllar geçtikçe bu arkadaşlık pekişti. Yazarın anlattıklarına göre Fidel ona makarna pişirirdi ve o, hem bir “kral” hem de büyük bir edebiyat insanıydı. Hatta Fidel’e Kırmızı Pazartesi’nin (1981) ilk taslaklarından birini gösterdi ve olay örgüsündeki sorunları söylemesini istedi. Bu yakın ilişki eleştirmenlerin García Márquez’i Fidel’in “edebiyattaki tetikçisi” olarak görmelerine sebep oldu. Fakat, yazarın etkisi Küba hükümetinin onun arkadaşlarından birini 1989’da vatan hainliğinden infaz etmesini durduracak kadar güçlü değildi.

1982’de The New York Times’da yayınlanan bir yazıda García Márquez, Latin Amerikalı bir yazar olmanın birinin siyasette aktif rol oynamayı gerektirdiğini söyledi. “Toplumlarımızın sorunları genellikle siyasi. Bir yazarın sorumluluğu toplumun bütünün gerçeğini kapsar, sadece bir parçasını değil. Eğer bir yazar bu sorumluluğu almıyorsa, o da gerçekliğimize önem vermeyen siyasetçiler kadar kötü biridir. Latin Amerika’daki yazarların, ressamların siyasette bu kadar aktif olmalarının sebebi de budur.”

García Márquez’in eserleri siyasi mesajlar taşımaya devam etti. 1996 yılında Kolombiya uyuşturucu kartelinin patronu Pablo Escobar tarafından kaçırılan on insanın hikâyesini anlattığı Bir Kaçırılma Öyküsü kitabı basıldı. Aynı yıl The New York Times serbest kürsü sayfasında göçmen Elian Gonzalez’in hikâyesini bilinenden farklı olarak anlatan bir yazı yazdı. Bu yazıda Küba’ya yakın olduğunu hissettirdi, “Elian’ın geçirdiği gemi kazası gerçekte okyanusta değil Amerika toprağına adım attığı ilk anda başladı” dedi.

García Márquez’in siyasi aktivizmi kendi efsanesini de besledi. 1970’lerin ortalarında Şili diktatörü Augusto Pinochet düşürülmeyene kadar hiçbir kitap yayımlamayacağını söyledi. Gabo’nun arkadaşları ise bu açıklamanın “önden planlanmış bir etki” yaratmak için yapıldığında hem fikirdi. Zaten yazar da bu açıklamasına sadık kalmadı ve kısa bir süre sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı yayımladı.

Labirentindeki Gabo

Gabo, 1990’larda akciğer kanseri sebebiyle bir operasyon geçirdi. Haziran 1999’da yaklaşan ölümüyle ilgili söylentiler büyüdü çünkü birisi ölmekte olan birinin duygusal şiirini paylaşıp şair olarak da García Márquez’i göstermişti. Şiir kısa sürede sahte bir e-postaya dönüşüp dünyaya yayıldı ve manşetlere düştü. Bu olay herkesin farkında olduğu ama konuşmadığı hassas bir konuya da dokunmuştu: García Márquez yaşlandıkça üretimi yavaşlamıştı. Okurları 2002 yılında yayımladığı anılarının ikinci kısmını bekliyordu. Benim Hüzünlü Orospularım kitabı 2004’te basıldı ve büyük başarı yakaladı. Fakat bu kısa kitap okurlara yetmedi, onlar daha fazlasını istiyordu. García Márquez’in yaşadığı anlaşmazlıklar da sevenlerini hayal kırıklığına uğratmaya devam etti. Yazarın 2004 yılındaki İspanyol Dili Uluslararası Kongresi’ne katılması yasaklandı.

Gerald Martin 2008 yılında yazdığı biyografi de yazarın hafızasını kaybetmeye başladığını açıkladı. Bu kendisini “profesyonel hatırlayıcı” olarak tanımlayan biri için şüphesiz büyük bir sorundu. Martin onun artık kitap yazamayacağını söyledi.

Ardından García Márquez kendi açıklamalarını yaptı. 2006 yılında İspanyol gazetesi La Vanguardia’ya, “Yazmayı bıraktım. Geçen sene hayatımda tek bir satır bile yazmadığım ilk seneydi” dedi. 2009 yılında ise seksen iki yaşındaki yazarın emekli olduğu söylentilerine yer veren Kolombiya gazetesi El Tiempo’ya, “Bu doğru değil. Şu an yaptığım tek şey yazmak. Fırına koyduğum keklerin ne zaman pişeceğini biliyorum” dedi.

Usta yazar 17 Nisan 2014’te seksen yedi yaşındayken akciğer iltihabı nedeniyle hayatını kaybetti.

Çeviren: Deniz Saldıran

(Mental Floss)

(436)

Yorum yaz