Home Öykü Kısa Öykü Hakan Uzbek • Vasiyet
Hakan Uzbek • Vasiyet

Hakan Uzbek • Vasiyet

108
0

Tık­naz gölge, çuku­run için­den iri­yarı göl­ge­nin uzat­tı­ğını aldı, üze­rin­deki top­rağı eliyle sil­ke­le­dik­ten sonra el fene­rine yak­laş­tırdı. Önce bir yüzüne sonra çevi­rip öteki yüzüne baktı, başını sal­la­ya­rak yanın­daki top­rak yığı­nı­nın üze­rinde duran çan­ta­nın içine attı. Feneri yeni­den aşa­ğıya tuttu, par­ma­ğını uza­tıp,

Bak orada bir şey daha var, dedi.

İri­yarı gölge, fene­rin aydın­lat­tığı yere doğru eğildi, par­la­yan şeyi tutup çıkarttı. Tık­naza verir­ken,

Üze­rinde işa­ret­ler var, diye dik­ka­tini çekti.

Harf­lere ben­zi­yor.

Bir anlamı var mı, diye sordu iri­yarı.

Bile­mi­yo­rum, dedi tık­naz. Feneri iyice yakın tutu­yordu.

Değerli bir şey ola­bi­lir mi?

Belki. Biraz düşün­dük­ten sonra, Hocaya bir gös­ter­meli, diye ekledi.

Hoca mı, o da kim?

Kazıda çalı­şı­yordu başta. Sonra işi gücü bıra­kıp buraya yer­leşti. Köyün dışında yal­nız yaşar, çocuk­lara yabancı dil öğre­tir. Biraz garip­tir ama, bu işler­den iyi anlar.

Ona güve­ne­bi­lir miyiz? İhbar etme­sin bizi.

Merak etme, cesa­ret ede­mez. Yal­nız nere­den bul­du­ğu­muzu söy­le­me­ye­lim, bu konuda nedense has­sa­si­yeti var.

İri­yarı, düşün­celi bir yüz ifa­desi takı­na­rak bakış­la­rını yere indirdi, Yine de sen bilir­sin ama, dedi, daha ilk sefe­ri­mizde yak­ma­ya­lım ken­di­mizi.

Merak etme dedim ya, diye çıkıştı tık­naz, bu riski almaya değip değ­me­ye­ce­ğini başka nasıl öğre­ne­ce­ğiz. Üste­lik hiç­bir fik­ri­miz olma­dan okut­maya kal­kar­sak kazık yeriz. Elin­de­kini çan­taya atıp olduğu yerde doğ­ruldu, gök­yü­züne bir süre bak­tık­tan sonra, Artık git­me­li­yiz, dedi, biraz­dan hava aydın­la­na­cak, orta­lıkta görün­me­ye­lim.

Burayı böyle mi bıra­ka­ca­ğız?

Kapat­maya zaman kal­madı, zey­tin top­la­yı­cı­lar yol­lara düş­me­den dön­me­li­yiz. Yal­nız son kez bir bak baka­lım, göz­den kaçan bir şey var mı.

Tık­naz feneri bir kez daha aşa­ğıya tuttu. Öteki, ışı­ğın tara­dığı her yere dik­katle bak­tık­tan sonra, Başka hiç­bir şey yok, dedi, hepsi bu.

 

Sof­ra­dan kal­kıp tele­viz­yonu kapa­tır­ken, Evin önüne çık­malı, diye düşündü, dışa­rıda otu­ru­la­bi­le­cek akşam­lar artık sayılı. Son­ba­ha­rın ilk yağ­muru düş­müştü bile. Masayı top­ladı, bula­şık­ları lava­bo­nun içine bıra­kıp çay suyu koydu. Yemek masa­sı­nın üze­rinde duran kitabı aldı. Çık­ma­dan yatak oda­sın­dan geçip san­dal­ye­nin üze­rinde asılı hır­kayı giydi. Evin önün­deki taş­lı­ğın sonuna, top­rak zemi­nin baş­la­dığı kenara kadar yürü­yüp orada durdu. Kapı­nın üze­rinde takılı lamba bulun­duğu yeri ancak aydın­la­tı­yordu. Zayıf, uzun boylu, hafif kam­bur duruşlu, kısa kesil­miş sakal­la­rıyla gür saç­la­rına ak düş­müş biriydi Rıfat. Karan­lıkla aydın­lı­ğın sını­rında gerindi, derin bir soluk aldı. Aşa­ğıda, biraz ötede oldu­ğunu bil­diği ve hışır­tı­sını duy­duğu deni­zin koku­sunu ciğer­le­rine çekti. Deni­zin orada oldu­ğunu bil­mesi için gör­me­sine gerek yoktu. Sesini duy­mak, koku­sunu almak yeterdi. Kıyı­dan köyün geri­sin­deki yamaç­lara kadar uza­nan eski ken­tin de orada, ayak­la­rı­nın altında oldu­ğunu bili­yordu. Artık üze­rini top­rak ört­müş olsa da, sesiyle koku­sunu ala­masa da eski lima­nını, çar­şı­sını, mahal­le­le­rini hayal ede­bi­li­yordu. Kuşak­lar boyunca bu kentte yaşa­mış bin­lerce, on bin­lerce insan da göz­le­ri­nin önün­den geçi­yordu. Limanda gemi­ler­den yük indi­ri­yor, çar­şı­daki işlik­lerde çöm­lek yapı­yor, dük­kân­lar­dan kumaş ve takı seçi­yor, âşık olu­yor, kavga edi­yor, bir şey­ler umu­yor­lardı. Şimdi hepsi orada, zey­tin­lik­le­rin ve cılız ışık­la­rıyla var­lık müca­de­lesi veren köyün altında bir yer­lerde ses­sizce yatı­yordu. Onu bırak­mı­yor­lardı. Kazı baş­ka­nıyla yaşa­dığı sür­tüşme nede­niyle işi bırak­ma­sı­nın üze­rin­den on yıl­dan fazla zaman geç­miş olsa da git­me­sine izin ver­mi­yor­lardı.

Çayı dem­le­yip geri döndü, kapı­nın hemen yanın­daki masaya, lam­baya en yakın iskem­leye oturdu. Tam okuma göz­lük­le­rini tak­mıştı ki demir bahçe kapı­sı­nın gıcır­da­dı­ğını duydu, hemen arka­sın­dan fısıl­tılı bir konuşma işi­tildi. Göz­lü­ğünü çıkar­tıp karan­lığa doğru ses­lendi, Kim var orada? Biziz hocam, rahat­sız etmi­yo­ruz ya? Ha sen miy­din. Buyu­run, hayır­dır. Taş­lı­ğın önünde biri tık­naz öteki iri­yarı iki gölge belirdi. Göv­de­leri biraz öne eğik, yan yana dur­du­lar. Tık­naz gölge konuştu: Kusura bakma hocam, sana bir şey danı­şa­cak­tık da, o yüz­den bu saatte rahat­sız ettik. Bak bu benim kayınço, Aydın’dan geldi. Öteki gölge adım atma­dan biraz daha öne eğildi, loş ışıkta ağzı­nın bir kenarı kal­kık yüzü aydın­landı, İyi akşam­lar, dedi ve öylece kaldı. İyi akşam­lar, dedi Rıfat, ben de çay dem­le­miş­tim, gelin içe­ride konu­şa­lım.

Çay­lar konuldu, yemek masa­sı­nın çev­re­sine geçip otur­du­lar.

Ne eke­cek­sin bu yıl?

Yine kar­puzla kavun hocam. Yağ­mur da yağdı ya, sağ olsun kayın­çoyla bir­likte ekim öncesi bakı­mını yapı­yo­ruz bah­çe­nin.

Bir­bir­le­rine bak­tı­lar, kısa bir ses­siz­lik oldu.

Hocam aslında sana danı­şa­ca­ğı­mız konu da bununla ilgili. Dün bah­çeyi sürer­ken bir şey­ler çıktı da top­rak­tan. Eskiye ben­zi­yor, sana geti­rip bir gös­te­re­lim iste­dik.

Kuca­ğında sım­sıkı tut­tuğu çan­tayı açtı, için­den çıkart­tığı iki par­çayı masa­nın üze­rine koydu. Rıfat’ın göz­leri büyüdü, uza­nıp önünde duran yüzükle kemer toka­sını eline aldı, ciddi bir yüz ifa­de­siyle bir süre ince­le­dik­ten sonra,

Bana masal anlat­ma­yın, dedi, böyle şey­ler tar­la­dan çık­maz, mezar bulun­tusu bun­lar.

Sesini yük­selt­mişti, Söy­le­yin, hangi mezar­dan çıkart­tı­nız bun­ları?

Aman hocam, işte aynen söy­le­di­ğim gibi, dün top­rağı sür­meye tam yeni baş­la­mış­tık ki…

Bana yalan söy­leme, sen kimi kan­dır­maya çalış­tı­ğını sanı­yor­sun!

Rıfat’ın göz­le­rin­den öfke oku­nu­yordu. Tık­nazla iri­yarı yeni­den bakış­tı­lar. İri­yarı, başını önüne eğdi. Tık­naz yine Rıfat’a dönüp,

Peki hocam öyle olsun, dedi.

Onun da sesi­nin tonu değiş­miş, kalın­laş­mıştı. Şimdi her keli­me­nin üze­rine basa­rak konu­şu­yordu,

Dedi­ğin gibi bun­ları bir mezar­dan çıkart­tık.

Peki nasıl bul­du­nuz kaza­cak mezarı?

Kazı eki­bin­den genç­ler sezon kapan­ma­dan bir iki gün önce kah­vede otu­ru­yor­lardı. Konu­şur­lar­ken kulak misa­firi oldum. Yeni bulu­nan kili­se­nin arka tara­fında mezar­lık oldu­ğunu düşü­nü­yor­muş hoca­ları, ama artık vakit kal­ma­dı­ğın­dan orayı gele­cek sezona bırak­maya karar ver­miş­ler.

Anla­dım, dedi Rıfat. Ağır ağır başını sal­la­yıp, Siz de git­me­le­rini bek­le­di­niz ve sonra işe koyul­du­nuz, diye ekledi.

Tık­naz başını eğdi. Bakış­la­rını kal­dır­ma­dan,

Peki değeri var mı bun­la­rın, diye sordu.

Bu monog­ramlı bir yüzük. Üze­rin­deki işa­ret­ler Mihail adında birine ait oldu­ğunu gös­te­ri­yor. Kemer toka­sı­nın üslu­buna bakı­lırsa da yedinci yüz­yılda yaşa­mış.

Ben maddi değe­rini soru­yo­rum, hocam, dedi tık­naz sabır­sızca. Kız­gın­lık ve bek­lenti içe­ren bakış­la­rını Rıfat’a dikti.

Ora­sını bana sorma. Böyle şey­leri el altın­dan alan­lar ne verir, onu ben bil­mem. Yal­nız yap­tı­ğı­nı­zın suç oldu­ğunu ve bun­ları müzeye tes­lim etme­niz gerek­ti­ğini bili­yor­su­nuz, değil mi?

İhbar eden olmazsa kim bile­cek, hoca.

Tık­naz bu kez sesini yük­selt­miş, “hoca”yı vur­gu­la­ya­rak söy­le­mişti.

Burada kimin kim­sen yok hoca, sonra başına bir şey gelirse çok üzü­lü­rüz, diye ekledi tık­naz.

Rıfat hafif öne eğildi, göz­le­rini kısıp tık­na­zın par­lak, yuvar­lak yüzüne baktı,

Sen beni teh­dit mi edi­yor­sun?

Ora­sını sen bilir­sin, nasıl anla­dıy­san öyle.

İri­yarı da ağır­lı­ğını masaya ver­miş, eğik başı­nın altın­dan bakış­la­rını Rıfat’a kal­dır­mıştı. Göz­leri tık­na­zın göz­le­rinde ağır ağır ayağa kalktı Rıfat. Kısa bir süre ses­siz dur­duk­tan sonra, Defo­lun, dedi, kapımı da bir daha sakın çal­ma­yın. Sesi sinir­den tit­ri­yordu.

Tık­naz iri­ya­rıya döndü, sesine alaycı bir tını ekle­yip konuştu:

Biz artık kal­ka­lım kayınço, hocayı daha fazla tut­ma­ya­lım. Düşü­ne­cek­leri var­dır.

Rıfat bakış­la­rını masaya indirdi. Küt par­maklı bir elin uza­nıp önünde duran yüzükle kemer toka­sını aldı­ğını gördü. San­dal­ye­le­rin çekil­di­ğini, adım­la­rın uzak­laş­tı­ğını, kapı­nın açıl­dı­ğını duydu. Başını çevi­rip açık kapı­dan bak­tı­ğında, tık­naz ve iri­yarı iki göl­ge­nin elle­rin­deki çan­tayla bir­likte gece­nin karan­lı­ğına karış­ma­sını izledi.

 

Yatak oda­sı­nın pen­ce­resi köyle yamaç ara­sında kalan kazı ala­nına bakı­yordu. Kilise eski ken­tin çarşı böl­ge­si­nin geri­sinde, nere­deyse yama­cın baş­la­dığı yerde bulun­muştu. Demek ki mezar­lar kili­se­nin hemen arka­sın­dan baş­lı­yor ve tepeye doğru yük­se­li­yordu. Demek ki ora­day­dı­lar. Sırt üstü yatağa uza­nıp göz­le­rini tavana dikti Rıfat. Baba­sı­nın vasi­ye­tini düşündü. O komşu ülkeye git ve dede­nin meza­rı­nın başında bir Fatiha oku, demişti babası ölüm döşe­ğinde, göç etmek zorunda kal­dı­ğı­mızda kök­le­ri­mizi top­rakta bırak­tık da gel­dik. Git ve kök­le­rini bul. O ülkeye git­miş, aile­si­nin gel­diği kentte sokak sokak dolaş­mıştı. Konuş­tuğu insan­lar şaş­kın­lıkla yüzüne bakıp, Hıris­ti­yan bir ülkede Müs­lü­man mezar­lı­ğı­nın ne işi var, demiş­lerdi. Sonra yaşlı birin­den mezar­lı­ğın göç­ten hemen sonra imara açıl­dı­ğını, üze­rinde yeni bir mahal­le­nin kurul­du­ğunu öğren­mişti. Beton yapı­lar, asfalt yol­lar, park­lar aşa­ğıda yatan bin­lerce insa­nın üze­rini ört­müştü. Ne bir izleri, ne adları, ne de anı­ları kal­mıştı. Sanki hiç yaşa­ma­mış­lardı. Sanki top­rak bile onları unut­muştu.

Yat­tığı yer­den kalktı, el fene­rini alıp dışarı çıktı. Bahçe kapı­sı­nın önün­den geçen top­rak yola girdi. Derin uyku­daki köyün için­den geçip bir son­raki sezona kadar terk edil­miş kazı ala­nına vardı. Yük­sek tel örgü­le­rin arka­sın­daki duvar kalın­tı­ları köyün kıyı­sında kalan evle­rin altına giri­yor, ikisi ay ışı­ğında sanki aynı bütü­nün par­ça­sıy­mış­lar izle­nimi veri­yor­lardı. Tel örgü boyunca zey­tin­lik­le­rin yanın­dan tepeye doğru yürüdü. Kili­se­nin bulun­duğu yerin hiza­sına gel­di­ğinde durdu. El fene­riyle tel­leri bir süre tara­dık­tan sonra kesik yeri gördü, aynı açık­lık­tan içeri girip kili­se­nin yanına geldi. Yapı­nın henüz çok küçük bir bölümü, yak­la­şık bir metre yük­sek­likte yarım daire biçimli bir duvar par­çası gün ışı­ğına çıkar­tıl­mıştı. Ancak bu bile kili­se­nin büyük­lüğü hak­kında aşağı yukarı bir fikir veri­yordu. Bulun­du­ğunda heye­can yarat­mış, basın ilgi gös­ter­mişti. Rıfat el fene­rini yamaç yönüne çevirdi, dik­katle zemini ince­le­meye koyuldu. Ara­dığı şey hemen orada, on beş yirmi metre kadar önün­deydi. Ağır adım­larla yak­laştı, feneri top­rak yığı­nı­nın yanın­daki çuku­run içine tuttu. Mezarı örten kalın taş blok­lar kal­dı­rı­lıp çuku­run yan duva­rına dayan­mıştı. Mihail dik­le­me­sine yer­leş­ti­ril­miş taş lev­ha­la­rın ara­sın­daydı. İçe­ride her yer eşe­len­miş, kemik­ler kar­ma­ka­rı­şık edil­mişti. Üze­rinde kim oldu­ğunu, ne zaman yaşa­dı­ğını gös­te­re­cek en ufak bir ipucu bıra­kıl­ma­mıştı. Yal­nızca bir kemik yığı­nına çev­ril­miş, kim­liği çalın­mış, unu­tul­maya bıra­kıl­mıştı.

Rıfat diz çöktü. Işığı Mihail’in kafa­ta­sına tuttu, uzun uzun baktı. Göz­le­rini görür gibi oldu.

Ben seni tanı­yo­rum kar­de­şim, dedi, kim oldu­ğunu, ne zaman yaşa­dı­ğını bili­yo­rum. En azın­dan ben bili­yo­rum.

Mihail bir şey demedi. Yal­nızca baktı.

(108)

Yorumlar