Home Bilgi Bankası Edebiyat Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: “Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim.”
Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: “Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim.”

Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: “Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim.”

1.16K
0

“Zihnimdeki deli kısmı görebiliyorum, özellikle de yazarken – deli doğru kelime değil, alışılmadık, gerçek dışı. Elbette gerçek dünyaya dönmek zorunda kalıyorum ve o zaman da aklı başında tarafımı kullanıyorum. Ama eğer deli tarafım olmasaydı, hasta tarafım, şu an burada olamazdım”

John Wray

Haruki Murakami’nin, kitapları İngilizceye çevrilmiş tartışmasız en deneysel Japon romancı olması bir yana, kendisi aynı zamanda da en popüleri, kitapları dünya çapında milyonlar satıyor. En büyük romanları gerçeklikle masal arasındaki ince bir çizgide geçiyor, polisiye ve bilim kurgu: Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’nda, ve Zemberekkuşu’nun Güncesi’nde örneğin, gerçekten iki ayrı zihne sahip bir baş kahraman öne çıkıyor. Zemberekkuşu’nun Güncesi muhtemelen Murakami’nin Japonya dışında en çok bilinen çalışması. Sıkıcı bir şekilde başlayan kitap – kayıp karısını arayan bir adamla – sonrasında Laurence Sterne’nin Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri romanından beri görülmemiş, son derece garip bir anlatı tarzına ve karışıma dönüşüyor.

Murakami’nin dünyası kinayeli bir dünya, tanıdık sembollerle – boş bir kuyu, bir yeraltı şehri – yapılandırılmış ama bu sembollerin maksadı, ardında büyülü bir şey bırakıyor. Buna karşın Murakami’nin popüler kültüre olan borcu da (ve bilhassa Amerikan popüler kültürüne) başka hiçbir yazarın eserlerinin tümünde bu denli kişisel olmadığı için tartışılabilir.

Murakami 1949’da Japonya’nın antik baş kenti Kyoto’da, milli kültüre karşı yerleşmiş bir ilgisi olan orta sınıf bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Japon edebiyatı öğretmeniydi, büyükbabası ise Budist bir keşiş. Murakami iki yaşındayken ailesi, sürekli yabancıların (özellikle Amerikalı denizcilerin) gelip gittiği, hareketli bir liman kenti olan Kobe’ye taşındı ve Murakami’nin duyarlılığını en çok şekillendiren de bu şehir oldu. Murakami Japon edebiyatını, sanatını ve müziğini çok erken yaşta reddederek kimliğini Japonya’nın çok daha dışında bir dünyayla, yalnızca caz plaklarından, Hollywood filmlerinden ve sahaflardan oluşan bir dünyayla oluşturdu.

Altmışların sonunda Tokyo’da bir öğrenciyken, postmodern kurgu başarısında doruk noktasına ulaştığı dönemlerde, bu akıma karşı hem fazla fazla hem de oldukça ilgi duyduğu bir damak tadı geliştirdi. Otuz üç yaşında evlendi ve bundan sonraki birkaç yılını Tokyo’da “Peter Cat” isimli bir caz kulübü işleterek geçirdi. Ta ki ilk romanı yayınlanana kadar, ki bu roman da onun yazarak kendisini geçindirmeye başlamasını sağladı. Kendisine Gunzo Edebiyet Ödülü’nü ve okur kitlesini kazandıran ilk romanı Hear the Wind Sing İngilizceye çevrildi ancak Murakami’nin isteği üzerine Japonya dışına çıkamadı.

Takibinde çıkan her kitap, Murakami’ye yapılan övgüleri ve popülaritesini arttıdı. Ancak 1987’deki ilk gerçekçi romanı İmkânsızın Şarkısı, Murakami’yi âdeta bir edebiyat yıldızına ve fiilen “jenarasyonun sesi”ne dönüştürdü, J. D. Salinger’in seksenler Japon versiyonuna. Kitap yalnıza Japonya’da iki milyondan fazla sattı. Tokyo’daki her evin demirbaşlarından birine dönüştü.

Murakami kendi ülkesinde ünlü biri olmayı istemediğinden beri kamusal imajıyla arasına bir mesafe koyabilmek için yıllardır yurt dışında yaşıyor. Bu süreçte hem Avrupa’da hem Amerika’da yaşadı, Zemberekkuşu’nun Güncesi örneğin, Tufts ve Princeton Üniversitelerinde ders verirken yazıldı. İmkânsızın Şarkısı’ndaki şiirselliğe hiçbir zaman tamamen dönmemiş olsa da romanları çok daha geniş bir okur kitlesine ulaşmaya devam etti – yeni romanı Sahilde Kafka, Japonya’da ilk çıktığında üç yüz binin üzerinde sattı ve İngilizcesi çıktığı yılın sonunda tükenmişti.

Murakami, uluslararası düzeyde kendi jenerasyonunun en çok okunan Japon yazarı, Japonya’daki neredeyse her ödülü kazandı, en büyüğü Yomiuri Edebiyat Ödülü de dahil. Kendisi aynı zamanda son derece aktif bir çevirmen, Raymond Carver, Tim O’Brien ve F. Scott Fitzgerald gibi geniş bir çeşitlilikteki yazarların eserlerini Japon okurlarla buluşturdu, hem de birçoğunu ilk kez.

Murakami’nin ofisi, New York’un SoHo’suna benzeyen, şehrin mağazalara boğulmuş en büyük caddesi Aoyama’nın hemen dışında. Çevrede çok fazla değişim olmasına rağmen bina bu değişimin arasında oldukça güdük ve yaşlı görünüyor. Murakami binanın altıncı katında orta büyüklükte bir daire kiralamış ve odaları da benzer bir izlemin veriyor: sade ahşap dolaplar, döner koltuklar, mylar kaplı masalar – özetle ofis mobilyaları. Dekor, bir yazarın çalışma alanına fazlasıyla tezat görünse de bir şekilde tam olarak da uyuyor gibi: Murakami’nin karakterleri de genellikle bu tarz gündelik bir ortamdayken hayal dünyası tarafından çağırılırlar. Görünen o ki Murakami burada arada sırada yazsa da ofisin temel işlevi Murakami’nin kariyeriyle ilgili işlerin komuta merkezi olmak. Ofiste oldukça sakin bir hava var. Nazik adımlarla süzülen iki asistan dışında pek kimse yok.

Ard arda iki akşamüzeri yapılan aşağıdaki söyleşi boyunca, Murakami gülerek ofisteki sessizliği bozmaya oldukça gönüllüydü. Meşgul bir adam olduğu çok açık ve kendisinin de kabul ettiği üzere, pek de konuşma meraklısı değil. Ancak ne zaman ki ciddi bir konu açılsa, onu fazlasıyla odaklanmış ve açık sözlü gördüm. Mümkün olan en doğru yanıtı verebilmek için açıklamaları arasında uzun aralar verse de oldukça akıcı konuştu. Konu caza ve maraton koşularına gelindiğiyse, yani iki büyük tutkusuna, sanki yirmi yaş genç bir adama, ya da on beş yaşında bir çocuğa bile dönüşebiliyor.

John Wray: Yeni öykü kitabınız After the Quake’i yeni bitirdim. Gerçekçi öyküleri İmkânsızın Şarkısı romanınızdaki gibi rahat bir şekilde karıştırmanız ilgimi çekti. Daha doğrusu şöyle diyebiliriz, diğer kitaplarınızın Zemberekkuşu’nun Güncesi ya da Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ile çok daha fazla ortak noktası vardı. Bu iki biçim arasında temel bir fark görebiliyor musunuz?

Haruki Murakami: Benim tarzım, yani tarzımın ne olduğuna dair düşüncem Haşlanmış Harikalar Diyarı’na daha yakın. Şahsen gerçekçi tarzı sevmiyorum. Daha gerçeküstü bir stil tercih ediyorum. Ancak İmkânsızın Şarkısı’nda, yüzde yüz gerçekçi bir roman yazmaya karar vermiştim. Bunu deneyimlemeye ihtiyacım vardı.

JW: Bu durumda o kitabı bir tarz denemesi olarak mı düşündünüz yoksa en iyi gerçekçi bir şekilde anlatılabileceğine inandığınız özel bir hikâyeniz mi vardı?

HK: Eğer gerçeküstü romanlar yazmaya devam etseydim kült bir yazar olabilirdim. Ama ana akımın içine girmek istedim, bu nedenle de gerçekçi bir kitap yazabileceğimi kanıtlamam gerekiyordu. O kitabı yazmamım sebebi bu. Japonya’da çok-satan oldu ve öyle olmasını da bekliyordum.

JW: O halde aslında stratejik bir seçimdi diyebiliriz.

HM: Doğru. İmkânsızın Şarkısı’nı okumak ve anlamak çok kolay. O kitabı birçok insan beğendi. Bu sayede artık diğer işlerimle de ilgilenebilirler, yani çok yardımı oluyor.

JW: O halde Japon okurlar da Amerikalı okurlar gibi? Kolay bir hikâye istiyorlar.

HM: Son kitabım, Sahilde Kafka, 300 bin set sattı – burada iki cilt halinde biliyorsunuz. Bu kadar çok satmasına şaşırdım, sık rastlanan bir şey değil. Hikâye oldukça karmaşık ve takip etmesi zor. Ama benim tarzımı, benim yazın şeklimi okumak çok kolay. İçinde mizah anlayışı var, dramatik ve sürükleyici. Bu iki faktör arasında büyüleyici bir denge var; ki bu da belki de başarımın başka bir sebebi. Ancak yine de, bu kadar satması inanılmaz. Her üç-dört yılda bir yeni bir roman yazıyorum ve insanlar bunu bekliyorlar. Bir kere John Irving ile röportaj yapmıştık, bana iyi bir kitabın eroin gibi olduğunu söylemişti. Bir kere bağlandılar mı, her zaman bekliyorlar.

Yazmaya başladığımda neredeyse hiçbir planım olmaz. Sadece hikâyenin gelmesini beklerim. Ne tür bir öykü olsun diye seçmem ya da hikâyede neler olacağını. Sadece beklerim.

JW: Okurlarınızı uyuşturucu bağımlılarına çevirmek istiyorsunuz.

HM: Bunu John Irving söyledi.

JW: Bu iki faktör –düz, takip etmesi kolay bir anlatımı, sersemletici bir olay örgüsüyle eşleştirmek– bilinçli bir seçim mi?

HM: Hayır, değil. Yazmaya başladığımda neredeyse hiçbir planım olmaz. Sadece hikâyenin gelmesini beklerim. Ne tür bir öykü olsun diye seçmem ya da hikâyede neler olacağını. Sadece beklerim. İmkânsızın Şarkısı farklı bir şeydi, çünkü gerçeğe uygun bir tarzda yazmaya karar vermiştim. Ama normalde seçim yapamam.

JW: Ama anlatıcının sesini, o ifadesiz, takip etmesi kolay sesi seçmiyor musunuz?

HM: Bazı imgeler belirliyorum ve parçaları birleştiriyorum. Bu olay örgüsü oluyor. Daha sonra olay örgüsünü okura açıklıyorum ve bir şey açıklarken de oldukça kibar olmalısınız. Bu söylediğimin çok küstahça olduğunu farkındayım, eğer küstah olduğunu düşünüyorsanız sorun değil. Kolay kelimeler ve iyi metaforlar; iyi bir alegori yaratıyor. Yani yaptığım bu. Okura oldukça özenli ve açık bir şekilde açıklıyorum.

JW: Bunu yapmak size kolay mı geliyor?

HM: Ben zeki değilim. Ben kibirli değilim. Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim. Bir caz kulübüm vardı ve kokteyller, sandviçler yapardım. Yazar olmak istemedim, kendiliğinden oldu. Bu bir çeşit lütuf, bilirsiniz, cennetten. Bu nedenle fazlasıyla mütevazı olmam gerektiğini düşünüyorum.

JW: Kaç yaşında yazar oldunuz? Bu sizin için bir sürpriz miydi?

HM: 29 yaşındayken. Ah evet, sürprizdi. Ama hemen alıştım.

JW: Hemen mi? Yazmaya başladığınız ilk günden rahat mı hissetmeye başladınız?

HM: Bir gün gece yarısından sonra, mutfak masasında yazmaya başladım. O ilk kitabı bitirmem 10 ay sürdü. Yayınevine yolladım ve ödül gibi bir şey aldım, rüya gibiydi, bunun gerçekten yaşanıyor olmasına şaşırmıştım. Ama bir süre sonra, düşündüm ki, evet, oldu ve ben artık bir yazarım. Neden olmasın? İşte bu kadar basit. JW: Eşiniz yazmaya başlama kararınızı nasıl karşıladı?

HM: Neredeyse hiçbir şey söylemedi. Ben, Ben bir yazarım, dedim. Şaşırdı ve biraz da utandı.

JW: Neden utandı? Yapamayacağınızı mı düşünüyordu?

HM: Yazar olmak biraz gösterişli bir şey.

JW: Örnek aldığınız kişiler kimler? Hangi Japon yazarlar sizi etkiledi?

HM: Çocukken ve hatta gençliğimde Japon yazarları pek okumadım. Bu kültürden kaçmak istedim, sıkıcı buluyordum. Çok yapış yapış.

JW: Babanız Japon Edebiyatı öğretmeniydi değil miydi?

HM: Doğru. Yani aynı zamanda da bir baba-oğul olayıydı. Ben direk batı kültürüne yöneldim: caz müzik ve Dostoyevski ve Kafka ve Raymond Chandler. Bu benim kendi dünyamdı, benim fantezi dünyam. İsteseydim St. Petersburg’a ya da Batı Hollywood’a gidebilirdim. Romanın gücü budur, istediğin yere gidebilirsin. Şimdi Amerika’ya gitmek çok kolay – dünyanın her yerinden herkes gidebilir – ama 1960’larda bu neredeyse imkânsızdı. Bu nedenle ben sadece müzik dinleyerek oraya gidebiliyordum. Bir çeşit ruh hali gibiydi, bir rüya gibi.

JW: Bu da bir noktada yazmanıza neden olmuş.

HM: Doğru. 29 yaşındayken birdenbire yazmaya başladım. Bir şeyler yazmak istedim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Japonca nasıl yazılacağını bilmiyordum – Japon yazarların neredeyse hiçbir kitabını okumamıştım – bu nedenle tüm tarzı, yapıyı, her şeyi, okuduğum diğer kitaplardan ödünç aldım, Amerikan ya da Batı kitaplarından. Sonuç olarak kendi tarzımı oluşturmuş oldum. Yani bu bir başlangıçtı.

JW: İlk kitabınız basıldı, neredeyse daha yolun başındayken bir ödül kazandınız. Diğer yazarlarla tanışmaya başladınız mı?

HM: Hayır, hem de hiç.

JW: O dönemde yazar olan hiçbir arkadaşınız yok muydu?

HM: Hiç.

J.W: Peki zamanla arkadaşınız ya da meslektaşınız olan biriyle tanıştınız mı?

HM: Hayır, hem de hiç.

J.W: Bugün hala, yazar olan bir arkadaşınız yok mu?

HM: Hayır. Sanmıyorum.

JW: Kitabınız yazılma sürecindeyken çalışmalarınızı gösterdiğiniz biri var mı?

HM: Asla.

JW: Peki ya eşiniz?

HM: Pekâlâ, ilk romanımın taslağını göstermiştim ancak hiçbir zaman okumadığını iddia ediyor! Yani hiç etkilenmedi, sanırım.

JW: Etkilenmedi?

HM: Hayır. Ama o ilk taslaktı ve berbattı. Sonra tekrar ve tekrar yazdım.

JW: Peki şimdi siz bir kitap üzerinde çalışırken, ne yazdığınızı hiç merak etmiyor mu?

HM: Her kitap yazışımda, ilk okurum o olur. Ona güveniyorum. Bir bakıma benim partnerim gibi. Scott Fitzgerald gibi – onun için, Zelda ilk okurdu.

JW: O halde kariyerinizin hiçbir noktasında, hiçbir zaman kendinizi herhangi bir yazar topluluğuna dahil hissetmediniz mi?

HM: Ben yalnızlığı seven biriyim. Grupları, okulları, edebiyat topluluklarını sevmem. Princeton’dayken, bir bar vardı, ya da o tarz bir şey, ve oraya yemeğe davet edilmiştim. Joyce Carol Oates oradaydı ve Toni Morrison ve çok korkmuştum, neredeyse hiçbir şey yiyememiştim! Mary Morris de oradaydı ve kendisi çok tatlı biridir, neredeyse benimle aynı yaşta. Onunla arkadaş olduk diyebilirim. Ancak Japonya’da hiç yazar arkadaşım yok, çünkü ben yalnızca… mesafe istiyorum.

JW: Zemberekkuşu’nun Güncesi’nin önemli bir bölümünü Amerika’da yazdınız. Orada yaşamanın yazma sürecinizde ya da metnin kendisinde net bir etkisi oldu mu?

HM: Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni yazdığım 4 sene boyunca, Amerika’da bir yabancı gibi yaşadım. Bu “yabancılık” beni bir gölge gibi takip ediyordu ve aynısını romandaki ana karaktere de yaptı. Şimdi düşününce, eğer romanı Jopanya’da yazmış olsaydım muhtemelen çok farklı bir kitap olurdu.

Amerika’da yaşarken ki yabancılığım, Japonya’daki yabancılığımdan farklıydı. Amerika’da daha direkt ve apaçık ortadaydı ve bu da bana kendimle ilgili daha net bir farkındalık kazandırdı. Bu romanı yazma sürecim, bir bakıma kendimi çıplaklaştırmak gibiydi.

JW: Şu an Japonya’da yazan ve sizin okuyup beğendiğiniz insanlar var mı?

HM: Evet, bazıları. Ryu Murakami, Banana Yoshimoto – bazı kitaplarını beğeniyorum. Ama herhangi bir değerlendirme ya da eleştiri yapmam; buna dahil olmak istemem.

JW: Neden olmasın?

HM: Bence benim işim insanları ve dünyayı gözlemlemek, ve onları yargılamak değil. Kendimi her zaman sözüm ona yargılardan uzak bir yere konumlamayı ummuşumdur. Her şeyi, dünyadaki tüm olasılıklara açık bir şekilde bırakmak isterim.

Çeviri yapmayı eleştiriye tercih ederim, çünkü çeviri yaparken herhangi bir şeyi yargılamaya nadiren gereksinim duyarsın. Satır satır, en sevdiğim işin vücudumdan ve zihnimden akıp gitmesine izin veririm. Eleştirmenlere bu dünyada ihtiyacımız var elbette, ancak o benim işim değil.

JW: Sizin kitaplarınıza dönecek olursak: sert Amerikan polisiyesinin kıymetli bir kaynak olduğu çok açık. Bu türe ne zaman aşina oldunuz ve sizi bununla ilgili heyecanlandıran kim?

HM: Bir lise öğrencisi olarak, suç romanlarına âşık olmuştum. Birçok yabancının ve denizcinin gelip kitaplarını ikinci el kitabevlerine sattığı bir liman kenti olan Kobe’de yaşıyordum. Fakirdim, ama kitapları ucuza alabiliyordum. İngilizce okumayı o kitaplardan öğrendim ve benim için çok heyecan vericiydi.

JW: İngilizce okuduğunuz ilk kitap neydi?

HM: Ross MacDonald’dan The Name Is Archer. O kitaplardan çok şey öğrendim. Başladıktan sonra elimden bırakamıyordum. Aynı zamanda Tolstoy ve Dostoyevski okumayı da çok severdim. Onların kitapları da sürükleyici, uzundur ama okumayı bırakamazdım. Yani benim için ikisi de aynı şey, Dostoyevski ve Raymond Chandler. Hatta şu an bile kurgu yazarken ki idealim Dostoyevski ve Chandler’ı aynı kitaba koymak. Amacım bu.

JW: Kafka’yı ilk kaç yaşındayken okudunuz?

HM: On beş yaşında. Şato’yu okumuştum, harika bir kitaptır. Bir de Dava.

JW: İlginç. Bu iki kitap da bitirilmeden bırakılmıştı, ki bu da tabii ki hiçbir zaman çözülemedikleri anlamına geliyor—tıpkı sizin son kitaplarınız gibi, Zemberekkuşu’nun Güncesi – sanki okuyucunun da beklediği buymuş gibi, genelde bir çözümü reddediyor bu kitaplar. Bunu yapmanızda Kafka’nın bir etkisi olabilir mi?

HM: Tek etken o değil. Raymond Chandler’ı tabii ki okumuşsunuzdur. Onun kitapları da gerçek bir sonuca varmaz. Katil şu, diyebilir ama benim için bunu kimin yaptığının önemi yok. Howard Hawks Birleşen Kalpler’i beyaz perdeye aktarırken ilginç bir olay yaşanmış. Hawks, şöförü kimin öldürdüğünü anlayamamış ve Chandler’ı arayıp sormuş, Chandler da Umrumda değil! diye yanıtlamış. Benim için de durum böyle. Sonuç hiçbir anlam ifade etmiyor. Karamazov Kardeşler’de katilin kim olduğu umrumda değil.

JW: Ve zaten şöförü öldürenin kim olduğunu bulma isteği de Birleşen Kalpler’i sürükleyici yapan şeylerden biri.

HM: Ben kendim, yazarken, kimin yaptığını bilmiyorum. Okuyucu ve ben, aynı yerde oluyoruz. Bir hikâye yazmaya başladığmda sonucu hiç bilmiyorum, hikâyede neler olacağını da. Eğer başta bir cinayet vakası varsa, katilin kim olduğunu bilmiyorum. Kitabı yazıyorum çünkü ben de bunu öğrenmek istiyorum. Eğer katilin kim olduğunu bilirsem, hikâye yazmanın hiçbir maksadı kalmaz.

JW: Peki bunda biraz da kitaplarınızı açıklamayı istememenizin etkisi olabilir mi, bir rüyayın analiz edildiğinde gücünü kaybetmesi gibi.

HM: Kitap yazmanın iyi tarafı, uyanıkken rüya görebiliyor olmak. Eğer gerçek bir rüyaysa, bunu kontrol edemezsiniz. Kitap yazarken uyanıksınız, zaman dilimini, uzunluğunu, her şeyi seçebilirsiniz. Sabahları dört-beş saat yazıyorum ve vakti geldiğide duruyorum. Ertesi gün devam edebilirim. Eğer gerçek bir rüyaysa, bunu yapamazsınız.

JW: Yazarken katilin kim olduğunu bilmediğinizi söylediniz, ama aklıma olası bir istisna geliyor: Dance Dance Dance’deki Gotanda karakteri. O kitapta Gotanda’yı itiraf etme anına sürükleyen kasti bir yapı vardı, klasik suç romanlarında olan roman stili gibi, bize şüphelenmemiz gereken en son kişi olarak sunuldu. Belki başından beri Gotanda’nın suçlu olduğu biliyor olabilir misiniz?

HM: İlk taslakta, Gotanda olduğunu bilmiyordum. Sona doğru yaklaştıkça – üçte ikisine ya da yaklaşık o kadarına – artık biliyordum. İkinci taslağı yazarken, Gotanda sahnesini yeniden yazdım, katilin o olduğu bilerek.

İlk taslağı altı ayda yazıyorum ve sonra yeniden yazmak da yedi-sekiz ayımı alıyor.

JW: Revize etmenin temel amaçlarından biri de bu mu – ilk taslağın sonuna geldiğinizde öğrendiklerinizi alıp belli bir kaçınılmazlık hissi vermek adına önceki bölümler üzerinde yeniden çalışmak?

HM: Doğru. İlk taslak çok dağınık olur; yeniden ve yeniden revize etmem gerekir.

JW: Genelde kaç taslak üzerinden geçmiş oluyorsunuz?

HM: Dört ya da beş. İlk taslağı altı ayda yazıyorum ve sonra yeniden yazmak da yedi-sekiz ayımı alıyor.

JW: Oldukça hızlı.

HM: Ben çalışkan biriyim. Yaptığım işe çok fazla konsantre olurum. Yani bilirsiniz, bunu yapmak kolaydır. Yazdığım zaman, romanımı yazmak dışında başka hiçbir şey yapmam.

JW: Tipik bir çalışma gününüzün planlaması nasıl?

HM: Roman yazma modumda olduğum zaman, sabaha karşı dörtte kalkarım ve beş-altı saat çalışırım. Akşamüzeri, 10 kilometre koşarım ya da yüz elli metre yüzerim (Ya da bazen ikisi birden), sonra biraz okurum ve müzik dinlerim. Akşam dokuzda yatağa girerim. Hiçbir değişiklik yapmadan, her gün bu rutini uygularım. Burada önemli olan tekrar etmek, bir çeşit hipnoz gibi. Daha derin bir ruh haline erişmek için kendimi hipnotize ediyorum. Ama bu tarz bir tekrar çok uzun sürerse – altı aydan bir yıl kadar – ciddi bir zihinsel ve fiziksel güç gerektirir. Bu manada, uzun bir roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibi. Sanatsal duyarlılık kadar fiziksel güç de gerekli.

JW: Karakterleriniz hakkında sormak istiyorum. Çalışırken size ne kadar gerçek geliyorlar? Hikâyeden bağımsız bir hayatları olması sizin için önemli mi?

HM: Kitabımda bir karakter hazırlarken gerçek hayatımdaki insanları gözlemlemeyi severim. Ben zaten çok konuşmayı sevmiyorum, insanların hikâyelerini dinlemeyi seviyorum. Nasıl bir insan olduklarına karar vermiyorum, ben daha çok nasıl hissettikleriyle ilgili düşünüyorum, nereye gittiklerini. Biraz ondan, biraz bundan etkenler topluyorum. Bu “gerçekçi” mi ya da “gerçekdışı” mı bilmiyorum, ama bana göre, benim karakterlerim gerçek insanlardan daha gerçekler. Yazdığım altı-yedi ay boyunca, bu insanlar benim içimdeler. Bir çeşit evren gibi.

JW: Ana karakterleriniz genelde anlatılarınızın fantastik dünyasına giren, sizin bakış açınızın bir yansıması gibiler – hayaldeki hayalperest.

HM: Bunu şöyle düşünün lütfen: Erkek bir ikiz kardeşim var. Ben iki yaşındayken, aramızdan biri – diğeri – kaçırıldı. Çok uzak bir yere götürüldü ve birbirimizi o günden beri görmedik. Bence benim ana karakterim o. Benim bir parçam, fakat ben değil, ve birbirimizi uzun zamandır görmedik. Benim farklı bir versiyonum gibi. DNA olarak aynıyız, ama çevremiz farklı. Yani düşünce yapılarımız da farklı. Her kitap yazdığımda kendimi başka birinin yerine koyuyorum. Çünkü bazen kendim olmaktan sıkılıyorum. Bu benim kaçış yolum. Bir fantezi. Eğer bir fanteziniz yoksa, kitap yazmanın ne anlamı var?

Yaban Koyununun İzinde’yi benim tarzımın başlangıcı olarak görüyorum. Ondan sonra kitaplarım giderek büyüdü, yapıları daha karmaşık oldu.

JW: Haşlanmış Harikalar Diyarı’yla ilgili baş bir sorum daha var. Belli bir simetrisi var, belli biçimsel bir kalitesi, ve aynı zamanda kendini sonraki kitaplardan, örneğin Zemberekkuşu’nun Güncesi’nden ayıran bir azmi var. Romanın işlevi ve yapılanmasının önemi hakkında fikirleriniz değişmiş olabilir mi?

HM: Evet. İlk iki kitabım, Japonya dışında basılmadı. Basılmalarını istemedim. Çok toy çalışmalardı, bence – çok küçük kitaplar. Uyduruktu, eğer doğru kelime buysa.

JW: Eksiklikleri neydi?

HM: İlk iki kitabımda istediğim şey, geleneksel Japon romancılığına yapı-söküm yapmaktı. Yapı-sökümden kastım, içindeki her şeyi çıkarıp yalnızca çerçeveyi bırakmak. Daha sonra çerçevenin içine taze ve özgün bir şey koymam gerekti. Bunu en başarılı şekilde yapmayı ancak üçüncü kitabımdan sonra keşfedebildim, 1982’de, Yaban Koyununun İzinde’de. İlk iki roman bana öğrenme sürecimde yardımcı oldular – daha fazlasını yapamadılar. Ben Yaban Koyununun İzinde’yi benim tarzımın başlangıcı olarak görüyorum. Ondan sonra kitaplarım giderek büyüdü, yapıları daha karmaşık oldu. Her yeni kitap yazışımda yeni bir şey yaratmak için eski yapıyı bozmayı severim. Ve yeni bir kitaba, her zaman yeni bir tema ya da yeni bir koşul ya da yeni bir vizyon koyarım. Yapının her zaman bilincindeyimdir. Eğer yapıyı değiştirirsem yazınımın stilini de değiştirmem ve dolayısıyla karakterleri de değiştirmem gerekir. Eğer her seferinde aynı şeyi yapsaydım yorulurdum. Sıkılırdım.

JW: Ve zaten yazınınızda da bazı unsurlar değişti, bazıları çekildi. Romanlarınız hep birinci kişi ağzından anlatılıyor. Her birinde bir adam kadınlarla, cinsellik yüklü çeşitli ilişkiler arasında gidip geliyor, karakter genelde bu kadınların karşısında pasif, bir şekilde korkularının ve fantezilerinin bir manifestosu olarak görev yapıyor gibi.

HM: Kitaplarım ve öykülerimde, kadınlar bir bakıma birer medyumlar. Bu medyumun işlevi de bir şeylerin o kadın sayesinde gerçekleşmesi. Deneyimlenmesi gereken bir sistem gibi. Baş kahraman her zaman bu medyum sayesinde bir yerlere varıyor ve gördükleri ona, o kadın tarafından gösteriliyor.

JW: Bu medyumlar Victoria edebiyatındaki gibi mi? Ruhani medyum?

HM: Bence seks… bir çeşit ruh bağlantısı kurmak. Eğer seks iyiyse, yaranız iyileşir, hayal gücünüz canlanır. Daha üst bir seviyeye geçmenin yolu gibi, daha iyi bir yere. Bu bakımdan, öykülerimde kadınlar birer medyum – gelecek dünyanın müjdecileri. Bu nedenle hep onlar ana karaktere geliyorlar, ana karakter onlara gitmiyor.

JW: Sanırım romanlarınızda iki farklı kadın tipi var: ana karakterin temelde ciddi bir ilişki kurduğu – genelde bu kadın kayboluyor ve hatırası adamın aklından çıkmıyor – diğeri de sonradan gelip adama arayışında yardım eden, ya da tam tersini yapan – arayışını unutturan. Bu ikinci kadın tipi, genelde açık sözlü, eksantrik ve cinsel anlamda dobra oluyor, ve ana karakter onunla daha sıcak, daha gülünç bir ilişki kuruyor, hiçbir zaman tam anlamıyla bağlanamadığı kayıp kadınla kurduğu ilişkiye kıyasla. Bu iki arketipin sundukları amaç nedir?

HM: Ana karakterim neredeyse her zaman spiritüel dünyayla gerçek dünya arasında kalıyor. Spiritüel dünyada kadınlar – ya da erkekler – sessiz, zeki, alçakgönüllü. Bilge. Gerçek dünyada ise, sizin de dediğiniz gibi, kadınlar çok aktif, komik, pozitif. Espri anlayışları var. Ana karakterin zihni, bu iki tamamen farklı dünya arasında bölünüyor ve hangisini seçeceğini bilemiyor. Bence çalışmalarımın en temel motiflerinden biri bu. Haşlanmış Harikalar Diyarı’nda bu çok barizdi, kahramanın zihni gerçekten fiziken bölünmüştü. İmkânsızın Şarkısı’nda da öyle, iki kadın vardı ve adam kitabın başından sonuna kadar, ikisi arasında karar veremiyordu.

JW: Benim duygularım daha çok espritüel kızdan yana. Mizahın öncelikli olduğu ilişkilere okuyucunun girmesi daha kolay oluyor, ağır tasvir edilmiş bir aşk ilişkisinin okuyucuya çekici gelmesi daha zor. İmkânsızın Şarkısı’ında tüm kitap boyunca Midori’yi desteklemiştim.

HM: Sanırım okurların çoğu da aynısını söyleyecektir. Birçoğu Midori’yi seçerdi. Ve ana karakter de, tabii ki, sonunda onu seçmişti. Ama onun da bir kısmı hep o diğer dünyadaydı ve o dünyayı terk edemezdi. Çünkü onun bir parçası, olmazsa olmaz bir parçası. Her insanın zihninde bir hastalık vardır. O alan, onların bir parçası. Zihnimizde hem aklı başında bir kısım var hem de deli bir kısım. Bu iki kısım arasında pazarlık yapıyoruz, ben buna inanıyorum. Zihnimdeki deli kısmı görebiliyorum, özellikle de yazarken – deli doğru kelime değil, alışılmadık, gerçek dışı. Elbette gerçek dünyaya dönmek zorunda kalıyorum ve o zaman da aklı başında tarafımı kullanıyorum. Ama eğer deli tarafım olmasaydı, hasta tarafım, şu an burada olamazdım. Başka bir deyişle, ana karakter iki kadın tarafından destekleniyordu; ikisinden biri de olmasaydı, hayatına devam edemezdi. İmkânsızın Şarkısı benim ne yaptığımın apaçık bir örneği.

Komik diyaloglar yazmayı seviyorum; eğlenceli. Ama eğer karakterlerimin hepsi komik olsaydı sıkıcı olurdu.

JW: İmkânsızın Şarkısı’ndaki Reiko karakteri bu bağlamda ilginç. Onu nereye koyacağımı bilemiyorum, sanki iki dünyayı birden idare ediyordu.

HM: Onun yarı-aklı başında, yarı-deli bir zihni var. Yunan maskesi gibi: eğer ona bu taraftan bakarsanız, çok trajik bir karakter; diğer taraftan bakarsanız, komik biri. Bu anlamda oldukça sembolik. O karakteri çok severim. Yazarken çok mutluydum, Reiko-San.

JW: Peki siz kendiniz, komik karakterlerinize karşı mı daha çok yakınlık duyuyorsunuz – Midoris’e ve May Kasaharas’a– yoksa Naokos’a mı?

HM: Komik diyaloglar yazmayı seviyorum; eğlenceli. Ama eğer karakterlerimin hepsi komik olsaydı sıkıcı olurdu. Bu komik karakterler aslında zihnimin bir çeşit dengeleyicileri; espri anlayışı oldukça stabil bir şey. Espritüel olmak için soğukkanlı olmanız lazım. Ciddi olduğunuzda dengesiz olabilirsiniz, ciddiyetle ilgili sorun da bu. Ama güldürücü olduğunuzda, dengelisiniz. Savaşla gülümseyerek savaşabilirsiniz.

JW: Çok az romancı saplantılarını böyle dürtüsel ve sık yazar. Haşlanmış Harikalar Diyarı, Dance Dance Dance, Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sputnik Sevgilim hep bir temanın varyasyonları gibi: bir adam, arzuladığı şey tarafından terk ediliyor, ya da o şeyi kaybediyor ve o kadını unutmadaki yetersizliği onu, kaybettiği şeyi geri kazanma ihtimalini sunan paralel bir dünyaya sürüklüyor. Adamın (ve okurun), gerçek hayatın asla sunamayacağını bildiği bir ihtimal. Bu tanımlamaya katılıyor musunuz?

HM: Evet.

JW: Bu obsesyon, kurgunuzun ne denli merkezinde?

HM: Neden bunları yazıp durduğumu bilmiyorum. John Irving’in çalışmalarında, her kitabında, vücudundan bir parçası eksik olan bazı insanlar olduğunu fark ettim. Neden bu eksik parçalar hakkında yazıp durduğunu bilmiyorum, muhtemelen kendisi de bilmiyor. Bence benimki de bununla aynı. Baş kahramanlarım hep bir şeyleri özlüyor ve eksik olan bu şeyi arıyorlar. Holy Grail gibi, ya da Philip Marlowe.

JW: Bir şeyler kaybolmazsa dedektifiniz de olamaz.

HM: Doğru. Ana karakterim bir şeyleri kaybettiğinde, onu aramak zorunda. Odisseas gibi. Bu arayış sürecinde bir sürü tuhaf şey yaşıyor.

JW: Eve geri dönüş sürecinde.

HM: Bu deneyimlerden sağ çıkmak zorunda ve sonunda, aradığı şeyi buluyor. Ama aynı şey olduğundan emin değil. Bence kitaplarımın motifi bu. Bunlar nereden geliyor? Bilmiyorum. Ama benim için sorun yok. Bu hikâyelerimin itici gücü: kaybetmek ve aramak ve bulmak. Ve hayal kırıklığı, bir çeşit, dünyayı yeniden fark ediş.

JW: Geçiş döneminin hayal kırıklığı mı?

HM: Doğru. Buradaki anlam, deneyimin kendisinde. Baş kahraman, deneyimi süresince değişiyor – temel şey bu. Ne bulduğu değil, nasıl değiştiği.

JW: Kendi kitaplarınızla bağlantılı olarak çeviri süreciyle ilgili bir şeyler sormak istiyorum. Bir çevirmen olarak bu işin içindeki tehlikeleri farkındasınızdır. Çevirmenlerinizi neye göre seçiyorsunuz?

HM: Üç çevirmenim var – Alfred Birnbaum, Philip Gabriel, Jay Rubin – ve kural “ilk gelen alır.” Onlarla arkadaşız, bu nedenle oldukça dürüstler. Kitaplarımı okuyorlar ve biri diyor ki, Bu harika! Çevirmek istiyorum. Ve alıyor. Ben de bir çevirmen olarak, bir çeviriyi iyi yapan temel şeyin heves olduğunu biliyorum. Eğer biri iyi bir çevirmense fakat kitabı o kadar da sevmemişse, hikâye orada biter. Çeviri çok zor bir iş, ve vakit istiyor.

JW: Peki kendi aralarında kavga etmiyorlar mı?

HM: Pek sayılmaz. Hepsinin kendi önceliği var, hepsi farklı karaktere sahip farklı insanlar. Sahilde Kafka’yı mesela, Phil sevdi ve aldı. Jay o kadar da hevesli değildi. Phil çok mütevazi, kibar bir insan, Jay ise çok titiz, hassas bir çevirmen. Güçlü bir karakter. Alfred biraz bohem, şu an nerede bilmiyorum. Myanmar’dan bir kadınla evlendi ve kadın aktivist. Bazen devlet yakalıyor onları. Alfred öyle biri. Çeviride özgür davranır, bazen yazını değiştirir. Bu da onun stili.

JW: Peki çevirmenlerinizle nasıl iş birliği yapıyorsunuz? Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

HM: Çeviri yaparken bana çok şey soruyorlar ve ilk taslak tamamlandığında okuyorum. Bazen birkaç öneri veriyorum. Kitaplarımın İngilizce versiyonları çok önemli, Hırvatistan, Slovenya gibi küçük ülkeler İngilizceden çeviri yapıyorlar, Japoncadan değil. Bu yüzden tam doğru olmalı. Ama birçok ülke orijinal Japonca metinden çeviriyor.

Don DeLillo, John Barth ya da Thomas Pynchon gibi postmodern yazarları çevirecek olsaydım, bu bir felaket olurdu – benim deliliğim karşısında onların deliliği. Yaptıkları işlere hayranım elbette, ama çeviride gerçekçileri tercihler ediyorum.

JW: Siz gerçekçileri çevirmeyi tercih ediyorsunuz – Carver, Fitzgerald, Irving. Bu okur olarak zevkiniz nedeniyle mi yoksa kendi yazınınızda farklı bir şey yazmanıza yardımcı olması için mi?

HM: Çevirisini yaptığım insanların tümü, bir şeyler öğreneceğim şeyler yazmış insanlar. Asıl olay bu. Gerçekçi yazarlardan çok şey öğreniyorum. Çalışmalarını çevirmek için çok sıkı bir okuma yapmak gerekiyor ve sırlarını görebiliyorum. Don DeLillo, John Barth ya da Thomas Pynchon gibi postmodern yazarları çevirecek olsaydım, bu bir felaket olurdu – benim deliliğim karşısında onların deliliği. Yaptıkları işlere hayranım elbette, ama çeviride gerçekçileri tercihler ediyorum.

JW: Sizin kitaplarınızdan genel olarak Amerikalı okurların en çok ulaşabildiği Japon edebiyatı olarak bahsediliyor. Siz de kendinizi modern Japon yazarları arasında en batılı olarak tanımlıyorsunuz. Japon kültürüyle ilişkinizi nasıl gördüğünüzü merak ediyorum.

HM: Yabancı ülkelerdeki yabancılarla ilgili yazmak istemiyorum, bizi yazmak istiyorum. Japonya hakkında yazmak istiyorum, buradaki yaşantımız hakkında. Bu benim için önemli. Birçok insan benim stilimle ilgili batılılar için erişilebilir diyor, doğru olabilir, ama benim öykülerim bana ait ve Batılılaşmış değiller.

JW: Ve Amerikalılara oldukça batılı gelen birçok atıf var – örneğin Beatles – onlar da aslında Japon kültürünün bütünleyici bir parçası.

HM: McDonald’s’da hamburger yiyen insanları yazdığımda Amerikalılar merak ediyor, Bu karakter neden tofu değil de hamburger yiyor? diye. Ama hamburger yemek bize göre çok normal, olağan bir şey.

JW: Neden romanlarınızın Japonya’nın modern kentsel yaşamını çok doğru tasvir ettiğini söylüyorsunuz?

HM: İnsanların davranış şekilleri, konuşma şekilleri, tepki şekilleri, düşünme şekilleri, tümü Japonlara özgü. Hiçbir Japon okur – neredeyse hiçbiri – hikâyeleriniz bizim hayatımızdan farklı diye şikâyet etmez. Japonlar hakkında yazmaya çalışıyorum. Ne olduğumuzu, nerelere gittiğimizi, neden orada olduğumuzu yazmak istiyorum. Benim temam bu, bence.

JW: Başka bir yerde Zemberekkuşu’nun Güncesi’ne atıfta bulunarak babanızla ilgilendiğinizi söylemiştiniz, yani ona ne olduğuyla ve onun tüm jenerasyonuyla. Ama romanda bir baba figürü yok, hatta hiçbir romanınızda yok. Kitapta bu ilginin belirgin olduğu yer neresi?

HM: Neredeyse tüm romanlarım birinci tekilden yazıldı. Baş kahramanımın ana görevi, etrafında olanları gözlemlemek. Gerçek hayatta ne görmek zorundaysa onu görüyor, ya da ne görmesi gerekiyorsa. Deyim yerindeyse Muhteşem Gatsby’deki Nick Carraway’e benziyor. Tarafsız ve tarafsızlığını sürdürebilmek için, herhangi bir akrabalığı olmamalı, herhangi bir aile yapısıyla bağlantısı olmamalı.

Bu, “aile”nin geleneksel Japon edebiyatında fazlasıyla önemli bir rol oynaması gerçeğine vereceğim yanıt olarak da düşünülebilir. Ben ana karakterimi bağımsız, salt bir birey olarak anlatmak istedim. Bir kent sakini olarak da bununla ilgili yapması gerekenler var. Yakınlık ve kişisel bağlar yerine özgürlüğü ve tek başınalığı seçecek türde bir adam.

JW: Son öykü derlemenizde Tokyo’yu yıkmakla tehdit eden yeraltı solucanını anlatan “Super-Frog Saves Tokyo” isimli öyküyü okurken mangayı ya da eski usul Japon canavar filmlerini düşünmeden edemedim. Sonra bir de Tokyo körfezinde uyuyan dev kedi balığının geleneksel efsanesi vardı, efsaneye göre bu balık her elli yılda bir uyanıyor ve bir depreme neden oluyor. Bu çağrışımlar sizin için bir anlam ifade ediyor mu? Manga, örneğin? Çalışmalarınızla bir bağlantısını görüyor musunuz?

HM: Hayır, aynı fikirde değilim. Manga çizgi romanlarının pek hayranı sayılmam. Onlardan etkilenmedim.

Teoriler umurumda değil. Kelime haznesi de öyle. Önemli olan hikâyeleştirmenin iyi olup olmadığı.

JW: Peki ya Japon halk masalları?

HM: Küçükken çok fazla Japon masalı ya da eski hikâyeler dinledim. Büyürken bu hikâyeler çok kritik oluyor. Mesela Super-Frog figürü, o hikâyeler birikiminden gelmiş olabilir. Sizin de kendi Amerikan masalları birikiminiz var, Almanların kendilerininki var, Rusların keza öyle. Ama aynı zamanda hepimizin yararlandığı ortak bir birikim de var: Küçük Prens, McDonald’s ya da Beatles.

JW: Global popüler kültür birikimi.

HM: Kitap yazmada son zamanlarda hikâyeleştirme çok önemli. Teoriler umurumda değil. Kelime haznesi de öyle. Önemli olan hikâyeleştirmenin iyi olup olmadığı. Artık internet dünyası sayesinde yeni bir masal türümüz var. Aslında bu bir çeşit metafor. O filmi izledim, Matrix – o da modern aklın masalı mesela. Ama buradaki herkes sıkıcı buldu.

JW: Hayao Miyazaki’nin yeni anime filmi Ruhların Kaçışı’nı izlediniz mi? Gördüğüm kadarıyla kitaplarınızla belli benzerlikleri var, o da masal malzemesini ustalıkla işleyerek modernize ediyor. Filmlerini beğeniyor musunuz?

HM: Hayır. Animasyon filmlerini sevmiyorum. Filmin çok az bir bölümünü izledim, ama o benim stilim değil. O tarz şeyler ilgimi çekmiyor. Kitaplarımı yazarken bir imge yakalıyorum ve o imge çok kuvvetli.

JW: Sinemaya sık gider misiniz?

HM: Ah, evet. Her zaman. En sevdiğim yönetmen Finlandiyalı – Aki Kaurismäki. Her filmini sevmişimdir. Alışılagelmişin çok çok dışında.

JW: Ve komik.

HM: Baya komik.

JW: Mizahın dengeleyici olduğunu söylemiştiniz. Yararı olduğu başka şeyler de var mı?

HM: Okurlarımın arada bir gülmesini istiyorum. Japonya’daki birçok okurum, kitaplarımı metroyla işe gidip gelirken okuyor. Ortalama maaşlı biri, günde iki saatini işe gidip gelmeye harcıyor ve bu saatleri okuyarak geçiriyor. Büyük kitaplarımın 2 cilt basılmasının nedeni bu: tek ciltte çok ağır olurlardı. Bazıları bana mektup gönderiyor, kitaplarımı okurken metroda güldüklerinden şikâyet ediyorlar. Bu onlar için çok utanç verici. En sevdiğim mektuplar bunlar oluyor. Kitaplarımı okurken güldüklerini öğreniyorum: bu iyi bir şey. İnsanları her on sayfada bir güldürmeyi seviyorum.

JW: Bu gizli formülünüz mü?

HM: Hesap yapmıyorum. Ama bunu yönetebiliyorum, iyi oluyor. Üniversite öğrencisiyken Kurt Vonnegut ve Richard Brautigan okumayı severdim. Espri anlayışları vardı ve aynı zamanda yazdıkları şey oldukça ciddiydi. Bu tür kitapları seviyorum. Vonnegut ve Brautigan okuduğum ilk zamanlar, böyle muazzam olmalarına şok olmuştum. Yeni bir dünya keşfediyor gibiydim.

JW: Ama aynı şekilde yazmayı hiç denemediniz?

HM: Bence bu dünyanın kendisi de bir çeşit komedi, bu kent yaşamı. Elli kanallı televizyonlar, devletteki o salak insanlar – hepsi komedi. Bu nedenle ciddi olmaya çalışıyorum, ama denedikçe daha da komikleşiyorum. 1968’de ve 1969’da ben on dokuz yaşındayken, buras çok ciddiydi. Çok ciddi bir dönemdi ve insanlar çok idealistti.

JW: Zaten o dönemde yazdığınız İmkânsızın Şarkısı muhtemelen en az komik kitabınız olabilir.

HM: Bu bağlamda jenerasyonumuz ciddi bir jenerasyon. Ama dönüp o günlere bakınca, aslında çok gülünçtü. Çok belirsiz bir dönemdi. Yani sanırım biz – benim jenerasyonum – buna alışığız.

JW: Büyülü gerçekliğin başlıca kurallarından biri de dikkati, hikâyenin fantastik unsurlarına çekmemek. Siz buna rağmen bu kuralı tanımıyorsunuz: karakterleriniz sık sık hikâyenin gidişatındaki tuhaflıklar hakkında yorum yapıyor, hatta okurun bile dikkatini buna çekiyor. Bundaki amacınız nedir? Neden yapıyorsunuz?

HM: Bu çok ilginç bir soru. Biraz düşünmek istiyorum… Pekâlâ, sanırım bu benim, bu dünyanın ne kadar tuhaf olduğuna ilişkin dürüst bir gözlemim. Baş kahramanım, benim yazarken tecrübe ettiklerimi tecrübe ediyor. Ki bu okurlarımın da okurken tecrübe ettikleri şey. Kafka’nın ya da García Márquez’in yazdıkları daha edebi, klasik anlamda. Benim hikâyelerim daha gerçek, daha modern, daha postmodern bir deneyim. Bunu her şeyin – buradaki tüm donanımın, duvarlardaki kitapların, rafların – sahte olduğunu bir film seti gibi düşünün. Duvarlar kâğıttan yapılmış. Eğer kurgumda bir şey sahteyse, sahte olduğunu söylemeyi seviyorum. Gerçekmiş gibi davranmak istemiyorum.

Tolstoy her şeyi tarif etmek istemiş, benim tariflerim çok küçük bir alana odaklı. Küçük şeylerin detaylarını anlattığınızda, odağınız giderek yakınlaşıyor – ve Tolstoy’da olanın aksine, giderek gerçek dışı oluyor. Benim yapmak istediğim de bu.

J.W: Film seti metaforundan devam edersek, kamerayı geri çekerek stüdyodaki çalışmaları göstermek istiyor olabilir misiniz?

HM: Okuru, bunun gerçek bir şey olduğuna ikna etmek istemiyorum; yalnızca olduğu gibi göstermek istiyorum. Bir bakıma okurlara, bunun bir hikâye olduğunu söylüyorum – sahte olduğunu. Ama sahteyi gerçekmiş gibi deneyimlerseniz, gerçek olabilir. Açıklaması pek kolay değil. 19. yüzyılda ve 20.yüzyılın başlarında, yazarlar gerçeği sunuyordu, görevleri buydu. Tolstoy Savaş ve Barış’ta savaş alanını öyle yakından anlatıyordu ki, okurlar gerçek olduğuna inanıyordu. Ama ben bunu yapmıyorum. Gerçek bir şeymiş gibi davranmıyorum. Sahte bir dünyada yaşıyoruz; akşamları sahte haberler izliyoruz. Sahte bir savaşta savaşıyoruz. Hükümetimiz sahte. Ama bu sahte dünyada gerçekliği buluyoruz. Hikâyelerimiz de tıpkı bunun gibi, sahte sahnelerin içinde yürüyoruz ama biz kendimiz, yürürken, gerçeğiz. Bir bağlılık olarak durum gerçek, gerçek bir ilişki. Yazmak istediğim şey bu.

Murakami, eşi Yoko ile.

JW: Yazılarınızda zaman zaman dünyevi detaylara da dönüyorsunuz.

HM: Detayları çok seviyorum. Tolstoy her şeyi tarif etmek istemiş, benim tariflerim çok küçük bir alana odaklı. Küçük şeylerin detaylarını anlattığınızda, odağınız giderek yakınlaşıyor – ve Tolstoy’da olanın aksine, giderek gerçek dışı oluyor. Benim yapmak istediğim de bu.

JW: Odağı çok yakına alarak gerçekçilikten çıkıyorsunuz ve bu sayede gündelik ve banal yeniden değişik olmaya başlıyor?

HM: Yakınlaştıkça gerçekten uzaklaşmak. Benim stilim bu.

J.W: Az önce García Márquez’den ve Kafka’dan edebiyat yazarları olarak bahsettiniz, sizin çalışmalarınızın aksine; kendinizi edebiyat yazarı olarak görmüyor musunuz?

HM: Ben modern edebiyat yazarıyım, ki bu çok farklı. Kafka’nın yazdığı dönem ellerinde yalnızca müzik, kitaplar ve tiyatro varmış; ancak şimdi bizim elimizde internet, sinema, video kiralama ve birçok şey daha var. Bizde artık çok fazla rekabet var. Yani esas sorun zaman: on dokuzuncu yüzyılda insanların – boş gezen sınıftan bahsediyorum – çok fazla boş vakti vardı, bu sayede büyük kitaplar okuyabiliyorlardı. Operaya gidip iki-üç saat orada oturuyorlardı. Ancak şimdi herkes çok meşgul ve gerçek bir boş gezen sınıfı yok. Moby-Dick ya da Dostoyevski okumak elbette iyi, ama insanlar şu an bunun için fazla meşguller. Yani kurgunun kendisi şiddetli bir değişim yaşadı – insanları enselerinden yakalayıp içine sokmamız gerekiyor. Modern kurgu yazarları diğer alanların tekniğini kullanıyor – caz, bilgisayar oyunları, diğer her şey. Bence şu an bilgisayar oyunları kurguya diğer her şeyden çok daha yakın.

JW: Bilgisayar oyunları?

HM: Evet. Ben sevmiyorum ama benzerliği hissedebiliyorum. Bazen yazarken kendimi bilgisayar oyunu tasarlıyormuş gibi hissediyorum ve aynı zamanda da oynuyormuş gibi. Programı uyduruyorum ve işte tam ortasındayım; sol elim sağ elimin ne yaptığından habersiz. Bir çeşit kopma gibi. Bir ayrılma hissi.

JW: Yani bu yazarken bir sonraki adımda ne olacağı hakkında hiçbir fikriniz olmamasına rağmen aslında başka bir tarafınızın ne olacağını tam olarak bildiği anlamına mı geliyor?

HM: Bilinçsizce, sanırım. Yazarken tüm dikkatimi ona verdiğim zaman, yazarın ne hissettiğini biliyorum ve okurun ne hissettiğini de biliyorum. Bu iyi bir şey – yazıma hız kazandırıyor. Çünkü en az okur kadar ben de ne olacağını bilmek istiyorum. Ama bazen de akıntıyı durdurmanız gerek. Eğer çok hızlı giderse insanlar yorulur ve sıkılır. Onları bazı noktalarda durdurmanız gerek.

JW: Peki bunu nasıl yapıyorsunuz?

HM: Hissediyorum. Durmam gereken zamanın geldiğini anlıyorum.

JW: Caz ve genel olarak müzik hakkında ne düşünüyorsunuz? Çalışmalarınızda size katısı nasıl oluyor?

HM: On üç ya da on dört yaşından beri caz dinliyorum. Müzik çok büyük bir etken: akortlar, melodiler, ritim, yazarken hüznü hissetmek çok yardımcı oluyor. Müzisyen olmak istiyordum ama enstrümanları pek iyi çalamıyordum, o nedenle yazar oldum. Yazar olmak da tıpkı müzik yapmak gibi, önce konuyu çalıyorum, sonra doğaçlama çalıyorum, sonra da bir sonuca varıyorum.

JW: Klasik caz parçalarında baştaki konu sona doğru geri döner, siz de kendi konularınıza dönüyor musunuz?

HM: Bazen. Bana göre caz bir yolculuk, ruhsal bir yolculuk. Yazmaktan hiçbir farkı yok.

JW: En sevdiğiniz caz müzisyenleri kimler?

HM: Çok fazla var! Stan Getz ve Gerry Mulligan’ı beğeniyorum. Benim gençliğimde bu ikili en havalı müzisyenlerdi. Aynı zamanda Miles Davis ve Charlie Parker’ı da severim, tabii ki. Ama pikaba en çok hangisini koyuyorsunuz diye soruyorsanız, o zaman cevabım ellilerden altmışlara kadarki Miles olur. Miles her zaman bir yenilikçiydi, kendi devrimlerini yapan bir adam – kendisine son derece hayranım.

JW: Coltrane’ı sever misiniz?

HM: Eh, biraz. Bazen abartıyor. Fazla zorluyor.

JW: Peki diğer müzik türleri?

HM: Klasik müziği seviyorum, özellikle barok müziği. Ve yeni kitabımda, Sahilde Kafka’da ana karakter, erkek çocuk, Radiohead ve Prince dinliyor. Çok şaşırmıştım: Radiohead’ın bazı üyeleri benim kitaplarımı seviyormuş!

JW: Ben şaşırmadım.

HM: Kid A albümünün Japonca kapağını yapan kişiyi okudum geçen gün ve o kitaplarımı sevdiklerini söylüyordu, çok gururlandım.

JW: Biraz Sahilde Kafka’dan bahsedebilir misiniz?

HM: Şimdiye dek yazdığım en karışık kitap, Zemberekkuşu’nun Güncesi’nden bile daha karışık. Açıklaması neredeyse imkânsız.

Paralel giden iki hikâye var. Baş kahramanım on beş yaşında bir çocuk. Adı Kafka. Diğer hikâyede baş kahraman altmış yaşında yaşlı bir adam. Kör cahil; okuma yazma bilmiyor. Biraz avanak, ama kedilerle konuşabiliyor. Çocuk, Kafka, babası tarafından lanetlenmiş, Oedipus tarzı bir lanet: beni öldüreceksin, babanı, ve annenle sevişeceksin. Lanetinden kaçmak için babasından kaçıyor ve çok uzak bir yere gidiyor, ama çok değişik bir dünya yaşıyor, çok gerçek dışı, rüya gibi şeyler.

JW: Yapısal olarak Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’na benziyor mu, bir ileri bir geri gitmesi, bölüm bölüm, bir hikâyeden öbür hikâyeye?

HM: Doğru. Başta Haşlanmış Harikalar Diyarı’nın devamını yazmaya çalışıyordum, ama sonra tamamen başka bir hikâye yazmaya karar verdim. Ancak stil benziyor. Ruh çok benziyor. Teması bu dünya ve diğer dünya; ikisi arasında nasıl gidip geldiğiniz.

JW: Bunu duymak beni çok heyecanlandı, çünkü Haşlanmış Harikalar Diyarı en sevdiğim kitabınız.

HM: Benim de. Yenisi çok tutkulu bir kitap, çünkü kitaplarımdaki ana karakterle hep ya yirmilerinde ya da otuzlarında oluyor. Ama bu kez on beş yaşında.

JW: Holden Caufield gibi mi?

HM: Doğru. Bu hikâyeyi yazmak bir bakıma heyecan vericiydi. Çocuk hakkında yazdığımda, on beş yaşındaki halimi hatırlayabiliyordum. Bence hafıza insanların en önemli varlığı. Bir çeşit yakıt gibi; yanıyor ve sizi ısıtıyor. Benim hafızam sandık gibi: o sandıkta çok fazla çekmece var ve on beş yaşında olmak istediğimde, belli bir çekmeceyi açıyorum ve Kobe’da bir çocukken gördüğüm o anı buluyorum. Havayı koklayabiliyorum ve zemine dokunabiliyorum ve ağaçlardaki yeşili görebiliyorum. İşte bu yüzden de kitap yazmak istiyorum.

JW: On beş yaşındaki halinizin algısına geri dönebilmek için?

HM: Bir anlığına. Evet.

JW: Japonya’da başka bir yerde değil de Kobe’de büyümüş olmanızın geliştirdiğiniz stiliniz üzerindeki önemi nedir? Kobe materyalist bir şehir olmasıyla ünlü, ve muhtemelen biraz da eksantrik.

HM: Kyoto’daki insanlar Kobe’dekilere göre daha tuhaf! Dağlarla çevrililer, bu nedenle mantaliteleri farklı.

JW: Ama siz Kyoto’da doğdunuz değil mi?

HM: Evet, ama ben iki yaşındayken Kobe’ye taşındık. O nedenle oralıyım. Kobe deniz kenarında ve dağların yanında, sınırda gibi. Tokyo’yu sevmiyorum, çok düz, çok geniş, uçsuz bucaksız. Burayı da sevmiyorum.

JW: Ama burada yaşıyorsunuz! Eminim ki istediğiniz her yerde yaşayabilirsiniz.

HM: Çünkü burada anonim kalabiliyorum. New York için de aynısı geçerli. Kimse beni tanımıyor, her yere gidebilirim. Metroya binebilirim ve kimse beni rahatsız etmez. Tokyo’nun banliyölerinde küçük bir kasabada evim var ve oradaki herkes beni biliyor. Her yürüyüşe çıktığımda, beni tanıyorlar. Ve bazen bu çok rahatsız edici oluyor.

JW: Ryu Murakami’den bahsetmiştiniz. Bir yazar olarak çok farklı bir gündemi var gibi.

HM: Benim tarzım bir çeşit postmodern, onunki daha çok ana akım. Emanet Dolabı Bebekleri’ni ilk okuduğumda, şoka girmiştim; böyle güçlü bir roman yazmaya karar vermiştim. Sonra Yaban Koyununun İzinde’yi yazmaya başladım. Yani biraz rakip gibiyiz.

JW: Arkadaş mısınız?

HM: İyi bir ilişkimiz vardı. En azından düşman değiliz. Çok doğal, güçlü bir yeteneği var. Yani bu yetenek hemen yüzeydeymiş gibi. Ama benim durumumda, çok daha derindeydi ve benim sürekli kazmam gerekti. Gerçek bir ırgattım. Ve oraya ulaşmam çok vaktimi aldı. Ama ulaştığımda da güçlü ve kendimden emindim. Hayatım sistematik hale gelmişti. İyi ki tüm yol boyunca kazmışım.

Paris Review, 2004

Çeviren: Denis Gürcü

(1160)

Yorum yaz