Home Bilgi Bankası Edebiyat Geçmişten Bir Sohbet: Michael Cunningham, Ursula K. Le Guin ile Konuştu
Geçmişten Bir Sohbet: Michael Cunningham, Ursula K. Le Guin ile Konuştu

Geçmişten Bir Sohbet: Michael Cunningham, Ursula K. Le Guin ile Konuştu

421
0

Gerçekçilik de elbette muazzam ve inanılmaz geniş bir edebi biçim ama 1800’den, hatta daha öncesinden beri kurmacaya hükmediyor. Gelgelelim ki hükmetmek ve üstün olmak aynı şey değil.

Michael Cunningham: Benim tanımlamama göre yazarlar her zaman tarihi bir dönem içinde yazıyorlar. Bazen o dönem adını, bittikten sonra da alabiliyor. Yani mesela Victoria dönemi yazarları kendilerine biz Victoria yazarlarıyız demiyorlardı. Tamam, modernistler kendilerine biz modernistiz dedi ama genel olarak öbür dönemler için durum böyle değildi. Bazen de şu son yıllarda hangi dönemdeyiz diye düşünüyorum. “Postmodernizm” adlandırmasını pek de tatmin edici bulmuyorum. Bunun yerine önerdiğim bir ad da yok. Eminim, tarih bunu ilerleyen dönemlerde halledecektir. Bana kalırsa, bu dönemin adı “genişleyen” olabilir. Genişleme derken neyi kastediyorum? Kimler hikâye anlatma hakkına sahip, hangi hikâyeler anlatmaya değer, kimleri ciddiye almak gerek gibi sorular hakkında sahip olduğumuz kolektif kanı gitgide genişliyor. Bu genişleme sadece ırk ve cinsiyet anlamında değil, aynı zamanda “biçim” anlamında da bir genişleme, bir yenilik var.

Mesela ben şuna inanıyorum: Bugün yazılan en yenilikçi, derin ve güzel kurmacalar kitapçıların “bilimkurgu” raflarında yer alıyor. Bu kategori de muhtemelen genel akım kurmacalardan daha büyüleyici olanları içeriyor. Bunun hakkında konuşalım mı? “Biçim” kitaplarının ve Barnes&Noble’ın en ön masalarında sergilenen kitapların arasındaki bariyerlerin yıkılması hakkında? Bu benim için oldukça önemli bir konu. Her zaman biçim kurmacasını okumaya cesaret eden okurlarla konuşmaya çalışırım ve hâlâ önemli ölçüde bir dirençle karşılaşırım. “Ben bilimkurgu okumam” cümlesi, eğitimli, bilgili insanların ağzından çıkıyor genelde.

Niteliğin yerine satılabilirlik, yinelenebilirlik ve beklenebilirlik alıyor. Edebi biçim, bir formüle dönüşüyor. Niteliksiz yazarlar bu fabrika seri üretimine katılıyor.

Ursula K. Le Guin: Aslında söyleyeceklerimin bir kısmını sen söyledin ve bunları ünü “biçimle” değil de edebi kurmacayla bağdaştırılan bir yazardan duymak çok hoş. Ve evet, elbette süregelen bir sorun var: “Edebiyat” ve “biçim” arasındaki keyfi ayrımın hâlâ devam etmesi ve kurmacanın her bir parçasının bir ya da birden fazla biçime ait olabileceğinin inkârı.

Bilimkurgu ve gerçekçi kurgu, korku ve fantezi, romantik ve gizem arasında ciddi farklar var. Elbette onları yazmak, okumak, eleştirmek de çok farklı. Yaşasın farklılıklar! Zaten her biçime o tekil tadı, dokuyu veren, okurlar ve yazarlar için onları çekici yapan da bu farklılıklar.

Ama biçimin özellikleri yayıncılar, editörler ya da eleştirmenler tarafından kontrol edildiğinde, sistematikleştirildiğinde bu özellikler, olasılıklardan çok kısıtlamalar halini alıyor. Niteliğin yerine satılabilirlik, yinelenebilirlik ve beklenebilirlik alıyor. Edebi biçim, bir formüle dönüşüyor. Niteliksiz yazarlar bu fabrika seri üretimine katılıyor. Hollywood da bu saçma ürünleri hemen tüketip geri kusuyor. Nihayetinde biçim en düşük ortak paydada değerlendiriliyor. Bu durum 1940’larda olduğu gibi. “Biçim” işe yarar bir açıklama olarak değil olumsuz bir yargı, bir reddediş olarak kullanılıyor.

Eleştiriyi ve eğitimi kontrol eden erkeklerin akıllarında “biçimler” tamamıyla yok sayıldı ve sadece gerçekçi kurmaca edebiyat olarak kabul edildi. Gerçekçilik de elbette muazzam ve inanılmaz geniş bir edebi biçim ama 1800’den, hatta daha öncesinden beri kurmacaya hükmediyor. Gelgelelim ki hükmetmek ve üstün olmak aynı şey değil. Fantezi de gerçekçilik kadar yoğun ve eski, hatta daha eski bir biçim. Temelde edebiyat kadar eski diyebiliriz.

Bugünlerde, gerçekçi bağnazların kralı Edmund Wilson’ı hatırlamak, hatırlatmak isterim. “Ah o iğrenç Orklar!” diye ciyaklamasını, esprili ve güçlü bir eleştirel noktaya değindiğe inanmasını hatırlayın.

Gördüğünüz gibi, biçim-karşıtı yobazlığın hüküm sürdüğü yılların dargınlığını ve bende bıraktığı yara izlerini hâlâ taşıyorum. Gerçekçilik, büyülü gerçekçilik, farklı türlerin fantezisi, tarihsel kurmaca, genç yetişkin kurmacası, öğütlü masallar ve diğer alt türler arasında gezinen benim kendi kurmacam ise biçimlendirilemeyecek bir noktaya ulaştı ve bilimkurgunun çöp sepetine atıldı ya da çocuksu, alt bir tür olarak etiketlendirildi.

Ah bu etiketler! Lanet etiketler! Senin de dediğin gibi birçok insan biçim önyargısı taşımaya devam ediyor. Ben de hâlâ çocuklarının benim kitaplarıma bayıldığını söyleyen ebeveynlerle karşılaşıyorum. Elbette ki bu ebeveynlerin hiçbiri kitaplarımı okumamıştı. Bunlar “ben öyle uzay gemili memili şeyler okumam” diyen tiplerdi, buna eminim. Onlar edebiyat, yani gerçekçilik okuyan tiplerdi. Yardımcı ya da Grinin Elli Tonu gibi kitapların okurlarıydılar.

Ve gerçekçilikten uzak olan büyük Jorge Luis Borges ve Italo Calvino’nun edebi ünlerinin sağlamca durduğunu, gitgide yükseldiğini görmek istiyorum.

Uzun yıllar boğuştuğum duvarlar artık yıkıldı. Enkaz halindeler. Senin şu “genişleyen” tabirini sevdim. Cidden olan da bu. “Postmodern” meselesinde de aynı fikirdeyim, son derece zayıf bir sözcük. Ama sanırım şu an içinde bulunduğumuz yeni yerle ilgili bir etiket olsun da istemiyorum. Etiketler kafeslere dönüşüyor. Bense, Michael Chabon, Kij Johnson, David Mitchell, Jo Walton ve hepsinden öte yaşlı José Saramago gibi insanları edebi manzaralarda dans ederken kendi muhteşem öykülerini kurmak için biçim parçalarını özgürce kullanırken, sınıflandırılamayan formları karşı konulmaz anlatılar için seçerken görmeyi seviyorum. Ve gerçekçilikten uzak olan büyük Jorge Luis Borges ve Italo Calvino’nun edebi ünlerinin sağlamca durduğunu, gitgide yükseldiğini görmek istiyorum. O iğrenç orkların yazarını, öyle uzay gemili memili şeyler yazan ünsüz yazarları görmek istiyorum. Mesele Berkeley Lisesi’ndeki sınıf arkadaşım Philip K. Dick’i. Yaşasın devrim!

Asık suratlı gerçekçimiz Stendhal kendi romanlarının “yol kenarlarındaki aynalar” olarak gerçeği yansıttığını söyleyerek böbürleniyordu. Ama böyle bir ayna sana kendini ya da dünyayı daha önce görmediğin bir açıdan gösteremez. Aksine, bilimkurgu bunu yapabilir.

MC: Samuel R. Delany’in bir metni hakkında şöyle yazılmıştı: “Yeni bir cinsiyeti ve bundan doğan cinsel yönelimi hayal eden bu öykü, okurları uzak bir mesafede tutarken aynı zamanda onların gerçek dünya üstüne düşünmelerine izin veriyor.” Bahsedilen bu öykü “Aye, and Gomorrah” öyküsüydü ama aynı şeyler Delany’in başka metinleri için de söylenebilir. Hatta seninkilerden bazıları için de. Mesela Karanlığın Sol Eli. Sen, kurmacada cinsiyetleri tekrar hayal etme hakkını iddia etmenin avantajlarına odaklanmaya ihtiyaç duymuyorsun. Halbuki bu son derece ilginç olabilir. Eğer istersen yazarın kendisini “doğal” dünyadan, Dünya gezegeninden ve onun müdavimlerinden, düzeninden özgür bıraktığında sahip olduğu diğer özgürlüklerden söz edelim.

UKG: Bana kalırsa Delany bu öyküde Darko Suvin’in son derece işe yarar bir kavramı olan “kavramsal uzaklaştırma”yı kullanıyordu. Bunu bilimkurgunun karakteristik jesti için yapıyordu: Okura, ondan eski dünyaya bakabileceği yeni bir mekân ver. Ya da Suvin’in açıkladığı gibi, kendi kafanın arkasına bakabileceğin bir ayna yarat. Asık suratlı gerçekçimiz Stendhal kendi romanlarının “yol kenarlarındaki aynalar” olarak gerçeği yansıttığını söyleyerek böbürleniyordu. Ama böyle bir ayna sana kendini ya da dünyayı daha önce görmediğin bir açıdan gösteremez. Aksine, bilimkurgu bunu yapabilir.

Şunu hatırlamakta fayda var: Bu ayna her ne kadar egzotik, fütüristik ya da uzaylı görünürse görünsün aslında ondan kendine ve dünyana bakıyorsun. Ciddi bilimkurgu da gerçekçi romanlar kadar gerçek dünya ve insanlar hakkındadır. Hatta bazen bundan daha da fazlasıdır. Nihayetinde, hayal gücü gerçekliği parçalarına ayırıp onu tekrar düzenleyebilir. Bizler Tanrı değiliz, sözcüklerimiz dünya değil. Ama akıllarımız dünyayla oynayarak onun hakkında çok şey öğrenebilir. Ve hayal gücü kurmacada sonsuz bir oyun alanı bulabilir.

Benim dünyam öykülerimi yapmak zorunda olduğum her şeydi, insanlarım sadece tanıdığım insanlardı. Ama dünyalar ve insanlar yaratarak sahip olduklarımızı yeniden düzenleyebilirdik.

Altmışlara gelindiğinde birçoğumuz için, özellikle kadınlar ve eşcinseller için bu “cinsiyet” fikrini iyileştirmek daha önemli hala geldi. “O Tarzan, ben ise Jane” düşüncesi artık yeterli gelmiyordu. Bilimkurgu aynası ise kendini bana –ve Theodore Sturgeon’a, Samuel R. Delany’e, Vonda McIntyre’ye, Joanna Russ’a ve daha birçoklarına– sundu. Bu sunuş her şeyi farklı bir açıdan ele almak için harika bir yoldu. Kavramsal uzaklaşma yeni kavramlar, daha geniş anlayışlar geliştirmekte çok yardımcıydı.

Ve bu, senin de dediğin gibi yazara cazip bir özgürlük sunuyordu. Bana göre ise bu, dünyamızdan ayrı düşmek ya da kaçmak gibi bir şey değildi. Benim dünyam öykülerimi yapmak zorunda olduğum her şeydi, insanlarım sadece tanıdığım insanlardı. Ama dünyalar ve insanlar yaratarak sahip olduklarımızı yeniden düzenleyebilirdik. “Bu böyle değil de şöyle olsaydı nasıl olurdu” diye sorabilirdik. Ya Gethen gezegeninde olduğu gibi hiç kimsenin belli bir cinsiyeti olmasaydı? Ya evlilikler iki insan ya da bir çiftten oluşmak yerine dört kişiyle, dört homoyla ya da O gezegeninde olduğu gibi iki heteroseksüel çiftle kurulsaydı? Dünyadaki hiç kimse savaş açmamış olsaydı bu dünyadaki insanlar ve günlük yaşam bizimkinden farklı olur muydu, ne gibi farklar görülürdü?

Bu anlamda benim bilimkurgumun büyük bir kısmı antropolojik. Babam etnologtu ve Kaliforniya’daki Kızılderililerden bölgenin bizim iskân ettiğimizden çok farklı şekillerde iskân edinebileceğini öğrenmişti. Ben de hayali gezegenlere hayali insanlar yolluyorum ki onlar da kendi dünyamızı iskân edebileceğimiz farklı yolları öğrensinler. Bu bilgiyi elde etmek için acele ediyorum çünkü dünyada son derece yıkıcı ve mantıksız şekilde ikamet ediyoruz.

MC: Bilimkurgu, spekülatif kurmaca ve fantezi arasındaki farklılıklar sana hâlâ ilginç geliyor mu? Geçmişte bunların tartışmasını yaptığın bazı söyleşilerini okudum, şu sıralar ne düşünüyorsun onu merak ediyorum. Tabii bu konuyla hâlâ ilgileniyorsan.

UKLG: İşte asıl mesel bu Michael. Yıllar boyunca bu farklılıkların, elbette özgün ve işe yarar olanların, değer yargıları olarak yanlış kullanılmasına karşı savaştım, bağırıp çağırdım. Şimdi ise bunların üstündeki o yargılama yavaş yavaş bitiyor ve bu harika bir şey. Artık endişelenmek, bağırıp çağırmak zorunda değilim. Yırttık be!

MC: “Beceri Kazanmak için Kurmaca Okumak” diye bir ders veriyorum ve okuma programımızın başlarında senin “Omelas’ı Terk Edip Gidenler” öykün de var. Öğrencilerimle bu öyküyü dönemin başarında, “Kurallar” adını verdiğim bir sınıf toplantısında tartıştık. Bu toplantıda onlara dönem boyunca hiçbir kuralımızın olmadığını, sadece kurmaca yazarlar için bazı zamanlarda işe yarayan bazı genel prensiplerimizin olduğunu hatırlattım.

Senin öykünse onlara bir yazarın genel prensiplerden ne kadar uzaklaştığına ve hâlâ nasıl göze çarpan, merak uyandıran ve hareketli bir öykü yaratabildiğine dair bir örnekti. Umarım rahatsız olmazsın ama bu öykü her zaman, her öğrenciyle, her dönem en iyilerden biri oldu ve olacak. Öyküyü tartışırken birçok yönü üzerinde durduk ve bunların arasında en öne çıkanı “yazarın iyi huyu” olarak adlandıracağım noktayı yok sayması oldu. Sen okura doğrudan hitap ediyorsun. Ona bu öykünün bir uydurma olduğunu, yazarın da genellikle okur için en etkili şeyin ne olacağını anlamaya çalıştığını hatırlatıyorsun. Halbuki bu çabanın gizli tutulmuş olması “gerekiyor.” Merkez karakterlerden kaçınıyorsun. Öykün, yazarın görünüşte felsefi ve siyasi olarak nötr kalması “gereken” bir ortamda özgün ve az çok çözümsüz olan etik bir ikilem sunuyor.

Bu öykünden biraz söz eder misin? Bu noktaya nasıl vardığından, onu nasıl geliştirdiğinden, öyküyü bitirdiğinde onun gelenek karşıtlığı hakkında endişe duyup duymadığından…

UKG: Açık konuşmak gerekirse gelenek endişeleri beni pek ilgilendirmiyor. Ben sadece beni gitmek istediğim yere götüren kuralları takip ediyorum. Eğer hiçbir kural yoksa da ben yaratıyorum ve onları büyük bir disiplinle takip ediyorum.

Eleştirilerin ve okurların beklentisinden çok mu uzakta oldu diye endişelendiğim iki kitap oldu: Karanlığın Sol Eli –bunun için endişelenmekte tamamen haksızdım, daha başından uçtu gitti– ve Lavinia –bunda biraz haklıydım ama yine de kendine uygun okurları buldu diye düşünüyorum–. Ama Omelas hakkında endişelendiğimi hiç hatırlamıyorum.

Bu öykümü yazarken tüm geleneklere karşı koymaktan, Kendini Gizleyen Yazar’ın mezarının üstünde üstkurmaca danslarını etmekten büyük bir haz duydum. Sonra onu temsilcim Virginia Kidd’e yolladım. Kendisi öyle bir insandır ki Kapital’i Texas Tea Party vekillerine satabilir, düşün yani. Bu kitabı da öyle sattı ve çok kısa zamanda sayısız baskı yaptı. Edebiyat, felsefe, sosyoloji, ekonomi gibi çok farklı bölümlerde okuyan çocuklar onu tartışmalarının başlangıç metni olarak seçti. Bu öykü –William James ve Dostoyevski’nin sorduğu ve toplumumuzla doğrudan alakalı– korkutucu bir etik soru soruyordu ve doğrudan bir çözüm sunmuyordu. Bu bazı öğrencileri o kadar kızgın, mutsuz ve memnuniyetsiz yaptı ki şikâyete başladılar. Ama arkadaşları onlara öyküyü açıkladı.

“Yazarın iyi huyu”, bak bunu sevdim. 1947’de Radcliffe Koleji’nde (şimdilerde Harvard’a dahil oldu) ilk sınıftaki genç bir kadın olduğum zamanlar hakkında düşünmeme neden oldu. Kolej’in müdürü bir baba edasıyla biz kızlara lütufkâr bir yaşam sürmek için burada olduğumuzu söylemişti. Evet, vay vay vay. Bir grup çılgın, görgüsüz, tutkulu, ergen kadın entelektüel aç kurtlar gibi Harvard’ın bize öğreteceği her şeyi öğrenmek için bekliyorduk. İyi huylu olmayı öğrenmek için ordaydık. Zarafeti öğrenmek için. Nasıl zarif bir masa hazırlanır, nasıl çay doldurulur, nasıl sunum yapılır… Hepsini öğrenecektik. Neyse ki Harvard bize harika bir eğitim verdi de bazılarımız masa nasıl alaşağı edilir, çaydanlık nasıl devrilir, bunları biraz öğrenebildi.

MC: Peki, söyleşi yapan birinin sormasını istediğin ama henüz sorulmayan bir soru var mı?

UKG: Sanırım daha önce hiç kimse bana kurmacamdaki ve şiirlerimdeki insan ve insan dışı varlıkların karşılaştırmalı önemiyle ilgili bir soru sormadı. Örneğin, yazımda daha çok hayvanlara, ağaçlara yer veririm. Romanlarımda insan ilişkileri de vardır ama genellikle bu ilişkileri öbür yaratıkları, ormanları, ejderhaları, fareleri de içine alacak şekilde genişletirim. Şiirimde ise jeolojiye, kayalara yer veririm. İnsan-merkezli bir evrenden uzaklaşmaya meyilliyim. Belki de ondan uzaklaşmayı seviyorumdur. Bilmiyorum.

Çeviren: Deniz Saldıran

(Electric Literature)

(421)

Yorum yaz