Home Bilgi Bankası Georges Perec: "Çağla diyalog içinde..."
Georges Perec: "Çağla diyalog içinde..."

Georges Perec: "Çağla diyalog içinde..."

585
0

Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu Ray­mond Roussel’e, Jules Verne’e, Rabelais’ye olan sev­gimi tat­min ede­cek bir roman ve aynı zamanda dili, dün­yayı bir mer­kezde top­la­ya­cak, bu dil­den hare­ketle bir tür gün­de­lik hayatı tüke­tip biti­re­cek, keli­me­leri üst üste yığa­cak, bir nevi söz­sel obur­luğa sahip bir roman.”

Pat­rice Far­deau: Eser­le­ri­nizde ne ölçüde bir­çok dönüm nok­tası oldu­ğunu merak edi­yo­rum. Bir yanda Şey­ler ya da Uyu­yan Adam var mesela, radi­kal bir yeni­lik getir­me­den bir şey­leri yeni­li­yor­lar: İnsan bu eser­lerde ken­dini nere­deyse hemen bula­bi­lir. Öbür yanda Kay­bo­luş ya da var, bu iki­si­nin yapısı farklı ve ger­çek ile hayali olanı her düzeyde dev­reye sokan bir tür taraf­gir­lik ser­gi­li­yor­lar. Toplu ola­rak ele alın­dı­ğında bir bütün­lük isteği sonucu çıkı­yor ve Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda bu gayet açık. Eser­le­ri­nizde, Röne­sans dev­rinde kul­la­nı­lan anla­mıyla ansik­lo­pe­dik bir tema­yül var mı?

Geor­ges Perec: Ger­çek­ten de, temel bir sor­gu­la­ma­dan hare­ket eden çok sayıda yol var, önce­likle romana dair, sonra, daha da net­leş­ti­re­cek olur­sak, yazı ve benim yazıyla iliş­kime dair. Bir­çok tar­la­dan geçi­yor, farklı top­rak par­ça­la­rını işli­yo­rum sanki. Bir tanesi son derece belir­gin ve bunu sos­yo­lo­jik nite­likte bir soruya bağ­la­ya­bi­li­riz: gün­lük hayatta bu soruyu açığa çıka­ra­cak bir şey sap­ta­maya çalış­mak. Bu tür­den ilk kita­bım Şey­ler’dir elbette, tüke­tim top­lumu üstüne. Ayrıca Esp­è­ces d’espaces’tır (Mekân Tür­leri); Cause com­mune kad­ro­sunda yap­mış oldu­ğum çalış­ma­la­rın hepsi; mekân, oda tas­vir­leri, Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nun da önemli veç­he­le­rin­den­dir. Bun­dan başka, benim yazıyla iliş­kim­den hare­ket eden, oto­bi­yog­ra­fiye mey­let­tiği söy­le­ne­bi­le­cek ikinci bir soru var. Oto­bi­yog­ra­fik unsur­lar, oto­bi­yog­ra­fik temel­ler üstünde yük­se­len Şeyler’de, Uyu­yan Adam’da o kadar belir­gin değil­dir bu, kurgu ile oto­bi­yog­ra­fi­nin iç içe gir­diği ve bir­bi­rini açık­lığa kavuş­tur­duğu W’de ise son derece belir­gin­dir.

Daha sonra üçüncü bir eği­lim var, oyun eği­limi, yani Oulipo (Ouv­roir de Lit­t­é­ra­ture Poten­ti­elle - Potan­si­yel Ede­bi­yat Atöl­yesi), dil üze­rine, yazı üze­rine çalışma: Bir piya­nis­tin yap­tığı anlamda bir çalışma: Gam­lar, alış­tır­ma­lar yapar ve bir par­çayı yorum­la­maya baş­la­ma­dan önce par­mak­la­rı­nın pasını, uyu­şuk­lu­ğunu gide­rir. Bu yön, Oulipo’da yap­tı­ğım çalış­ma­la­rın hep­sinde görü­lür ve bazen tama­mıyla harf temelli zor­la­ma­lara daya­nan işler çıkar ortaya: lipog­ram­lar, anag­ram­lar, palind­rom­lar vb.

Çağ­daş roma­nın her ala­nını boylu boyunca kat etme arzusu.”

Son ola­rak, daha büyük işler peşinde koşan, dör­düncü bir boyut var ki, bu da roman arzusu, hikâ­ye­ler anlatma iste­ği­dir ve benim için Kay­bo­luş’la, belki de Bah­çe­deki Gidon­ları Kro­majlı Pır­pır da Neyin Nesi’yle baş­ladı. Diye­ce­ğim o ki, çalış­ma­la­rımda, Uyu­yan Adam’a kadar ilk kitap­lar ara­sında hayli belir­gin bir kopuk­luk var ve daha sonra Oulipo’ya gir­memle bir­likte, sonu esas ola­rak Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’na varan yeni bir yöne­lim var ger­çek­ten.

Dola­yı­sıyla bir araya gelme eği­li­minde olan dört tane yol görü­yo­rum.[1] Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu bir bilanço değil –bir top­lam oldu­ğunu söy­le­mek de aşırı kaçar– yirmi yıl­dır yap­tı­ğım her şeyin bir romanda top­lan­ma­sı­dır âdeta. Romana olan düş­kün­lü­ğümü; Ray­mond Roussel’e, Jules Verne’e, Rabelais’ye olan sev­gimi tat­min ede­cek bir roman ve aynı zamanda dili, dün­yayı bir mer­kezde top­la­ya­cak, tas­vir ede­cek, bu dil­den hare­ketle bir tür gün­de­lik hayatı tüke­tip biti­re­cek, keli­me­leri üst üste yığa­cak, o bir tür ansik­lo­pe­dik tema­yüle –doğ­ru­dur– o bir nevi söz­sel obur­luğa sahip bir roman…

PF: Çağla diya­log içinde olma isteği yok mu yazı­nın her ala­nını kat etme arzu­sunda, özel­likle Esp­è­ces d’espaces’ta gös­ter­di­ği­niz gibi bazen sizi hay­ret­ler içinde bıra­kan bir çağla?

GP: Evet… Çok uzun zaman önce ken­dime şu soruyu sor­muş, yeni­yet­me­ler için bir kitap dizi­siyle ilgili ola­rak kendi ken­dime acaba demiş­tim: Tıpkı Jules Verne’in icat­lar, tek­nik, sömür­ge­ci­lik, çağın demok­ra­tik ide­al­leri saye­sinde yap­tığı tarzda, günü­müz top­lu­mu­nun durumu üstüne bir dizi kitap yapı­la­bi­lir mi… Diye­lim çağ­daş etno­lo­jiyle, mekâ­nın araş­tı­rıl­ma­sıyla, buna ben­zer şey­lerle biçim­len­di­ril­miş bir şey inşa edi­le­bi­lir mi… Bir sonuca ulaş­madı ama proje hâlâ ortada.

20. yüz­yı­lın ikinci yarı­sın­daki düz­ya­zı­nın bir dökümü ola­cak bir şey­leri yay­gın­laş­tır­maya değil de kitap­la­rın içinde birik­tir­meye yöne­lik bir arzu. Benim gözümde en önemli şey, aynı kitabı, aynı tür kitabı asla yaz­ma­mak. Şu sıra­lar, Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nu yeni­den yaz­mak bana son derece cazip geli­yor, tıpkı Jaws 2Baba 2 olması gibi; son derece cazip, ayar­tıcı.

Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’na baş­la­dı­ğımda öyle zevk­liydi ki… Son sene öyle şaş­kın­lık veri­ciydi ki, bütün o uydur­du­ğum, bir araya gelen hikâ­ye­ler, tamam­lan­makta olan o puzzle öyle cesa­ret­len­di­rici, ödül­len­di­ri­ciydi ki, insan ger­çek­ten de bunu devam ettirme isteği duya­bi­lir. Aslında devam etme­ye­ce­ğim. Şimdi başka bir şeye, az buçuk yap­mış oldu­ğum bir şeye baş­la­ya­ca­ğım belki: kitap­la­rımı bir­bir­le­rine çap­raz­la­mak, kitap kişi­le­rini yeni­den ortaya çıkar­mak. Zaten Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda Kay­bo­luş’un kişi­leri var, yeni­den ortaya çıkı­yor­lar, Gas­pard Winck­ler var, W’deki Gaspard’ın aynısı değil, ne de olsa…

perecyatan

PF: Ver­diği haz da cabası…

GP: Ver­diği haz da cabası, ayrıca bir yan­dan da, sak­lan­mış olan ama yine de benim için daima yüzeye çıkan oto­bi­yog­ra­fik unsur­lar kat­tı­ğım bir roman.

Hali­ha­zırda işimi böyle tanım­la­ya­bi­li­rim, ken­dime bir prog­ram çize­rek çalış­ma­mın nedeni de budur, yani daima üze­rinde çalış­makta oldu­ğum on beş kadar kitap, bazen tama­men şekil­len­miş, bazen şekil­len­mekte olan pro­je­ler olur. Kitap­lar son derece uzun dönem­lerde ortaya çıkar. Baş­lan­gıçta, bütünle ilgili bir nevi proje olur kafamda, biraz muğ­lak bir proje…

PF: Ansik­lo­pe­dik proje der­ken kas­tet­ti­ğim şeyi açık­lığa kavuş­tur­muş olu­yor­su­nuz…

GP: Evet, çağ­daş roma­nın, hatta roman­dan da faz­la­sı­nın –yazı­nın– her ala­nını boylu boyunca kat etme arzusu gibi bir şey, bu da beni mesela müzis­yen­lerle çalış­mayı dene­meye, müzi­kal tiyatro yap­maya ya da –olsa olsa– opera lib­ret­to­ları yaz­maya, sinema için –sena­rist ola­rak ya da yönet­men ola­rak– çalış­maya, tiyatro için çalış­mayı dene­meye, biraz şiire el atmaya (şiir­den pek anla­mam, yine de beni şiire çeken bir şey­ler var), son ola­rak da poli­siye roman­lar, bilim­kur­gu­lar yazma isteği duy­maya sevk edi­yor, çocuk­lar için, küçük çocuk­lar için, daha büyük çocuk­lar için…

PF: Bu dolam­baç­lar ve geri dönüş­ler derin bir bütün­lüğü göz önünde bulun­durma ira­de­sini ve ahlaki –bir tema­yüle, belli bir hayat tar­zına çağrı anla­mında ahlaki– bir ira­deyi gös­ter­mi­yor mu? Geliş­tir­di­ği­niz sis­tem, ya da puzzle diye­lim ister­se­niz, öyle mizahi bir şekilde ve zevkle işlen­miş ki bunun arka­sında ahlaki bir irade olup olma­dı­ğını merak edi­yo­rum…

GP: Sonunda varı­lan yer bir kitap olu­yor, yani biri­nin eline ala­cağı bir nesne, maddi bir nesne, biri­nin açıp sonuna kadar oku­ya­cağı (sonuna kadar oku­mazsa başa­rı­sız olmuş­tur) bir tuğla. Bana yazan bir­çok kişi kita­bın sonunda ağla­dı­ğını söy­ledi. Sonu çok hüzünlü ama neye ağla­dık­la­rını merak edi­yo­rum. Kita­bın ölü­müne, kita­bın sonuna, bit­miş olma­sına, bu hikâ­ye­nin tama­men kapan­mış olma­sına, bütün hikâ­ye­lerde olduğu gibi geriye harf­ler­den olu­şan bin­lerce satır­lık bir tuğ­la­dan başka bir şey kal­ma­yı­şına ağla­mı­yor­lar.

Söz­lük­ten alı­nıp başka bir şekilde bir araya geti­ril­miş keli­me­ler vardı, kitabı kat ede­rek bir tür yol­cu­luğa çıkıldı. Bit­tik­ten sonra dizini kul­la­na­rak, hikâ­ye­leri yeni­den kura­rak vb. yeni­den baş­la­na­bi­lir ama sonuç iti­ba­riyle, okur­lar ile yazar ara­sında bir tür uzak­lık, aynı zamanda çok yakın olan uzak­lık var sadece, iki kişiyle oyna­nan bir oyun bu (kitap kişi­leri dahil diğer her şey kur­gu­dur), bun­dan öte bir şey değil.

Ger­çek­ten de söz konusu olan Paris’teki bir ev, bir bakıma, söz konusu olan şimdi yaşa­dı­ğı­mız haliyle hayat ama demek iste­di­ğim şu, bu kitapta bir haki­kat ara­na­maz. Bence hiç­bir kitapta ara­na­maz. Roland Bart­hes epey önce, yaza­rın soru­nu­nun, işi­nin cevap ver­mek değil soru sor­mak oldu­ğunu söy­le­mişti.[2] Gayet sarih bir şekilde içimde yer etmiş bir şey bu. Dedi­ği­niz gibi, şayet ahlaki bir yöne­lim –yani bir tema­yül– varsa, gös­ter­meyi, insan­lar­dan gör­meye alı­şık olduk­ları şey­lere belki farklı bir şekilde bak­ma­la­rını iste­meyi gerek­ti­rir bu. Esp­è­ces d’espaces bura­dan çıktı: Ken­dimi mekâna göre tanım­la­mam istendi ve bir şehri sanki haya­tımda ilk defa görü­yor­muş­ça­sına, kanık­sa­dı­ğı­mız, duyum­sa­ya­maz hale gel­di­ği­miz bir nesne değil de yabancı bir nes­ney­miş­çe­sine tas­vir etmeyi dene­dim, çünkü bu duyum yitimi o rad­deye var­mış ki dolay­sız dün­yayı algı­la­maz olmu­şuz. Bunun sonu­cunda, bu algı yok­lu­ğu­nun yerine olayı, heye­can uyan­dı­ran, ses geti­ren olayı koyu­yo­ruz. Sıra­dan olana, Cause com­mune’de “ola­ğan-içi” diye adlan­dı­rı­lan şeye bak­mı­yo­ruz.

PF: Demin Rabelais’yi andı­nız. Şimdi söy­le­di­ği­niz şey, sizin hak­kı­nız­daki fik­rimi doğ­ru­lu­yor: zih­ni­yet ola­rak Rönesans’a yakın bir yazar. Bana öyle geli­yor ki günü­müzde bası­lan metin­le­rin pek çoğu, tas­vir etti­ği­niz algı kri­zini ve algı körel­me­sini onay­lı­yor. Ese­ri­ni­zin kıya­sıya iyim­ser, hayat­tan mem­nun olduğu ve hep­ten aykırı bir yaşama hazzı içer­diği ölçüde siz, bu hare­kete göre tama­mıyla mar­ji­nal kalı­yor­su­nuz.

GP: Benim kuşa­ğım­daki yazar­lara göre ken­dimi nasıl tanım­la­rım hiç bil­mi­yo­rum. Önce­likle ken­dimi Ray­mond Queneau’ya, Mic­hel Leiris’e çok ama çok yakın his­se­di­yo­rum, büs­bü­tün uzak alan­larda çalış­sam da. Ger­çek­ten de mar­ji­nal bir konumda oldu­ğumu his­se­di­yo­rum.

Yeni Roman’da neler oldu­ğun­dan ya da Change gru­bunda ya da Tel Quel gru­bunda Yeni Roman ola­rak adlan­dı­rı­lan şey­den haber­da­rım. Ne Tel Quel ile ne de Change ile yıl­dı­zım barıştı. Her halü­kârda ekol denen şey hep tuhaf ola­gel­miş­tir. Bir tür sınıf­lan­dırma, insan­ları bir kefeye koyma tarzı…

PF: Haya­tın hete­ro­jen­li­ği­nin reddi gibi biraz.

GP: Bunun neden ileri gel­di­ğini bil­mi­yo­rum. Bil­mi­yo­rum. Kesin olan bir şey var, o da anlat­maya, anlat­ma­nın gücüne, hikâ­yeye olan bir çeşit güven. Bu bana göre, ister Sterne olsun ister Fla­ubert, ister Dic­kens olsun ister James (kaldı ki hiç oku­ma­dım), bir bütün ola­rak ede­bi­yatı kat eden bir şey. Ona veri­len isim ne olursa olsun, sabit, daimi bir şey var. Şim­di­lerde Seuil Yayınları’nda “Fic­tion&Cie” baş­lıklı bir dizi var, Change’da buna “yeni anla­tış” deni­yor, ger­çek­ten de değiş­me­den kalan bir şey var.

PF: Çalış­ma­la­rı­nız siya­se­tin dışında değil, mesela W’de ya da Şey­ler’de siya­set açıkça mev­cut.

GP: Ben bunu siya­set ola­rak adlan­dır­mı­yo­rum, çağ­daş tarih ola­rak adlan­dı­rı­yo­rum.

PF: Gayet kesin bir olayla ara­sında bağ­lantı kuru­lan W’de, kita­bın olay­dan bağım­sız olduğu his­se­di­li­yor.

GP: Evet, elbette, Şili’den tama­men bağım­sızdı. Şili’ye iliş­ti­rildi çünkü kitap Şili’yle kar­şı­la­şı­yor.[3]

PF: W’nin Şili’den önce yazı­la­bil­miş olması hayli şaş­kın­lık verici. Şili’nin haber­cisi oldu­ğunu söy­le­me­ye­ce­ğim ama bir bakıma, somut ola­rak doğ­ru­la­nan bir korku var.

GP: Evet, bir­bi­rine bağlı. Spor âlemi ile top­lama kampı dün­yası ara­sın­daki ilişki 1942’de Vel’d’Hiv’de[4] kurul­maya baş­ladı, polis bas­kı­nıyla bir­likte. .…

Bu çok güçlü bir ilişki! Stad­yum­la­rın insan­ları hap­set­mek, sor­gu­la­mak için kul­la­nıl­ması savaş­tan kalma bir ger­çek, fan­tazma değil. Ateş Ülkesi fan­taz­ması, şöyle ifade etmeye çalı­şa­yım, “ateş” keli­me­siyle “ölüm” keli­mesi ara­sın­daki bir iliş­ki­den kay­nak­la­nı­yor: “Ateş ülkesi” “ölüm ülkesi”dir. Nite­kim sonunda bu kar­şı­laşma var, ama nasıl dahil oldu­ğunu çok iyi bil­mi­yo­rum. Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda işin içine siya­se­tin karış­ması, kurum­la­rın reddi düze­yinde: Roman kişi­le­ri­nin dörtte üçü­nün genel­likle atıl­dık­ları mace­ra­lar bürok­rasi ya da ikti­dar meka­niz­ma­ları tara­fın­dan engel­le­ni­yor. Bartlebooth’un hikâ­yesi gayet tipik, o sanat eleş­tir­meni gelip ona tos­lu­yor, sanat eleş­tir­me­ni­nin para­sını öde­yense o otel­ler zin­ciri, aynı zamanda hem sanat eleş­tir­meni hem Bart­le­bo­oth, orga­nize tatil­ler üre­ten o maki­ne­ler yüzün­den hayal­le­rinde tama­men kay­bo­lup git­miş vazi­yet­te­ler.

Kita­bın ölü­müne, kita­bın sonuna, bit­miş olma­sına, bu hikâ­ye­nin tama­men kapan­mış olma­sına, bütün hikâ­ye­lerde olduğu gibi geriye harf­ler­den olu­şan bin­lerce satır­lık bir tuğ­la­dan başka bir şey kal­ma­yı­şına ağla­mı­yor­lar.

PF: Aslında teri­min en olumlu anla­mında (dün­yayı anla­mak ve algı­la­mak) sis­temi hedef­le­yen çalış­ma­nız ile kök­ten farklı bir sis­temi tem­sil eden top­lu­mu­muz ara­sında bir diya­log mev­cut.

GP: Ezip öğü­ten, duyum­sa­ya­maz hale geti­ren, homo­jen­leş­ti­ren, her tür­den merakı öldü­ren top­lu­mu­muz…

Hiç fark kal­madı, her şey yam­yassı edildi… Kala­ba­lık­lar düze­yinde işle­yen göz kamaş­tı­rıcı meka­niz­ma­lar var, diya­log imkân­la­rını tama­men orta­dan kal­dı­ran meka­niz­ma­lar. Kül­tü­rel düzeyde bir tüke­tim top­lumu bu, yal­nızca nes­ne­le­rin tüke­timi değil, kül­tü­rel nes­ne­le­rin tüke­timi. Şey­ler kar­şı­sında mut­lak surette pasi­fiz.

PF: Bu da bir bakıma Şey­ler’in son­ra­dan üret­tik­le­ri­niz­den o kadar da farklı olma­dı­ğını gös­te­rir.

GP: Bana göre bu kitap, sonuca ulaş­mış, yayım­lan­mış ilk kita­bım olduğu ölçüde tama­men kurucu bir özel­liğe sahipti. Mesela Stendhal’ı okur­ken ara­dı­ğımı, kendi tec­rü­bemde, niha­yet bu kitapta keş­fet­tim kanımca: ironi anla­yı­şını.

İroni, azı­cık kenara çeki­lip bak­mak gibi bir şeydi, böy­lece şey­ler görü­nür olu­yordu. Biçim­sel bir bakış açı­sıyla Şey­ler, üç kay­nak metin­den hare­ketle oluş­tu­rul­muş bir kitap: bir çeşit çağ­daş yeni­den çevi­risi olduğu Flaubert’in Duy­gu­sal Eğitim’i, moda der­gi­leri ve Barthes’ın bir­kaç sene önce reto­rik semi­ne­rinde bu der­gi­ler üstüne yap­tığı ana­liz, yani masum mesaj olma­dı­ğını ve sonuçta bütün bu dil sis­te­mi­nin bir mis­ti­fi­kas­yon nite­liği taşı­dı­ğını gös­te­ren, söz üze­rine yapı­lan bir çalışma. Şey­ler böyle şekil­lendi.

PF: Mizah da var…

GP: Oyu­nun bir par­çası. Mesela Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda engin bil­giye atfe­di­len çok önemli bir pay var. Ancak bu engin bilgi dörtte üç ora­nında sahte, ya da tam ola­rak, bütün ola­rak hakiki değil. Oyu­nun par­çası. Bir adım yana çekil­di­ği­miz andan iti­ba­ren şey­leri farklı bir şekilde görü­rüz, der­ken bir şey­ler gün ışı­ğına çıkar. Kita­bın yarım say­fa­sını işgal eden, mat­kap akse­su­ar­la­rı­nın sayımı mesela, yet­miş adet mat­kap akse­su­arına deği­nir. Kul­lan­dı­ğım kata­log­larda, her defa­sında on ila yirmi adet akse­suar olurdu, bunun üze­rine ben de hep­sini bir araya getir­dim, iki üç tane de ken­dim uydur­dum. Sonuç ola­rak ortaya kesin­likle kul­la­nış­sız bir mat­kap çıktı, aşırı bir kesin­lik, aşırı bir yığılma hali, bu da kanımca iki şeye yol açı­yor olsa gerek: bir tür şaş­kın­lık, nefes­siz kalma his­sine, sonra da bir tür keyif his­sine. Je me souvi­ens’de [Hatır­lı­yo­rum] aynı temel kural geçer­liydi. Bir tane “hatır­lı­yo­rum” kendi başına ilginç değil­dir. Bir yığın halinde, dört yüz tanesi bir arada olunca, hafı­za­daki o küçük boş­luk­lar­dan, hatır­la­nan o küçük unut­kan­lık­lar­dan hare­ketle bir dönemi yeni­den oluş­tu­rur.

PF: Yaz­dı­ğı­nız zaman oyun bir arzu stra­te­ji­sine teka­bül edi­yor neti­cede. Tav­lama mı bu?

GP: Baş­tan çıkarma! Kaldı ki gizli değil: Size bir hikâye anla­tı­yo­rum, sonunu size hemen değil de biraz daha sonra söy­lü­yo­rum… Size bu hikâ­yeyi anlat­mı­yo­rum ama siz onu yeni baş­tan kura­bi­lir­si­niz…

PF: Büyük muzaf­fe­rin ne ölçüde çocuk oldu­ğunu merak edi­yo­rum. Oto­bi­yog­rafi diyor­duk; çocuk, tek­nik ola­rak nite­le­ye­bi­le­ce­ğim sebep­ler­den bile olsa muzaf­fer olu­yor: Dün­yayı tanı­mı­yor ve önünde keş­fe­de­ceği bir sürü şey var. Son derece dik­katli, yeter ki dik­katli olma hakkı ve imkânı ona tanın­sın. Aynı zamanda baş­tan çıkar­ma­nın hazzı var: Çocuk­lar ken­di­le­rine hikâ­ye­ler anla­tıl­ma­sına bayı­lır…

GP: Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nu yüzüstü yata­rak oku­du­ğum kitap­la­rın dengi yap­maya çalış­tım. O kitap­lar­dan biri Üç Silah­şör­ler - Yirmi Yıl Sonra, tam da savaş sıra­sın­daydı ve bir yan­dan da o hikâye vardı, var olma­yan ama var olduk­la­rına ina­nır­mış gibi yap­tı­ğı­mız o kitap kişi­leri vardı. Hikâ­ye­deki o bütü­nüyle naif olan taraf var, daima dönüp gelir. Bir çocuğa bir hikâye anlat­tı­ğı­nızda, her akşam aynı hikâ­yeyi, Kır­mızı Baş­lıklı Kız’ı anla­ta­bi­lir­si­niz. Kur­dun gel­diği sırada her sefe­rinde aynı şekilde kor­ka­cak ve her sefe­rinde kur­dun Kır­mızı Baş­lıklı Kız’ı yeme­ye­ce­ğini, avcı­nın gele­ce­ğini ve büyü­kan­ne­sini bula­cak­la­rını gayet iyi bili­yor ola­cak­tır, ama her sefe­rinde aynı şekilde heye­can­la­na­cak­tır.

Açık kalan, düş­sel­liğe açı­lan ve kendi üze­rine kapan­ma­yan bir şey olma­sı­nın, kita­bın nefes alıp ver­meye devam etme­si­nin önemli oldu­ğunu düşü­nü­yo­rum ger­çek­ten de. Buna bir tek Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda ulaş­mış oldu­ğum his­sini taşı­yo­rum.

PF: Ancak bu nefes alıp verişi başka yerde, mesela Kay­bo­luş’ta da bula­bi­li­yo­ruz.

GP: Evet ama Kay­bo­luş’a yöne­lik bir eleş­ti­rim ola­cak: aşırı sis­te­ma­tik. Kita­bın dayan­dığı biçim­sel numara, “e”nin kay­bo­luşu, hikâ­yeyi anlat­maya imkân tanı­yor ama iyi okuru hüs­rana uğra­tı­yor. Şöyle diye­bi­lir­ler daima: “Evet, ‘e’siz bir kitap”, “Ya! Şaka gibi.”

Okur ken­di­siyle bera­ber oyun oynan­dı­ğın­dan çok, ken­di­sine oyun oynan­dığı izle­ni­mine kapı­la­bi­lir. Bu sebeple (sebep­ler­den biri) Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzuKay­bo­luş’takin­den çok daha çet­re­fil sınır­lama yön­tem­leri üze­rine kurul­muş­tur, ama söz konusu yön­tem­ler görül­mü­yor.

Bun­ları giz­le­meye özen gös­ter­dim (aslında ara­ya­cak olur­sa­nız iki üç tane­sini bula­bi­lir­si­niz), hal­buki Kay­bo­luş’ta yön­tem açıkça gös­te­ril­mişti ve bu da, bir bakıma bir engel yara­tı­yordu. Alp­ha­bets’de [Alfa­be­ler] bunu daha da net bir biçimde his­se­di­yo­rum.[5]

Alp­ha­bets’de okur­lar, şiir­leri hiç de şiir ola­rak, teker­leme ola­rak oku­ma­dı­lar aslında, birer başa­rıy­mış gibi oku­du­lar ve bu da son derece rahat­sız edici. Bir bakıma bunun özel­likle eleş­tiri düze­yinde etkisi oldu: Kay­bo­luş’tan söz eder­ken kitap­tan değil yön­tem­den söz edi­li­yordu: “e”siz bir kitaptı, bu tanım içinde tüke­ti­lip biti­rildi.

PF: Bense kitabı poli­siye bir roman gibi oku­dum…

GP: Yapıl­ması gere­ken de buydu. Yapı­la­bi­lirdi. Çok tuhaf bir kitap bu. Böyle bir hikâye anlat­mak niye? Bu roman neden hiç­bir konuda ger­çek­likle bağ­lan­tılı değil? Neden Ankara’da ya da İstanbul’da geçi­yor? Çünkü Ankara’nın ya da İstanbul’un isim­le­rinde “e” harfi yok. Benim için tek zorun­lu­luk, bu isim­lerde “e” olma­ma­sıydı: Dola­yı­sıyla kul­la­nı­la­bi­lir­lerdi. Ama oku­run sabit bir tutunma nok­tası yoktu. Aca­yip­lik romanı dur­dur­muş, iler­le­me­sini önle­mişti; tıpkı Ray­mond Roussel’i çok uzun bir süre dur­dur­duğu gibi.

PF: Öyle olsa da okurla çok sık suç ortak­lığı yapı­lı­yor, özel­likle zor­luk­larla başa çık­mak zorunda kal­dı­ğı­nızda: Zor­luğu çözme tar­zı­nız hoşuna gidi­yor mu diye gözu­cuyla okuru kol­lu­yor­su­nuz.

GP: Kay­bo­luş’ta, diye­lim “elli beş” yaza­ma­ya­ca­ğım­dan, “kırk dokuz artı altı” diye yaz­dım. Ama bu ikinci planda yer alan bir şey. Bana göre, tam ola­rak iste­nen sonuca ulaş­mış bir kitap değil, daima iro­nik bir yak­la­şımla, cid­diye alın­ma­dan oku­nan bir kitap…

Benim için bir kitapta önemli olan, bir­çok düzeyde oku­na­bi­lir olması. Bu açı­dan Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu bütü­nüyle başa­rılı: Kitap, anla­tı­lan hikâye ola­rak, bir puzzle ola­rak oku­na­bi­lir, par­ça­ları yeni baş­tan bir araya geti­ri­le­bi­lir, düzen­le­ne­bi­lir…

PF: Ger­çek ya da sahte, W sizin biyog­ra­fi­niz mi?

GP: Hayır. W’de yal­nızca bir çocuk­luk biyog­ra­fisi yaz­dım. Kitap­la­rı­mın top­la­mı­nın oto­bi­yog­rafi ola­rak da işlev göre­ceği kanı­sın­da­yım. Oto­bi­yog­rafi biri­nin haya­tın­daki olay­ları anlat­mak değil­dir sadece. Bun­ları olay ola­rak anlat­maya kal­kar­sam, tam da bu ihti­yaçla bağımı kay­be­de­rim. Ken­dime baka­cak olur­sam, ken­dimle ilgili ola­rak da bir adım yana çekil­mem gere­kir, ama tıpkı bir nes­neye ya da bir olaya bakar­ken yap­tı­ğım gibi. Onu tas­vir etmek, kav­ra­mak için biraz kenar­dan bak­ma­lı­yım. Galiba bu, bir kez daha Roland Barthes’tan öğren­di­ğim bir şey, Yazı­nın Sıfır Dere­cesi’nin başın­daydı galiba: Metin­den hare­ketle, metin tarihi olma­yan, bir yön­tem ya da bir zaman kul­lanma tarihi olan bir ede­bi­yat tarihi yazı­la­bi­lir, diyordu ya da buna ben­zer bir şey.

Aynı şekilde, bir oto­bi­yog­rafi yaz­mak da budur belki, mesela rüya­la­rı­nın tarihi ola­cak bir gece oto­bi­yog­ra­fisi. Ya da bir araya top­la­dı­ğı­nız, birik­tir­di­ği­niz nes­ne­le­rin tari­hini yaz­mak; giy­si­le­ri­ni­zin, yedi­ği­niz yemek­le­rin tari­hini yaz­mak mesela. İki yıl boyunca gün­lük tut­tum ama içe­dö­nük bir gün­lük değildi kesin­likle. Yedi­ğim bütün yemek­leri not etti­ğim olgu­ları kay­de­den bir gün­lüktü. Bunu Action poé­ti­que’te yayım­la­dım; hep­ten şaş­kın­lık verici bir metin çıktı ortaya. Bir yıl boyunca yiyip içti­ğim katı ve sıvı gıda­la­rın top­lamı. Oto­bi­yog­rafi yaz­ma­nın bir yolu, bunu yap­ma­nın başka bir yolu.

Kedi­le­ri­ni­zin tari­hini anla­ta­rak da ya da içinde uyu­du­ğu­nuz bütün oda­ları tas­vir ede­rek de bu sonuca ula­şa­bi­lir­si­niz. Epey­dir aklımda olan bir proje bu.

PF: Esp­è­ces d’espaces bir prog­rama bağlı bir metin mi?

GP: Her beş altı yılda bir böyle bir metin hazır­la­rım, üstünde çalış­makta oldu­ğum her şeyin –bun­lar bir­bi­rin­den çok uzak şey­ler olsa da– bir özeti gibi. Edi­tö­rüme –o zaman­lar Maurice Nadeau’ydu– yaz­dı­ğım bir mek­tupla baş­ladı bu; yap­makta olduk­la­rımı anlat­mış­tım ona. Esp­è­ces d’espaces’ta da aşağı yukarı aynı şeyi yap­tım.

PF: Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu, taşı­dığı bütün­lük özel­li­ğin­den dolayı kitap­la­rın kita­bıy­mış gibi görü­nü­yor: Sahte bile olsa yığınla refe­rans var, ayrıca kül­tü­rel bir zeminde, özel­likle müzi­ğin etki­siyle şekil­len­miş. Çap­raz bul­ma­ca­lar da var. Bu çap­raz bul­maca tut­kusu neye teka­bül edi­yor?

GP: Son kita­bım bir çap­raz bul­maca der­le­mesi, şubat ayında çıktı.[6] Le Point’da yap­tı­ğım bütün çap­raz bul­ma­ca­ları bir araya top­la­dım ve çap­raz bul­maca sanatı üstüne ufak bir yorumla bera­ber bir­kaç kare örneği ver­dim. Çap­raz bul­maca bana göre çifte bir alış­tır­ma­dır: Bir kere her şey­den önce, müzikte gam yap­mak gibi, ola­bil­di­ğince az siyah kareyle çap­raz­laş­tı­rı­la­cak harf­lerle ilgili bir oyun. Bunda şifre oluş­tur­ma­nın büyüsü gibi bir şey var ama temel düzeyde. Keli­me­leri alt alta yaz­maya baş­lı­yor­su­nuz ve yuka­rı­dan aşa­ğıya başka keli­me­ler çıkı­yor, fev­ka­lade bir şey bu. Bakın, bir­kaç sani­yede dört keli­meyi çap­raz­laş­tı­ra­bi­li­riz. Sihirli bir kare âdeta.

KASA
ÂŞIK
PARA
IRAK[7]

İkinci çalışma tanım ara­yı­şına daya­nı­yor. Bula­ma­dı­ğı­nız müd­detçe gayet kar­ma­şık bir şey, bul­du­ğu­nuz­daysa gayet aşi­kâr. Mesela psi­ka­na­lizde ara­dı­ğı­nız şeye teka­bül edi­yor. Psi­ka­na­lizde yıl­larca bir duvara tos­lar­sı­nız ve bir şeyi azı­cık yerin­den oynat­tı­ğı­nızda anlam ortaya çıkı­ve­rir; o andan iti­ba­ren aşi­kâr hale gelir.

Tama­men ışık geçir­mez olan bir şeyin aşi­kâr hale geti­ril­me­sine yöne­lik bu meka­nizma, çap­raz bul­ma­cada bir tanım ara­dı­ğım zaman benim için daima işler. Çap­raz­laş­tı­rıl­mış kelime bir yazar ile bir okur ara­sında, çap­raz bul­ma­cayı hazır­la­yan, sfenks diye adlan­dı­rı­lan bul­maca kare­sini oluş­tu­ran ile oidi­pus diye adlan­dı­rı­lan kareyi çözen ara­sında bir oyun­dur, bunu anla­dım.

Bu iki kelime 1930’un çap­raz bul­maca diline aitti, Tris­tan Bernard’ın çap­raz bul­maca hazır­la­dığı döneme. Gaze­te­nin birinde “Oidipus’lar Sütunu” diye bir sütun vardı. Neden Oidi­pus? Çünkü Sfenks’in soru­su­nun cevabı hep­ten saç­ma­dır, hal­buki hikâ­yede son derece zor ve kar­ma­şık olduğu var­sa­yı­lır. Kimse bula­maz.

Yaşam Kul­lanma Kıla­vuzu’nda, Robert Scipion’un şu tanı­mını ver­dim: “du vieux avec du neuf”, on bir harf. Cevap “nonagénaire”dir.[8] “Du vieux avec du neuf” deyince, insan ken­dini söz­di­zime kap­tı­rır, eski ile yeni bağ­daş­tı­rı­lır, eski ile yeni zıt­laş­tı­rı­lır, hal­buki kelime kökün­deki dokuzla bir­likte, yaşlı biri düşü­nü­le­cek oldu­ğunda cevabı bulur ve sevinç­ten hava­lara uça­rız, bu başarı sevin­cini bu tür­den bir tanımı bul­du­ğu­muzda da, bu tanımı çöz­dü­ğü­müzde de duya­rız. Çap­raz bul­ma­cada hoşuma giden budur.

PF: “Sevinç­ten hava­lara uçma” ifa­desi ese­ri­nizi nite­le­meye ne ölçüde yeterli olur diye merak edi­yo­rum. Sizi oku­mu­yor, sizinle bir­likte sevinç­ten hava­lara uçu­yo­ruz. Demin Karan­lık Dük­kân ile Mic­hel Butor’un Mati­ère de rêves’i (Rüya Konu­ları) ara­sında para­lel­lik kur­du­ğumda bunu düşü­nü­yor­dum.

GP: Mic­hel Butor’un o kita­bını çok seve­rim. Rüya üze­rine benim de yap­mayı çok iste­ye­ce­ğim tür­den bir çalışma: Bir rüyayı almak ve zin­cir­le­rini ayrış­tır­mak, bir transk­rip­si­yonla yetin­me­mek, benim yap­tı­ğım buydu. Bana göre Karan­lık Dük­kân en kesin anla­mıyla oto­bi­yog­ra­fik bir metin­dir. Bir ayrı­lık hikâ­yesi anla­tır. O rüya­lar, hikâ­yeyi tama­mıyla gizli saklı bir şekilde anla­tır. Diğer yan­dan, biraz eğreti bir yazı çalış­ma­sı­dır; tıpkı Kay­bo­luş’ta olduğu gibi, eğre­ti­li­ğin ala­nına giren bir şey vardı. Karan­lık Dük­kân’da teri­min psi­ka­na­li­tik anla­mında bir rüya çalış­ması yok, rüya­nın Freud’un “kra­li­yet yolu” diye adlan­dır­dığı şey olma­sını engel­le­yen bir yazı var.

Kita­bın bir par­ça­sıydı bu, ana­li­zin reddi ola­rak dev­reye giri­yordu, yani rüya­la­rımı ana­liste götür­mü­yor, yayım­la­mak üzere kaçı­rıp sak­lı­yor­dum. Bu kitap üze­rin­den sal­dır­gan bir ilişki vardı…

Buna kar­şı­lık, ana­li­tik çalışma W’de sona erdi, bence bu yete­rince sezi­li­yor.

PF: Sevinç­ten hava­lara uçma var; şimdi de hermeneutik/yorumbilim var. Bana söy­le­di­ği­niz her şeyde, olay­lar poli­siye bir ent­rika şek­linde geli­şi­yor: çap­raz bul­ma­ca­lar, roman, haya­tın ken­disi, okurla temas: bulun­ma­nın haz­zıyla oyna­nan bir sak­lam­baç oyunu. İnsan çocuk­luğa dönü­yor.

GP: Nasıl­dır bilir­si­niz. Bence ilkin hayatı, sonra da çocuk­luğu ve yazıyı oldukça iyi tanım­la­yan bir şey var: sak­lam­baç oyna­yan bir çocuk. En çok iste­diği şey nedir, tam ola­rak bil­me­yiz: Bulun­mak mı, bulun­ma­mak mı? Bulu­nursa oyun biter, ama bulun­mazsa ortada oyun kal­maz. Onu hiç bula­ma­ya­cak­ları kadar iyi sak­lan­mışsa paniğe kapı­la­cak­tır, bu nedenle de sak­lam­baç oynar­ken ne yapar eder ken­di­sini daima bul­ma­la­rını sağ­lar. Saklı şey­ler olma­saydı oku­maya uğraş­maz­dık. Oku­mak, insa­nın bil­me­diği ya da bil­me­di­ğini san­dığı bir şeyi kitapta ara­ma­sı­dır. Devam etme­mizi sağ­la­yan da budur.

PF: Yani bir şekilde ede­bi­yat gizemle ala­kalı o halde?

GP: Tek­mil ede­bi­yat, bir bakıma poli­siye bir roman gibi­dir. Kitaba baş­lar­ken bil­me­di­ği­miz bir şey olduğu his­sine kapıl­ma­lı­yız, bu şeyin kitap iler­le­dikçe önü­müze seri­le­ceği ve git­gide daha ilginç ola­cağı his­sine. Baş­la­dık­tan sonra ortaya bir soru atı­la­cağı, ondan sonra bir soru daha, sonra bir soru daha, bir soru daha atı­la­cağı his­sine kapıl­ma­lı­yız ki sonunda her şey çözüme kavuş­sun, tıpkı bir puzzle’ı bitir­di­ği­mizde olduğu gibi: Kar­şı­mızda bir resim var­dır, hepsi bu.

Fran­sız­ca­dan çevi­ren Sosi Dola­noğlu

* France Nouvelle, Fran­sız Komü­nist Partisi’nin haf­ta­lık mer­kezi yayın organı, no 1744, 16-22 Nisan 1979.

(585)

Not­lar    (↵ metne geri döner)
  1. Bu söy­le­şi­nin buraya kadar olan ilk bölümü, Ara­lık 1978’de yayım­lan­mış olan, daha sonra Penser/Classer (1985) [Düşünmek/Tasnif Etmek] adlı kitapta ele alı­nan “Notes sur ce que je cherche”i [Ara­dı­ğım Şey Hak­kında Not­lar] büyük ölçüde yine­le­mek­te­dir.
  2. Bkz. “Le point sur Robbe-Gril­let” [“Robbe-Gril­let Hak­kında Durum Sap­ta­ması”] (1962, Essais cri­ti­ques [Eleş­ti­rel Dene­me­ler] içinde tek­rar­lan­mış­tır, 1964).
  3. Perec’in W roma­nın­daki W ada ülkesi Şili’deki Ateş Ülkesi’ne (Tierra del Fuego) yakın­dır. (e.n.)
  4. Paris’teki kapalı bir bisik­let pisti olan Vélod­rome d’Hiver/Kış Velodromu’nun kısalt­ması; 16-17 Tem­muz 1942’de, Nazi­le­rin talebi ve Vichy hükü­me­ti­nin emriyle, Fransa’da Yahu­di­lere yöne­lik ger­çek­leş­ti­ri­len en büyük kit­le­sel tutuk­lama dal­ga­sında, yak­la­şık üçte biri çocuk olan 13 bin­den fazla kişi bu stad­yuma top­lan­mış ve hemen hemen hepsi öldü­rül­müştü. (ç.n.)
  5. Alp­ha­bets’deki (1976) yüz yet­miş altı met­nin her biri, on bir hece­lik dize­dir, “on bir dize­lik bir şiir, her dizede on bir harf olur. Her dizede tek bir dizi on bir farklı harf kul­la­nı­lır. .… Bun­la­rın per­mü­tas­yon­ları dizi­sel müzik­te­kine ben­zer bir ilkeye göre şiiri oluş­tu­rur­lar.”
  6.  Les Mots cro­isés, pré­c­é­dés de con­si­d­é­ra­ti­ons de l’auteur sur l’art et la mani­ère de cro­iser les mots (Çap­raz Bul­ma­ca­lar, yaza­rın keli­me­leri çap­raz­laş­tırma sanatı ve biçimi üze­rine düşün­ce­le­riyle).
  7. Özgün metinde aşa­ğı­daki şekilde yapıl­mış bu oyun, keli­me­le­rin Fran­sızca anlam­la­rın­dan bağım­sız ola­rak, en basit haliyle Türk­çede kurul­maya çalı­şıldı. (ç.n.)

    LESE
    ITON
    MOLE
    ANEE

  8. Fran­sızca “vieux” keli­mesi “yaşlı” ve “eski” anla­mına; “neuf” keli­mesi “yeni” ve “dokuz” anla­mına gelir. “Du vieux avec du neuf”, “yeni bir tarafı olan eski” ola­rak anla­şı­la­bi­le­ceği gibi, “dokuzlu yaşlı” ola­rak da oku­na­bi­lir. “Nona­g­é­na­ire” dok­san­lık demek­tir. Söy­leşi met­ninde anlam kaybı olma­sın diye kita­bın Türkçe çevi­ri­sine baş­vu­rul­madı. (ç.n.)

Yorumlar