Home Öykü Kısa Öykü Hakan Uzbek • Vasiyet
Hakan Uzbek • Vasiyet

Hakan Uzbek • Vasiyet

118
0

Tıknaz gölge, çukurun içinden iriyarı gölgenin uzattığını aldı, üzerindeki toprağı eliyle silkeledikten sonra el fenerine yaklaştırdı. Önce bir yüzüne sonra çevirip öteki yüzüne baktı, başını sallayarak yanındaki toprak yığınının üzerinde duran çantanın içine attı. Feneri yeniden aşağıya tuttu, parmağını uzatıp,

Bak orada bir şey daha var, dedi.

İriyarı gölge, fenerin aydınlattığı yere doğru eğildi, parlayan şeyi tutup çıkarttı. Tıknaza verirken,

Üzerinde işaretler var, diye dikkatini çekti.

Harflere benziyor.

Bir anlamı var mı, diye sordu iriyarı.

Bilemiyorum, dedi tıknaz. Feneri iyice yakın tutuyordu.

Değerli bir şey olabilir mi?

Belki. Biraz düşündükten sonra, Hocaya bir göstermeli, diye ekledi.

Hoca mı, o da kim?

Kazıda çalışıyordu başta. Sonra işi gücü bırakıp buraya yerleşti. Köyün dışında yalnız yaşar, çocuklara yabancı dil öğretir. Biraz gariptir ama, bu işlerden iyi anlar.

Ona güvenebilir miyiz? İhbar etmesin bizi.

Merak etme, cesaret edemez. Yalnız nereden bulduğumuzu söylemeyelim, bu konuda nedense hassasiyeti var.

İriyarı, düşünceli bir yüz ifadesi takınarak bakışlarını yere indirdi, Yine de sen bilirsin ama, dedi, daha ilk seferimizde yakmayalım kendimizi.

Merak etme dedim ya, diye çıkıştı tıknaz, bu riski almaya değip değmeyeceğini başka nasıl öğreneceğiz. Üstelik hiçbir fikrimiz olmadan okutmaya kalkarsak kazık yeriz. Elindekini çantaya atıp olduğu yerde doğruldu, gökyüzüne bir süre baktıktan sonra, Artık gitmeliyiz, dedi, birazdan hava aydınlanacak, ortalıkta görünmeyelim.

Burayı böyle mi bırakacağız?

Kapatmaya zaman kalmadı, zeytin toplayıcılar yollara düşmeden dönmeliyiz. Yalnız son kez bir bak bakalım, gözden kaçan bir şey var mı.

Tıknaz feneri bir kez daha aşağıya tuttu. Öteki, ışığın taradığı her yere dikkatle baktıktan sonra, Başka hiçbir şey yok, dedi, hepsi bu.

 

Sofradan kalkıp televizyonu kapatırken, Evin önüne çıkmalı, diye düşündü, dışarıda oturulabilecek akşamlar artık sayılı. Sonbaharın ilk yağmuru düşmüştü bile. Masayı topladı, bulaşıkları lavabonun içine bırakıp çay suyu koydu. Yemek masasının üzerinde duran kitabı aldı. Çıkmadan yatak odasından geçip sandalyenin üzerinde asılı hırkayı giydi. Evin önündeki taşlığın sonuna, toprak zeminin başladığı kenara kadar yürüyüp orada durdu. Kapının üzerinde takılı lamba bulunduğu yeri ancak aydınlatıyordu. Zayıf, uzun boylu, hafif kambur duruşlu, kısa kesilmiş sakallarıyla gür saçlarına ak düşmüş biriydi Rıfat. Karanlıkla aydınlığın sınırında gerindi, derin bir soluk aldı. Aşağıda, biraz ötede olduğunu bildiği ve hışırtısını duyduğu denizin kokusunu ciğerlerine çekti. Denizin orada olduğunu bilmesi için görmesine gerek yoktu. Sesini duymak, kokusunu almak yeterdi. Kıyıdan köyün gerisindeki yamaçlara kadar uzanan eski kentin de orada, ayaklarının altında olduğunu biliyordu. Artık üzerini toprak örtmüş olsa da, sesiyle kokusunu alamasa da eski limanını, çarşısını, mahallelerini hayal edebiliyordu. Kuşaklar boyunca bu kentte yaşamış binlerce, on binlerce insan da gözlerinin önünden geçiyordu. Limanda gemilerden yük indiriyor, çarşıdaki işliklerde çömlek yapıyor, dükkânlardan kumaş ve takı seçiyor, âşık oluyor, kavga ediyor, bir şeyler umuyorlardı. Şimdi hepsi orada, zeytinliklerin ve cılız ışıklarıyla varlık mücadelesi veren köyün altında bir yerlerde sessizce yatıyordu. Onu bırakmıyorlardı. Kazı başkanıyla yaşadığı sürtüşme nedeniyle işi bırakmasının üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olsa da gitmesine izin vermiyorlardı.

Çayı demleyip geri döndü, kapının hemen yanındaki masaya, lambaya en yakın iskemleye oturdu. Tam okuma gözlüklerini takmıştı ki demir bahçe kapısının gıcırdadığını duydu, hemen arkasından fısıltılı bir konuşma işitildi. Gözlüğünü çıkartıp karanlığa doğru seslendi, Kim var orada? Biziz hocam, rahatsız etmiyoruz ya? Ha sen miydin. Buyurun, hayırdır. Taşlığın önünde biri tıknaz öteki iriyarı iki gölge belirdi. Gövdeleri biraz öne eğik, yan yana durdular. Tıknaz gölge konuştu: Kusura bakma hocam, sana bir şey danışacaktık da, o yüzden bu saatte rahatsız ettik. Bak bu benim kayınço, Aydın’dan geldi. Öteki gölge adım atmadan biraz daha öne eğildi, loş ışıkta ağzının bir kenarı kalkık yüzü aydınlandı, İyi akşamlar, dedi ve öylece kaldı. İyi akşamlar, dedi Rıfat, ben de çay demlemiştim, gelin içeride konuşalım.

Çaylar konuldu, yemek masasının çevresine geçip oturdular.

Ne ekeceksin bu yıl?

Yine karpuzla kavun hocam. Yağmur da yağdı ya, sağ olsun kayınçoyla birlikte ekim öncesi bakımını yapıyoruz bahçenin.

Birbirlerine baktılar, kısa bir sessizlik oldu.

Hocam aslında sana danışacağımız konu da bununla ilgili. Dün bahçeyi sürerken bir şeyler çıktı da topraktan. Eskiye benziyor, sana getirip bir gösterelim istedik.

Kucağında sımsıkı tuttuğu çantayı açtı, içinden çıkarttığı iki parçayı masanın üzerine koydu. Rıfat’ın gözleri büyüdü, uzanıp önünde duran yüzükle kemer tokasını eline aldı, ciddi bir yüz ifadesiyle bir süre inceledikten sonra,

Bana masal anlatmayın, dedi, böyle şeyler tarladan çıkmaz, mezar buluntusu bunlar.

Sesini yükseltmişti, Söyleyin, hangi mezardan çıkarttınız bunları?

Aman hocam, işte aynen söylediğim gibi, dün toprağı sürmeye tam yeni başlamıştık ki…

Bana yalan söyleme, sen kimi kandırmaya çalıştığını sanıyorsun!

Rıfat’ın gözlerinden öfke okunuyordu. Tıknazla iriyarı yeniden bakıştılar. İriyarı, başını önüne eğdi. Tıknaz yine Rıfat’a dönüp,

Peki hocam öyle olsun, dedi.

Onun da sesinin tonu değişmiş, kalınlaşmıştı. Şimdi her kelimenin üzerine basarak konuşuyordu,

Dediğin gibi bunları bir mezardan çıkarttık.

Peki nasıl buldunuz kazacak mezarı?

Kazı ekibinden gençler sezon kapanmadan bir iki gün önce kahvede oturuyorlardı. Konuşurlarken kulak misafiri oldum. Yeni bulunan kilisenin arka tarafında mezarlık olduğunu düşünüyormuş hocaları, ama artık vakit kalmadığından orayı gelecek sezona bırakmaya karar vermişler.

Anladım, dedi Rıfat. Ağır ağır başını sallayıp, Siz de gitmelerini beklediniz ve sonra işe koyuldunuz, diye ekledi.

Tıknaz başını eğdi. Bakışlarını kaldırmadan,

Peki değeri var mı bunların, diye sordu.

Bu monogramlı bir yüzük. Üzerindeki işaretler Mihail adında birine ait olduğunu gösteriyor. Kemer tokasının üslubuna bakılırsa da yedinci yüzyılda yaşamış.

Ben maddi değerini soruyorum, hocam, dedi tıknaz sabırsızca. Kızgınlık ve beklenti içeren bakışlarını Rıfat’a dikti.

Orasını bana sorma. Böyle şeyleri el altından alanlar ne verir, onu ben bilmem. Yalnız yaptığınızın suç olduğunu ve bunları müzeye teslim etmeniz gerektiğini biliyorsunuz, değil mi?

İhbar eden olmazsa kim bilecek, hoca.

Tıknaz bu kez sesini yükseltmiş, “hoca”yı vurgulayarak söylemişti.

Burada kimin kimsen yok hoca, sonra başına bir şey gelirse çok üzülürüz, diye ekledi tıknaz.

Rıfat hafif öne eğildi, gözlerini kısıp tıknazın parlak, yuvarlak yüzüne baktı,

Sen beni tehdit mi ediyorsun?

Orasını sen bilirsin, nasıl anladıysan öyle.

İriyarı da ağırlığını masaya vermiş, eğik başının altından bakışlarını Rıfat’a kaldırmıştı. Gözleri tıknazın gözlerinde ağır ağır ayağa kalktı Rıfat. Kısa bir süre sessiz durduktan sonra, Defolun, dedi, kapımı da bir daha sakın çalmayın. Sesi sinirden titriyordu.

Tıknaz iriyarıya döndü, sesine alaycı bir tını ekleyip konuştu:

Biz artık kalkalım kayınço, hocayı daha fazla tutmayalım. Düşünecekleri vardır.

Rıfat bakışlarını masaya indirdi. Küt parmaklı bir elin uzanıp önünde duran yüzükle kemer tokasını aldığını gördü. Sandalyelerin çekildiğini, adımların uzaklaştığını, kapının açıldığını duydu. Başını çevirip açık kapıdan baktığında, tıknaz ve iriyarı iki gölgenin ellerindeki çantayla birlikte gecenin karanlığına karışmasını izledi.

 

Yatak odasının penceresi köyle yamaç arasında kalan kazı alanına bakıyordu. Kilise eski kentin çarşı bölgesinin gerisinde, neredeyse yamacın başladığı yerde bulunmuştu. Demek ki mezarlar kilisenin hemen arkasından başlıyor ve tepeye doğru yükseliyordu. Demek ki oradaydılar. Sırt üstü yatağa uzanıp gözlerini tavana dikti Rıfat. Babasının vasiyetini düşündü. O komşu ülkeye git ve dedenin mezarının başında bir Fatiha oku, demişti babası ölüm döşeğinde, göç etmek zorunda kaldığımızda köklerimizi toprakta bıraktık da geldik. Git ve köklerini bul. O ülkeye gitmiş, ailesinin geldiği kentte sokak sokak dolaşmıştı. Konuştuğu insanlar şaşkınlıkla yüzüne bakıp, Hıristiyan bir ülkede Müslüman mezarlığının ne işi var, demişlerdi. Sonra yaşlı birinden mezarlığın göçten hemen sonra imara açıldığını, üzerinde yeni bir mahallenin kurulduğunu öğrenmişti. Beton yapılar, asfalt yollar, parklar aşağıda yatan binlerce insanın üzerini örtmüştü. Ne bir izleri, ne adları, ne de anıları kalmıştı. Sanki hiç yaşamamışlardı. Sanki toprak bile onları unutmuştu.

Yattığı yerden kalktı, el fenerini alıp dışarı çıktı. Bahçe kapısının önünden geçen toprak yola girdi. Derin uykudaki köyün içinden geçip bir sonraki sezona kadar terk edilmiş kazı alanına vardı. Yüksek tel örgülerin arkasındaki duvar kalıntıları köyün kıyısında kalan evlerin altına giriyor, ikisi ay ışığında sanki aynı bütünün parçasıymışlar izlenimi veriyorlardı. Tel örgü boyunca zeytinliklerin yanından tepeye doğru yürüdü. Kilisenin bulunduğu yerin hizasına geldiğinde durdu. El feneriyle telleri bir süre taradıktan sonra kesik yeri gördü, aynı açıklıktan içeri girip kilisenin yanına geldi. Yapının henüz çok küçük bir bölümü, yaklaşık bir metre yükseklikte yarım daire biçimli bir duvar parçası gün ışığına çıkartılmıştı. Ancak bu bile kilisenin büyüklüğü hakkında aşağı yukarı bir fikir veriyordu. Bulunduğunda heyecan yaratmış, basın ilgi göstermişti. Rıfat el fenerini yamaç yönüne çevirdi, dikkatle zemini incelemeye koyuldu. Aradığı şey hemen orada, on beş yirmi metre kadar önündeydi. Ağır adımlarla yaklaştı, feneri toprak yığınının yanındaki çukurun içine tuttu. Mezarı örten kalın taş bloklar kaldırılıp çukurun yan duvarına dayanmıştı. Mihail diklemesine yerleştirilmiş taş levhaların arasındaydı. İçeride her yer eşelenmiş, kemikler karmakarışık edilmişti. Üzerinde kim olduğunu, ne zaman yaşadığını gösterecek en ufak bir ipucu bırakılmamıştı. Yalnızca bir kemik yığınına çevrilmiş, kimliği çalınmış, unutulmaya bırakılmıştı.

Rıfat diz çöktü. Işığı Mihail’in kafatasına tuttu, uzun uzun baktı. Gözlerini görür gibi oldu.

Ben seni tanıyorum kardeşim, dedi, kim olduğunu, ne zaman yaşadığını biliyorum. En azından ben biliyorum.

Mihail bir şey demedi. Yalnızca baktı.

(118)

Yorum yaz