Home Bilgi Bankası Edebiyat Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı
Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı

Gabriel García Márquez’in Macera Dolu Yaşamı

393
0

Gar­cía Már­quez Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık kita­bıyla ede­bi­yat dün­ya­sına büyük bir giriş yaptı. Meksika’da yaşa­ma­sına rağ­men tüm Latin Amerika’da en sevi­len yazar­lar ara­sında anıl­maya baş­ladı ve “Gabo” ola­rak tanı­nıp sevildi. Kolombiya’da ise ulu­sal onu­run sem­bolü oldu. Kitap otuz beş mil­yon­dan fazla kopya sattı ve en az otuz beş dile çev­rildi.

Linda Rodriguez McRobbie

Gar­cía Már­quez dok­san yıl önce, 6 Mart 1927’de Kolombiya’nın Ara­ca­taca kasa­ba­sında doğdu. Çocuk­luğu muz yetiş­ti­ri­ci­li­ğiyle geçi­nen bu kasa­bada geçti. Babası eği­tim düzeyi yük­sek olma­yan bir telg­raf­çıydı ve kendi sını­fı­nın üstünde bir kıza âşık olmuştu, Albay Nico­lás Már­quez Mejía’nın kızına. Albay ve ailesi bu evli­liğe karşı çıksa da genç çifti vaz­ge­çi­re­medi. İliş­ki­le­rine giz­lice devam etti­ler ve 1926 yılında evlen­di­ler. Bir yıl sonra da ilk çocuk­ları Gab­riel dün­yaya geldi. Liman kenti Barranquilla’ya taşı­nıp orada eczane açmaya karar verince, henüz bir­kaç aylık bebek­le­rini de büyü­kanne ve büyük­ba­ba­sına bırak­tı­lar.

Ger­gin oldu­ğunda sürekli göz kır­pan, utan­gaç bir çocuk olan Gabriel’i her­kes “Gabito” (Küçük Gab­riel) diye çağı­rırdı. Okuma yaz­mayı öğre­nir­ken büyük zor­luk çeken Gabito, öykü­le­rini yaz­mak yerine çizme alış­kan­lı­ğını edin­mişti. Büyük­ba­ba­sı­nın ise göz­be­be­ğiydi. Albay baş­larda her ne kadar bu evli­liği küçüm­se­miş olsa da Gabito’nun doğu­muyla öfke­sini biraz olsun yatış­tır­mıştı. Son­raki yıl­larda Gar­cía Már­quez de, “Beni hep sirke, sine­maya götü­rürdü,” diye bah­set­mişti.

Gabito’nun Eğitimi

Gabito’nun büyü­kan­nesi Tra­n­qu­ilina Igu­arán Cotes güçlü, inatçı bir kadındı. Toru­nunda büyük bir etkisi vardı. Már­quez, “Bana hep masal­lar, aile­miz hak­kında efsa­ne­ler anla­tırdı. Haya­tı­mızı onun rüya­la­rında aldığı mesaj­lara göre plan­lar­dık,” diye anla­tı­yor. Gar­cía Márquez’e göre büyü­kan­nesi “ger­çeğe doğa­üstü bir bakış” gibiydi. Büyü­kanne Tra­n­qu­ilina yaşı iler­le­di­ğinde görme yeti­sini kay­betti ama dok­tor­ları gör­düğü konu­sunda ikna etti. Muayene esna­sında oda­daki her nes­neyi en ince ayrın­tı­sına kadar betim­le­miş ve dok­toru yeti­si­nin geri dön­düğü konu­sunda inan­dır­mıştı. Aslında bu betim­le­meyi güçlü hafı­zası saye­sinde yapa­bil­mişti.

Gar­cía Már­quez on yaşın­day­ken büyük­ba­bası vefat etti, o da aile­si­nin yanına, Barranquilla’ya gitti. Onun için zor zaman­lardı, anne ve baba­sını sadece yılda bir­kaç kez yap­tığı ziya­ret­ler esna­sında gör­müştü.

Annesi çocuk doğur­maya devam ettikçe işler daha da zor­laştı. Top­lamda on bir kar­deş olmuş­lardı. Bir süre sonra Sucre kasa­ba­sına taşın­dı­lar ama Gabito tanın­mış bir orta­okulda oku­mak için Barranquilla’ya geri döndü. Başa­rılı bir öğren­ciydi, baba­sı­nın eski takım elbi­se­le­rini giyer, uzun şiir­leri ezbere okurdu.

Karısı Mer­ce­des ve çocuk­la­rıyla.

On üç yaşın­day­ken seks işçisi bir kadınla ilk cin­sel iliş­ki­sini yaşadı. İki yıl sonra da ken­din­den yaşça büyük, evli bir kadınla ilişki yaşa­maya baş­ladı. Fakat bu ilişki onun okul­daki başa­rı­sını düşü­rü­yordu. Bir seçim yaptı ve eski başa­rılı öğren­ci­lik gün­le­rine geri döndü. Okul­dan onur bel­ge­siyle mezun oldu ve Bogotá yakın­la­rında ünlü bir okul­dan burs kazandı.

Gar­cía Márquez’in roman­la­rı­nın tohum­ları da genç­li­ğinde ekil­mişti. Büyük­ba­bası, büyü­kan­nesi, annesi, babası, akra­ba­ları ve hatta o seks işçisi kadın bile yaza­rın yazı­la­rında görü­nür oldu. Mem­le­keti Ara­cata, Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık (1967) ve Yap­rak Fır­tı­nası’nın (1955) kur­maca kasa­bası Macondo’ya dönüştü. Anne ve baba­sı­nın sorunlu iliş­kisi de Kolera Gün­le­rine Aşk’ta (1985) söz edildi.

Yüzyıllık Borç

1947’de yirmi yaşında olan Gar­cía Már­quez hukuk oku­mayı bıra­kıp yaz­maya yöneldi. Baba­sı­nın onun cesa­re­tini kır­ma­sıyla bu tut­ku­sun­dan da vaz­ge­çip El Heraldo için gaze­te­ci­lik yap­maya baş­ladı. Bu dönem Kolombiya’yı nere­deyse par­ça­la­yan kanlı iç savaş La Violen­cia’nın yaşan­dığı gün­lere denk gel­mişti. Savaş süre­since yaşa­nan teca­vüz, cina­yet ve hükü­me­tin basın san­sürü gibi zor­la­yıcı dene­yim­lerle ilgili yaz­dığı haber­ler onun gaze­te­ci­lik mes­le­ğini sor­gu­la­ma­sına neden oldu. Haber başına üç peso kaza­nan yazar, çoğu gün­ler aç kaldı.

Karısı Mer­ce­des ile.

Bu dönemde boş zaman­la­rında roman da yazı­yordu. Yap­rak Fır­tı­nası’nın tas­la­ğını tamam­la­yan Gar­cía Márquez’in bu öyküyü bas­tı­ra­cak bir yayıncı bul­ması tam yedi yıl sürdü. Niha­ye­tinde, 1955 yılında yayım­landı. Aldığı eleş­ti­ri­ler çoğun­lukla olumlu olsa da satış­lar pek iyi değildi. Gar­cía Már­quez aynı yıl deniz kaza­sında ölen Kolom­bi­yalı deniz­ci­le­rin ger­çek öykü­sünü seri halinde yayın­ladı. Bu seri, hükü­me­tin kazayla ilgili çıkar­dığı rapo­run tam ter­siydi ve böy­le­likle gemi üstüne yapı­lan yol­suz­lu­ğun bu deniz­ci­le­rin ölü­müne neden olduğu açığa çıktı. Gar­cía Már­quez bu ola­yın ardın­dan hükü­me­tin nef­re­tini kazandı ve öykü­leri yayım­la­yan gazete yaza­rın güven­liği için onu yurt­dı­şına yol­ladı.

Avrupa’daki yıl­ları geçim der­diyle geçti. Genel­likle Roma ve Paris’te kaldı. Kısa bir süre de Doğu Avrupa’nın sos­ya­list ülke­le­rinde bulundu. Bu yıl­larda Albaya Mek­tup Yazan Kimse Yok (1961) ve Şer Saati (1962) kitap­la­rını yazdı. Aynı dönemde İspan­yol bir akt­risle tut­kulu bir bir­lik­te­lik yaşadı. Bu sırada fakir­liği devam edi­yordu. Niha­yet Kolombiya’ya dön­dü­ğünde uzun süreli aşkı Mer­ce­des Barcha Pardo’yla evlendi. Bu evli­lik için ettiği ilk tek­lifte Gabo on sekiz, Mer­ce­des ise on üç yaşın­daydı. Mek­tup­laş­mayla geçen on yıl­dan fazla süren bir döne­min ardın­dan Mer­ce­des evlen­meyi kabul etti.

Gar­cía Már­quez gaze­te­ci­liğe ilk ola­rak Küba Devrimi’nin baş­la­dığı dönemde Havana’da, ardın­dan New York’ta devam etti. Görevi bitince eşi ve bebeği ile bir­likte oto­büsle Meksika’ya seya­hat etti. Yol­cu­luk esna­sında Wil­liam Faulkner’ın mem­le­ke­tine de uğradı. Faulk­ner onu en çok etki­le­yen isim­ler­den biriydi. Bu yol­cu­luk ona büyük eseri Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık’a baş­la­ması için gere­ken ilhamı verdi.

Karısı Mer­ce­des ve çocuk­la­rıyla.

Gabriel’in ailesi 26 Hazi­ran 1961’de Meksika’ya vardı. Tren istas­yo­nun­day­ken cep­le­rinde son para­ları olan yirmi dolar vardı. Gele­ceğe bak­tık­la­rında hiç­bir şey gör­mü­yor­lardı. Gar­cía Már­quez yaz­maya baş­ladı ve on sekiz ay sonra haya­tını değiş­ti­re­cek o romanı tamam­ladı. Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık’ta gaze­te­ci­lik yapar­ken öğren­diği tüm hikâye anla­tı­cı­lığı metot­la­rını kul­landı. Son­ra­ları The New York Times’a şöyle dedi: “Fan­tas­tik ve ina­nıl­maz gözü­ken bir şeyi makul, ina­nı­lır bir olaya dönüş­tür­mek için gere­ken numa­ra­ları gaze­te­ci­lik­ten öğren­miş­tim. Bura­daki esas numara hikâ­yeyi dos­doğru anlat­mak. Zaten gaze­te­ci­le­rin ve taşra hal­kı­nın yap­tığı da budur.”

Haya­tın­daki yazar­lık dönemi çabuk gelse de pek kolay geç­medi. Aile­sine baka­bil­mek için ara­ba­sını, saç kurutma maki­ne­sini, yani para ede­bi­le­cek her şeyi sattı. Roma­nın tas­la­ğını Buenos Aires’teki yayın­cı­sına gön­der­mesi gerek­ti­ğinde ise parası yal­nızca yarı­sını pos­ta­la­maya yet­mişti.

Fakat bu yarı-roman bile yeter­liydi. Gar­cía Már­quez Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık kita­bıyla ede­bi­yat dün­ya­sına büyük bir giriş yaptı. Meksika’da yaşa­ma­sına rağ­men tüm Latin Amerika’da en sevi­len yazar­lar ara­sında anıl­maya baş­ladı ve “Gabo” ola­rak tanı­nıp sevildi. Kolombiya’da ise ulu­sal onu­run sem­bolü oldu. Kitap otuz beş mil­yon­dan fazla kopya sattı ve en az otuz beş dile çev­rildi.

¡Viva la Revolución!

Eser­le­ri­nin hayal dolu dün­ya­sına rağ­men Gar­cía Márquez’in anla­tı­sında Latin Amerika’ya dair poli­tik mesaj­lara rast­la­mak da müm­kündü. Gerilla savaşı, uyuş­tu­rucu kaçak­çı­lığı, komü­niz­min başa­rı­sız­lığı, kapi­ta­liz­min çıkar­cı­lığı ve CIA’in teh­li­keli müda­ha­le­sine değindi. Yüz­yıl­lık Yal­nız­lık’ın basıl­ma­sı­nın ardın­dan yazar ola­rak poli­ti­kaya daha çok dahil olmaya baş­ladı. ABD’yi Latin Amerika’ya müda­hale etmek için “uyuş­tu­rucu savaşı”nı kul­lan­makla suç­ladı. 1970’lerin başında ise Kolom­biya hükü­meti ve solcu geril­la­lar ara­sında ara­bu­lu­cu­luk yaptı.

Gar­cía Már­quez güçlü bir arka­daş­lık da kurdu. Havana’da Küba Devrimi’nin haber­le­rini yap­tığı dönemde Fidel Castro’yla arka­daş oldu ve yıl­lar geç­tikçe bu arka­daş­lık pekişti. Yaza­rın anlat­tık­la­rına göre Fidel ona makarna pişi­rirdi ve o, hem bir “kral” hem de büyük bir ede­bi­yat insa­nıydı. Hatta Fidel’e Kır­mızı Pazar­tesi’nin (1981) ilk tas­lak­la­rın­dan birini gös­terdi ve olay örgü­sün­deki sorun­ları söy­le­me­sini istedi. Bu yakın ilişki eleş­tir­men­le­rin Gar­cía Márquez’i Fidel’in “ede­bi­yat­taki tetik­çisi” ola­rak gör­me­le­rine sebep oldu. Fakat, yaza­rın etkisi Küba hükü­me­ti­nin onun arka­daş­la­rın­dan birini 1989’da vatan hain­li­ğin­den infaz etme­sini dur­du­ra­cak kadar güçlü değildi.

1982’de The New York Times’da yayın­la­nan bir yazıda Gar­cía Már­quez, Latin Ame­ri­kalı bir yazar olma­nın biri­nin siya­sette aktif rol oyna­mayı gerek­tir­di­ğini söy­ledi. “Top­lum­la­rı­mı­zın sorun­ları genel­likle siyasi. Bir yaza­rın sorum­lu­luğu top­lu­mun bütü­nün ger­çe­ğini kap­sar, sadece bir par­ça­sını değil. Eğer bir yazar bu sorum­lu­luğu almı­yorsa, o da ger­çek­li­ği­mize önem ver­me­yen siya­set­çi­ler kadar kötü biri­dir. Latin Amerika’daki yazar­la­rın, res­sam­la­rın siya­sette bu kadar aktif olma­la­rı­nın sebebi de budur.”

Gar­cía Márquez’in eser­leri siyasi mesaj­lar taşı­maya devam etti. 1996 yılında Kolom­biya uyuş­tu­rucu kar­te­li­nin pat­ronu Pablo Esco­bar tara­fın­dan kaçı­rı­lan on insa­nın hikâ­ye­sini anlat­tığı Bir Kaçı­rılma Öyküsü kitabı basıldı. Aynı yıl The New York Times ser­best kürsü say­fa­sında göç­men Elian Gonzalez’in hikâ­ye­sini bili­nen­den farklı ola­rak anla­tan bir yazı yazdı. Bu yazıda Küba’ya yakın oldu­ğunu his­set­tirdi, “Elian’ın geçir­diği gemi kazası ger­çekte okya­nusta değil Ame­rika top­ra­ğına adım attığı ilk anda baş­ladı” dedi.

Gar­cía Márquez’in siyasi akti­vizmi kendi efsa­ne­sini de bes­ledi. 1970’lerin orta­la­rında Şili dik­ta­törü Augusto Pinoc­het düşü­rül­me­yene kadar hiç­bir kitap yayım­la­ma­ya­ca­ğını söy­ledi. Gabo’nun arka­daş­ları ise bu açık­la­ma­nın “önden plan­lan­mış bir etki” yarat­mak için yapıl­dı­ğında hem fikirdi. Zaten yazar da bu açık­la­ma­sına sadık kal­madı ve kısa bir süre sonra Kolera Gün­le­rinde Aşk’ı yayım­ladı.

Labirentindeki Gabo

Gabo, 1990’larda akci­ğer kan­seri sebe­biyle bir ope­ras­yon geçirdi. Hazi­ran 1999’da yak­la­şan ölü­müyle ilgili söy­len­ti­ler büyüdü çünkü birisi ölmekte olan biri­nin duy­gu­sal şiirini pay­la­şıp şair ola­rak da Gar­cía Márquez’i gös­ter­mişti. Şiir kısa sürede sahte bir e-pos­taya dönü­şüp dün­yaya yayıldı ve man­şet­lere düştü. Bu olay her­ke­sin far­kında olduğu ama konuş­ma­dığı has­sas bir konuya da dokun­muştu: Gar­cía Már­quez yaş­lan­dıkça üre­timi yavaş­la­mıştı. Okur­ları 2002 yılında yayım­la­dığı anı­la­rı­nın ikinci kıs­mını bek­li­yordu. Benim Hüzünlü Oros­pu­la­rım kitabı 2004’te basıldı ve büyük başarı yaka­ladı. Fakat bu kısa kitap okur­lara yet­medi, onlar daha faz­la­sını isti­yordu. Gar­cía Márquez’in yaşa­dığı anlaş­maz­lık­lar da seven­le­rini hayal kırık­lı­ğına uğrat­maya devam etti. Yaza­rın 2004 yılın­daki İspan­yol Dili Ulus­la­ra­rası Kongresi’ne katıl­ması yasak­landı.

Gerald Mar­tin 2008 yılında yaz­dığı biyog­rafi de yaza­rın hafı­za­sını kay­bet­meye baş­la­dı­ğını açık­ladı. Bu ken­di­sini “pro­fes­yo­nel hatır­la­yıcı” ola­rak tanım­la­yan biri için şüp­he­siz büyük bir sorundu. Mar­tin onun artık kitap yaza­ma­ya­ca­ğını söy­ledi.

Ardın­dan Gar­cía Már­quez kendi açık­la­ma­la­rını yaptı. 2006 yılında İspan­yol gaze­tesi La Van­gu­ar­dia’ya, “Yaz­mayı bırak­tım. Geçen sene haya­tımda tek bir satır bile yaz­ma­dı­ğım ilk seneydi” dedi. 2009 yılında ise sek­sen iki yaşın­daki yaza­rın emekli olduğu söy­len­ti­le­rine yer veren Kolom­biya gaze­tesi El Tiempo’ya, “Bu doğru değil. Şu an yap­tı­ğım tek şey yaz­mak. Fırına koy­du­ğum kek­le­rin ne zaman pişe­ce­ğini bili­yo­rum” dedi.

Usta yazar 17 Nisan 2014’te sek­sen yedi yaşın­day­ken akci­ğer ilti­habı nede­niyle haya­tını kay­betti.

Çevi­ren: Deniz Sal­dı­ran

(Men­tal Floss)

(393)

Yorumlar