Home Bilgi Bankası Edebiyat Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: "Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim."
Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: "Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim."

Haruki Murakami ile Yaratma Sanatı Üstüne: "Ben yalnızca kitabımı okuyan insanlar gibiyim."

848
0

Zih­nim­deki deli kısmı göre­bi­li­yo­rum, özel­likle de yazar­ken – deli doğru kelime değil, alı­şıl­ma­dık, ger­çek dışı. Elbette ger­çek dün­yaya dön­mek zorunda kalı­yo­rum ve o zaman da aklı başında tara­fımı kul­la­nı­yo­rum. Ama eğer deli tara­fım olma­saydı, hasta tara­fım, şu an burada ola­maz­dım”

John Wray

Haruki Murakami’nin, kitap­ları İngi­liz­ceye çev­ril­miş tar­tış­ma­sız en deney­sel Japon romancı olması bir yana, ken­disi aynı zamanda da en popü­leri, kitap­ları dünya çapında mil­yon­lar satı­yor. En büyük roman­ları ger­çek­likle masal ara­sın­daki ince bir çiz­gide geçi­yor, poli­siye ve bilim kurgu: Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı ve Dün­ya­nın Sonu’nda, ve Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’nde örne­ğin, ger­çek­ten iki ayrı zihne sahip bir baş kah­ra­man öne çıkı­yor. Zemberekkuşu’nun Gün­cesi muh­te­me­len Murakami’nin Japonya dışında en çok bili­nen çalış­ması. Sıkıcı bir şekilde baş­la­yan kitap – kayıp karı­sını ara­yan bir adamla – son­ra­sında Laurence Sterne’nin Trist­ram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüş­leri roma­nın­dan beri görül­me­miş, son derece garip bir anlatı tar­zına ve karı­şıma dönü­şü­yor.

Murakami’nin dün­yası kina­yeli bir dünya, tanı­dık sem­bol­lerle – boş bir kuyu, bir yeraltı şehri – yapı­lan­dı­rıl­mış ama bu sem­bol­le­rin mak­sadı, ardında büyülü bir şey bıra­kı­yor. Buna kar­şın Murakami’nin popü­ler kül­türe olan borcu da (ve bil­hassa Ame­ri­kan popü­ler kül­tü­rüne) başka hiç­bir yaza­rın eser­le­ri­nin tümünde bu denli kişi­sel olma­dığı için tar­tı­şı­la­bi­lir.

Mura­kami 1949’da Japonya’nın antik baş kenti Kyoto’da, milli kül­türe karşı yer­leş­miş bir ilgisi olan orta sınıf bir aile­nin oğlu ola­rak dün­yaya geldi. Babası Japon ede­bi­yatı öğret­me­niydi, büyük­ba­bası ise Budist bir keşiş. Mura­kami iki yaşın­day­ken ailesi, sürekli yaban­cı­la­rın (özel­likle Ame­ri­kalı deniz­ci­le­rin) gelip git­tiği, hare­ketli bir liman kenti olan Kobe’ye taşındı ve Murakami’nin duyar­lı­lı­ğını en çok şekil­len­di­ren de bu şehir oldu. Mura­kami Japon ede­bi­ya­tını, sana­tını ve müzi­ğini çok erken yaşta red­de­de­rek kim­li­ğini Japonya’nın çok daha dışında bir dün­yayla, yal­nızca caz plak­la­rın­dan, Holl­y­wood film­le­rin­den ve sahaf­lar­dan olu­şan bir dün­yayla oluş­turdu.

Alt­mış­la­rın sonunda Tokyo’da bir öğren­ciy­ken, post­mo­dern kurgu başa­rı­sında doruk nok­ta­sına ulaş­tığı dönem­lerde, bu akıma karşı hem fazla fazla hem de oldukça ilgi duy­duğu bir damak tadı geliş­tirdi. Otuz üç yaşında evlendi ve bun­dan son­raki bir­kaç yılını Tokyo’da “Peter Cat” isimli bir caz kulübü işle­te­rek geçirdi. Ta ki ilk romanı yayın­la­nana kadar, ki bu roman da onun yaza­rak ken­di­sini geçin­dir­meye baş­la­ma­sını sağ­ladı. Ken­di­sine Gunzo Ede­bi­yet Ödülü’nü ve okur kit­le­sini kazan­dı­ran ilk romanı Hear the Wind Sing İngi­liz­ceye çev­rildi ancak Murakami’nin isteği üze­rine Japonya dışına çıka­madı.

Taki­binde çıkan her kitap, Murakami’ye yapı­lan övgü­leri ve popü­la­ri­te­sini art­tıdı. Ancak 1987’deki ilk ger­çekçi romanı İmkân­sı­zın Şar­kısı, Murakami’yi âdeta bir ede­bi­yat yıl­dı­zına ve fiilen “jena­ras­yo­nun sesi”ne dönüş­türdü, J. D. Salinger’in sek­sen­ler Japon ver­si­yo­nuna. Kitap yal­nıza Japonya’da iki mil­yon­dan fazla sattı. Tokyo’daki her evin demir­baş­la­rın­dan birine dönüştü.

Mura­kami kendi ülke­sinde ünlü biri olmayı iste­me­di­ğin­den beri kamu­sal ima­jıyla ara­sına bir mesafe koya­bil­mek için yıl­lar­dır yurt dışında yaşı­yor. Bu süreçte hem Avrupa’da hem Amerika’da yaşadı, Zemberekkuşu’nun Gün­cesi örne­ğin, Tufts ve Prin­ce­ton Üni­ver­si­te­le­rinde ders verir­ken yazıldı. İmkân­sı­zın Şar­kısı’ndaki şiir­sel­liğe hiç­bir zaman tama­men dön­me­miş olsa da roman­ları çok daha geniş bir okur kit­le­sine ulaş­maya devam etti – yeni romanı Sahilde Kafka, Japonya’da ilk çık­tı­ğında üç yüz binin üze­rinde sattı ve İngi­liz­cesi çık­tığı yılın sonunda tüken­mişti.

Mura­kami, ulus­la­ra­rası düzeyde kendi jene­ras­yo­nu­nun en çok oku­nan Japon yazarı, Japonya’daki nere­deyse her ödülü kazandı, en büyüğü Yomi­uri Ede­bi­yat Ödülü de dahil. Ken­disi aynı zamanda son derece aktif bir çevir­men, Ray­mond Car­ver, Tim O’Brien ve F. Scott Fitz­ge­rald gibi geniş bir çeşit­li­lik­teki yazar­la­rın eser­le­rini Japon okur­larla buluş­turdu, hem de bir­ço­ğunu ilk kez.

Murakami’nin ofisi, New York’un SoHo’suna ben­ze­yen, şeh­rin mağa­za­lara boğul­muş en büyük cad­desi Aoyama’nın hemen dışında. Çev­rede çok fazla deği­şim olma­sına rağ­men bina bu deği­şi­min ara­sında oldukça güdük ve yaşlı görü­nü­yor. Mura­kami bina­nın altıncı katında orta büyük­lükte bir daire kira­la­mış ve oda­ları da ben­zer bir izle­min veri­yor: sade ahşap dolap­lar, döner kol­tuk­lar, mylar kaplı masa­lar – özetle ofis mobil­ya­ları. Dekor, bir yaza­rın çalışma ala­nına faz­la­sıyla tezat görünse de bir şekilde tam ola­rak da uyu­yor gibi: Murakami’nin karak­ter­leri de genel­likle bu tarz gün­de­lik bir ortam­day­ken hayal dün­yası tara­fın­dan çağı­rı­lır­lar. Görü­nen o ki Mura­kami burada arada sırada yazsa da ofi­sin temel işlevi Murakami’nin kari­ye­riyle ilgili işle­rin komuta mer­kezi olmak. Ofiste oldukça sakin bir hava var. Nazik adım­larla süzü­len iki asis­tan dışında pek kimse yok.

Ard arda iki akşa­mü­zeri yapı­lan aşa­ğı­daki söy­leşi boyunca, Mura­kami güle­rek ofis­teki ses­siz­liği boz­maya oldukça gönül­lüydü. Meş­gul bir adam olduğu çok açık ve ken­di­si­nin de kabul ettiği üzere, pek de konuşma merak­lısı değil. Ancak ne zaman ki ciddi bir konu açılsa, onu faz­la­sıyla odak­lan­mış ve açık sözlü gör­düm. Müm­kün olan en doğru yanıtı vere­bil­mek için açık­la­ma­ları ara­sında uzun ara­lar verse de oldukça akıcı konuştu. Konu caza ve mara­ton koşu­la­rına gelin­di­ğiyse, yani iki büyük tut­ku­suna, sanki yirmi yaş genç bir adama, ya da on beş yaşında bir çocuğa bile dönü­şe­bi­li­yor.

John Wray: Yeni öykü kita­bı­nız After the Quake’i yeni bitir­dim. Ger­çekçi öykü­leri İmkân­sı­zın Şar­kısı roma­nı­nız­daki gibi rahat bir şekilde karış­tır­ma­nız ilgimi çekti. Daha doğ­rusu şöyle diye­bi­li­riz, diğer kitap­la­rı­nı­zın Zemberekkuşu’nun Gün­cesi ya da Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı ve Dün­ya­nın Sonu ile çok daha fazla ortak nok­tası vardı. Bu iki biçim ara­sında temel bir fark göre­bi­li­yor musu­nuz?

Haruki Mura­kami: Benim tar­zım, yani tar­zı­mın ne oldu­ğuna dair düşün­cem Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı’na daha yakın. Şah­sen ger­çekçi tarzı sev­mi­yo­rum. Daha ger­çe­küstü bir stil ter­cih edi­yo­rum. Ancak İmkân­sı­zın Şar­kısı’nda, yüzde yüz ger­çekçi bir roman yaz­maya karar ver­miş­tim. Bunu dene­yim­le­meye ihti­ya­cım vardı.

JW: Bu durumda o kitabı bir tarz dene­mesi ola­rak mı düşün­dü­nüz yoksa en iyi ger­çekçi bir şekilde anla­tı­la­bi­le­ce­ğine inan­dı­ğı­nız özel bir hikâ­ye­niz mi vardı?

HK: Eğer ger­çe­küstü roman­lar yaz­maya devam etsey­dim kült bir yazar ola­bi­lir­dim. Ama ana akı­mın içine gir­mek iste­dim, bu nedenle de ger­çekçi bir kitap yaza­bi­le­ce­ğimi kanıt­la­mam gere­ki­yordu. O kitabı yaz­ma­mım sebebi bu. Japonya’da çok-satan oldu ve öyle olma­sını da bek­li­yor­dum.

JW: O halde aslında stra­te­jik bir seçimdi diye­bi­li­riz.

HM: Doğru. İmkân­sı­zın Şar­kısı’nı oku­mak ve anla­mak çok kolay. O kitabı bir­çok insan beğendi. Bu sayede artık diğer işle­rimle de ilgi­le­ne­bi­lir­ler, yani çok yar­dımı olu­yor.

JW: O halde Japon okur­lar da Ame­ri­kalı okur­lar gibi? Kolay bir hikâye isti­yor­lar.

HM: Son kita­bım, Sahilde Kafka, 300 bin set sattı – burada iki cilt halinde bili­yor­su­nuz. Bu kadar çok sat­ma­sına şaşır­dım, sık rast­la­nan bir şey değil. Hikâye oldukça kar­ma­şık ve takip etmesi zor. Ama benim tar­zımı, benim yazın şek­limi oku­mak çok kolay. İçinde mizah anla­yışı var, dra­ma­tik ve sürük­le­yici. Bu iki fak­tör ara­sında büyü­le­yici bir denge var; ki bu da belki de başa­rı­mın başka bir sebebi. Ancak yine de, bu kadar sat­ması ina­nıl­maz. Her üç-dört yılda bir yeni bir roman yazı­yo­rum ve insan­lar bunu bek­li­yor­lar. Bir kere John Irving ile röpor­taj yap­mış­tık, bana iyi bir kita­bın eroin gibi oldu­ğunu söy­le­mişti. Bir kere bağ­lan­dı­lar mı, her zaman bek­li­yor­lar.

Yaz­maya baş­la­dı­ğımda nere­deyse hiç­bir pla­nım olmaz. Sadece hikâ­ye­nin gel­me­sini bek­le­rim. Ne tür bir öykü olsun diye seç­mem ya da hikâ­yede neler ola­ca­ğını. Sadece bek­le­rim.

JW: Okur­la­rı­nızı uyuş­tu­rucu bağım­lı­la­rına çevir­mek isti­yor­su­nuz.

HM: Bunu John Irving söy­ledi.

JW: Bu iki fak­tör –düz, takip etmesi kolay bir anla­tımı, ser­sem­le­tici bir olay örgü­süyle eşleş­tir­mek– bilinçli bir seçim mi?

HM: Hayır, değil. Yaz­maya baş­la­dı­ğımda nere­deyse hiç­bir pla­nım olmaz. Sadece hikâ­ye­nin gel­me­sini bek­le­rim. Ne tür bir öykü olsun diye seç­mem ya da hikâ­yede neler ola­ca­ğını. Sadece bek­le­rim. İmkân­sı­zın Şar­kısı farklı bir şeydi, çünkü ger­çeğe uygun bir tarzda yaz­maya karar ver­miş­tim. Ama nor­malde seçim yapa­mam.

JW: Ama anla­tı­cı­nın sesini, o ifa­de­siz, takip etmesi kolay sesi seç­mi­yor musu­nuz?

HM: Bazı imge­ler belir­li­yo­rum ve par­ça­ları bir­leş­ti­ri­yo­rum. Bu olay örgüsü olu­yor. Daha sonra olay örgü­sünü okura açık­lı­yo­rum ve bir şey açık­lar­ken de oldukça kibar olma­lı­sı­nız. Bu söy­le­di­ği­min çok küs­tahça oldu­ğunu far­kın­da­yım, eğer küs­tah oldu­ğunu düşü­nü­yor­sa­nız sorun değil. Kolay keli­me­ler ve iyi meta­for­lar; iyi bir ale­gori yara­tı­yor. Yani yap­tı­ğım bu. Okura oldukça özenli ve açık bir şekilde açık­lı­yo­rum.

JW: Bunu yap­mak size kolay mı geli­yor?

HM: Ben zeki deği­lim. Ben kibirli deği­lim. Ben yal­nızca kita­bımı oku­yan insan­lar gibi­yim. Bir caz kulü­büm vardı ve kok­teyl­ler, sand­viç­ler yapar­dım. Yazar olmak iste­me­dim, ken­di­li­ğin­den oldu. Bu bir çeşit lütuf, bilir­si­niz, cen­net­ten. Bu nedenle faz­la­sıyla müte­vazı olmam gerek­ti­ğini düşü­nü­yo­rum.

JW: Kaç yaşında yazar oldu­nuz? Bu sizin için bir sürp­riz miydi?

HM: 29 yaşın­day­ken. Ah evet, sürp­rizdi. Ama hemen alış­tım.

JW: Hemen mi? Yaz­maya baş­la­dı­ğı­nız ilk gün­den rahat mı his­set­meye baş­la­dı­nız?

HM: Bir gün gece yarı­sın­dan sonra, mut­fak masa­sında yaz­maya baş­la­dım. O ilk kitabı bitir­mem 10 ay sürdü. Yayı­ne­vine yol­la­dım ve ödül gibi bir şey aldım, rüya gibiydi, bunun ger­çek­ten yaşa­nı­yor olma­sına şaşır­mış­tım. Ama bir süre sonra, düşün­düm ki, evet, oldu ve ben artık bir yaza­rım. Neden olma­sın? İşte bu kadar basit. JW: Eşi­niz yaz­maya baş­lama kara­rı­nızı nasıl kar­şı­ladı?

HM: Nere­deyse hiç­bir şey söy­le­medi. Ben, Ben bir yaza­rım, dedim. Şaşırdı ve biraz da utandı.

JW: Neden utandı? Yapa­ma­ya­ca­ğı­nızı mı düşü­nü­yordu?

HM: Yazar olmak biraz gös­te­rişli bir şey.

JW: Örnek aldı­ğı­nız kişi­ler kim­ler? Hangi Japon yazar­lar sizi etki­ledi?

HM: Çocuk­ken ve hatta genç­li­ğimde Japon yazar­ları pek oku­ma­dım. Bu kül­tür­den kaç­mak iste­dim, sıkıcı bulu­yor­dum. Çok yapış yapış.

JW: Baba­nız Japon Ede­bi­yatı öğret­me­niydi değil miydi?

HM: Doğru. Yani aynı zamanda da bir baba-oğul ola­yıydı. Ben direk batı kül­tü­rüne yönel­dim: caz müzik ve Dos­to­yevski ve Kafka ve Ray­mond Chand­ler. Bu benim kendi dün­yamdı, benim fan­tezi dün­yam. İste­sey­dim St. Petersburg’a ya da Batı Hollywood’a gide­bi­lir­dim. Roma­nın gücü budur, iste­di­ğin yere gide­bi­lir­sin. Şimdi Amerika’ya git­mek çok kolay – dün­ya­nın her yerin­den her­kes gide­bi­lir – ama 1960’larda bu nere­deyse imkân­sızdı. Bu nedenle ben sadece müzik din­le­ye­rek oraya gide­bi­li­yor­dum. Bir çeşit ruh hali gibiydi, bir rüya gibi.

JW: Bu da bir nok­tada yaz­ma­nıza neden olmuş.

HM: Doğru. 29 yaşın­day­ken bir­den­bire yaz­maya baş­la­dım. Bir şey­ler yaz­mak iste­dim ama nasıl yapa­ca­ğımı bil­mi­yor­dum. Japonca nasıl yazı­la­ca­ğını bil­mi­yor­dum – Japon yazar­la­rın nere­deyse hiç­bir kita­bını oku­ma­mış­tım – bu nedenle tüm tarzı, yapıyı, her şeyi, oku­du­ğum diğer kitap­lar­dan ödünç aldım, Ame­ri­kan ya da Batı kitap­la­rın­dan. Sonuç ola­rak kendi tar­zımı oluş­tur­muş oldum. Yani bu bir baş­lan­gıçtı.

JW: İlk kita­bı­nız basıldı, nere­deyse daha yolun başın­day­ken bir ödül kazan­dı­nız. Diğer yazar­larla tanış­maya baş­la­dı­nız mı?

HM: Hayır, hem de hiç.

JW: O dönemde yazar olan hiç­bir arka­da­şı­nız yok muydu?

HM: Hiç.

J.W: Peki zamanla arka­da­şı­nız ya da mes­lek­ta­şı­nız olan biriyle tanış­tı­nız mı?

HM: Hayır, hem de hiç.

J.W: Bugün hala, yazar olan bir arka­da­şı­nız yok mu?

HM: Hayır. San­mı­yo­rum.

JW: Kita­bı­nız yazılma süre­cin­dey­ken çalış­ma­la­rı­nızı gös­ter­di­ği­niz biri var mı?

HM: Asla.

JW: Peki ya eşi­niz?

HM: Pekâlâ, ilk roma­nı­mın tas­la­ğını gös­ter­miş­tim ancak hiç­bir zaman oku­ma­dı­ğını iddia edi­yor! Yani hiç etki­len­medi, sanı­rım.

JW: Etki­len­medi?

HM: Hayır. Ama o ilk tas­laktı ve ber­battı. Sonra tek­rar ve tek­rar yaz­dım.

JW: Peki şimdi siz bir kitap üze­rinde çalı­şır­ken, ne yaz­dı­ğı­nızı hiç merak etmi­yor mu?

HM: Her kitap yazı­şımda, ilk oku­rum o olur. Ona güve­ni­yo­rum. Bir bakıma benim part­ne­rim gibi. Scott Fitz­ge­rald gibi – onun için, Zelda ilk okurdu.

JW: O halde kari­ye­ri­ni­zin hiç­bir nok­ta­sında, hiç­bir zaman ken­di­nizi her­hangi bir yazar top­lu­lu­ğuna dahil his­set­me­di­niz mi?

HM: Ben yal­nız­lığı seven biri­yim. Grup­ları, okul­ları, ede­bi­yat top­lu­luk­la­rını sev­mem. Princeton’dayken, bir bar vardı, ya da o tarz bir şey, ve oraya yemeğe davet edil­miş­tim. Joyce Carol Oates ora­daydı ve Toni Mor­ri­son ve çok kork­muş­tum, nere­deyse hiç­bir şey yiye­me­miş­tim! Mary Mor­ris de ora­daydı ve ken­disi çok tatlı biri­dir, nere­deyse benimle aynı yaşta. Onunla arka­daş olduk diye­bi­li­rim. Ancak Japonya’da hiç yazar arka­da­şım yok, çünkü ben yal­nızca… mesafe isti­yo­rum.

JW: Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’nin önemli bir bölü­münü Amerika’da yaz­dı­nız. Orada yaşa­ma­nın yazma süre­ci­nizde ya da met­nin ken­di­sinde net bir etkisi oldu mu?

HM: Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’ni yaz­dı­ğım 4 sene boyunca, Amerika’da bir yabancı gibi yaşa­dım. Bu “yaban­cı­lık” beni bir gölge gibi takip edi­yordu ve aynı­sını roman­daki ana karak­tere de yaptı. Şimdi düşü­nünce, eğer romanı Jopanya’da yaz­mış olsay­dım muh­te­me­len çok farklı bir kitap olurdu.

Amerika’da yaşar­ken ki yaban­cı­lı­ğım, Japonya’daki yaban­cı­lı­ğım­dan fark­lıydı. Amerika’da daha direkt ve apa­çık orta­daydı ve bu da bana ken­dimle ilgili daha net bir far­kın­da­lık kazan­dırdı. Bu romanı yazma süre­cim, bir bakıma ken­dimi çıp­lak­laş­tır­mak gibiydi.

JW: Şu an Japonya’da yazan ve sizin oku­yup beğen­di­ği­niz insan­lar var mı?

HM: Evet, bazı­ları. Ryu Mura­kami, Banana Yos­hi­moto – bazı kitap­la­rını beğe­ni­yo­rum. Ama her­hangi bir değer­len­dirme ya da eleş­tiri yap­mam; buna dahil olmak iste­mem.

JW: Neden olma­sın?

HM: Bence benim işim insan­ları ve dün­yayı göz­lem­le­mek, ve onları yar­gı­la­mak değil. Ken­dimi her zaman sözüm ona yar­gı­lar­dan uzak bir yere konum­la­mayı ummu­şum­dur. Her şeyi, dün­ya­daki tüm ola­sı­lık­lara açık bir şekilde bırak­mak iste­rim.

Çeviri yap­mayı eleş­ti­riye ter­cih ede­rim, çünkü çeviri yapar­ken her­hangi bir şeyi yar­gı­la­maya nadi­ren gerek­si­nim duyar­sın. Satır satır, en sev­di­ğim işin vücu­dum­dan ve zih­nim­den akıp git­me­sine izin veri­rim. Eleş­tir­men­lere bu dün­yada ihti­ya­cı­mız var elbette, ancak o benim işim değil.

JW: Sizin kitap­la­rı­nıza döne­cek olur­sak: sert Ame­ri­kan poli­si­ye­si­nin kıy­metli bir kay­nak olduğu çok açık. Bu türe ne zaman aşina oldu­nuz ve sizi bununla ilgili heye­can­lan­dı­ran kim?

HM: Bir lise öğren­cisi ola­rak, suç roman­la­rına âşık olmuş­tum. Bir­çok yaban­cı­nın ve deniz­ci­nin gelip kitap­la­rını ikinci el kita­bev­le­rine sat­tığı bir liman kenti olan Kobe’de yaşı­yor­dum. Fakir­dim, ama kitap­ları ucuza ala­bi­li­yor­dum. İngi­lizce oku­mayı o kitap­lar­dan öğren­dim ve benim için çok heye­can veri­ciydi.

JW: İngi­lizce oku­du­ğu­nuz ilk kitap neydi?

HM: Ross MacDonald’dan The Name Is Arc­her. O kitap­lar­dan çok şey öğren­dim. Baş­la­dık­tan sonra elim­den bıra­ka­mı­yor­dum. Aynı zamanda Tols­toy ve Dos­to­yevski oku­mayı da çok sever­dim. Onla­rın kitap­ları da sürük­le­yici, uzun­dur ama oku­mayı bıra­ka­maz­dım. Yani benim için ikisi de aynı şey, Dos­to­yevski ve Ray­mond Chand­ler. Hatta şu an bile kurgu yazar­ken ki ide­alim Dos­to­yevski ve Chandler’ı aynı kitaba koy­mak. Ama­cım bu.

JW: Kafka’yı ilk kaç yaşın­day­ken oku­du­nuz?

HM: On beş yaşında. Şato’yu oku­muş­tum, harika bir kitap­tır. Bir de Dava.

JW: İlginç. Bu iki kitap da biti­ril­me­den bıra­kıl­mıştı, ki bu da tabii ki hiç­bir zaman çözü­le­me­dik­leri anla­mına geliyor—tıpkı sizin son kitap­la­rı­nız gibi, Zemberekkuşu’nun Gün­cesi – sanki oku­yu­cu­nun da bek­le­diği buy­muş gibi, genelde bir çözümü red­de­di­yor bu kitap­lar. Bunu yap­ma­nızda Kafka’nın bir etkisi ola­bi­lir mi?

HM: Tek etken o değil. Ray­mond Chandler’ı tabii ki oku­muş­su­nuz­dur. Onun kitap­ları da ger­çek bir sonuca var­maz. Katil şu, diye­bi­lir ama benim için bunu kimin yap­tı­ğı­nın önemi yok. Howard Hawks Bir­le­şen Kalp­ler’i beyaz per­deye akta­rır­ken ilginç bir olay yaşan­mış. Hawks, şöförü kimin öldür­dü­ğünü anla­ya­ma­mış ve Chandler’ı ara­yıp sor­muş, Chand­ler da Umrumda değil! diye yanıt­la­mış. Benim için de durum böyle. Sonuç hiç­bir anlam ifade etmi­yor. Kara­ma­zov Kardeşler’de kati­lin kim olduğu umrumda değil.

JW: Ve zaten şöförü öldü­re­nin kim oldu­ğunu bulma isteği de Bir­le­şen Kalp­ler’i sürük­le­yici yapan şey­ler­den biri.

HM: Ben ken­dim, yazar­ken, kimin yap­tı­ğını bil­mi­yo­rum. Oku­yucu ve ben, aynı yerde olu­yo­ruz. Bir hikâye yaz­maya baş­la­dığmda sonucu hiç bil­mi­yo­rum, hikâ­yede neler ola­ca­ğını da. Eğer başta bir cina­yet vakası varsa, kati­lin kim oldu­ğunu bil­mi­yo­rum. Kitabı yazı­yo­rum çünkü ben de bunu öğren­mek isti­yo­rum. Eğer kati­lin kim oldu­ğunu bilir­sem, hikâye yaz­ma­nın hiç­bir mak­sadı kal­maz.

JW: Peki bunda biraz da kitap­la­rı­nızı açık­la­mayı iste­me­me­ni­zin etkisi ola­bi­lir mi, bir rüya­yın ana­liz edil­di­ğinde gücünü kay­bet­mesi gibi.

HM: Kitap yaz­ma­nın iyi tarafı, uya­nık­ken rüya göre­bi­li­yor olmak. Eğer ger­çek bir rüyaysa, bunu kont­rol ede­mez­si­niz. Kitap yazar­ken uya­nık­sı­nız, zaman dili­mini, uzun­lu­ğunu, her şeyi seçe­bi­lir­si­niz. Sabah­ları dört-beş saat yazı­yo­rum ve vakti gel­di­ğide duru­yo­rum. Ertesi gün devam ede­bi­li­rim. Eğer ger­çek bir rüyaysa, bunu yapa­maz­sı­nız.

JW: Yazar­ken kati­lin kim oldu­ğunu bil­me­di­ği­nizi söy­le­di­niz, ama aklıma olası bir istisna geli­yor: Dance Dance Dance’deki Gotanda karak­teri. O kitapta Gotanda’yı iti­raf etme anına sürük­le­yen kasti bir yapı vardı, kla­sik suç roman­la­rında olan roman stili gibi, bize şüp­he­len­me­miz gere­ken en son kişi ola­rak sunuldu. Belki başın­dan beri Gotanda’nın suçlu olduğu bili­yor ola­bi­lir misi­niz?

HM: İlk tas­lakta, Gotanda oldu­ğunu bil­mi­yor­dum. Sona doğru yak­laş­tıkça – üçte iki­sine ya da yak­la­şık o kada­rına – artık bili­yor­dum. İkinci tas­lağı yazar­ken, Gotanda sah­ne­sini yeni­den yaz­dım, kati­lin o olduğu bile­rek.

İlk tas­lağı altı ayda yazı­yo­rum ve sonra yeni­den yaz­mak da yedi-sekiz ayımı alı­yor.

JW: Revize etme­nin temel amaç­la­rın­dan biri de bu mu – ilk tas­la­ğın sonuna gel­di­ği­nizde öğren­dik­le­ri­nizi alıp belli bir kaçı­nıl­maz­lık hissi ver­mek adına önceki bölüm­ler üze­rinde yeni­den çalış­mak?

HM: Doğru. İlk tas­lak çok dağı­nık olur; yeni­den ve yeni­den revize etmem gere­kir.

JW: Genelde kaç tas­lak üze­rin­den geç­miş olu­yor­su­nuz?

HM: Dört ya da beş. İlk tas­lağı altı ayda yazı­yo­rum ve sonra yeni­den yaz­mak da yedi-sekiz ayımı alı­yor.

JW: Oldukça hızlı.

HM: Ben çalış­kan biri­yim. Yap­tı­ğım işe çok fazla kon­santre olu­rum. Yani bilir­si­niz, bunu yap­mak kolay­dır. Yaz­dı­ğım zaman, roma­nımı yaz­mak dışında başka hiç­bir şey yap­mam.

JW: Tipik bir çalışma günü­nü­zün plan­la­ması nasıl?

HM: Roman yazma modumda oldu­ğum zaman, sabaha karşı dörtte kal­ka­rım ve beş-altı saat çalı­şı­rım. Akşa­mü­zeri, 10 kilo­metre koşa­rım ya da yüz elli metre yüze­rim (Ya da bazen ikisi bir­den), sonra biraz oku­rum ve müzik din­le­rim. Akşam dokuzda yatağa gire­rim. Hiç­bir deği­şik­lik yap­ma­dan, her gün bu rutini uygu­la­rım. Burada önemli olan tek­rar etmek, bir çeşit hip­noz gibi. Daha derin bir ruh haline eriş­mek için ken­dimi hip­no­tize edi­yo­rum. Ama bu tarz bir tek­rar çok uzun sürerse – altı aydan bir yıl kadar – ciddi bir zihin­sel ve fizik­sel güç gerek­ti­rir. Bu manada, uzun bir roman yaz­mak, hayatta kalma eği­timi gibi. Sanat­sal duyar­lı­lık kadar fizik­sel güç de gerekli.

JW: Karak­ter­le­ri­niz hak­kında sor­mak isti­yo­rum. Çalı­şır­ken size ne kadar ger­çek geli­yor­lar? Hikâ­ye­den bağım­sız bir hayat­ları olması sizin için önemli mi?

HM: Kita­bımda bir karak­ter hazır­lar­ken ger­çek haya­tım­daki insan­ları göz­lem­le­meyi seve­rim. Ben zaten çok konuş­mayı sev­mi­yo­rum, insan­la­rın hikâ­ye­le­rini din­le­meyi sevi­yo­rum. Nasıl bir insan olduk­la­rına karar ver­mi­yo­rum, ben daha çok nasıl his­set­tik­le­riyle ilgili düşü­nü­yo­rum, nereye git­tik­le­rini. Biraz ondan, biraz bun­dan etken­ler top­lu­yo­rum. Bu “ger­çekçi” mi ya da “ger­çek­dışı” mı bil­mi­yo­rum, ama bana göre, benim karak­ter­le­rim ger­çek insan­lar­dan daha ger­çek­ler. Yaz­dı­ğım altı-yedi ay boyunca, bu insan­lar benim içim­de­ler. Bir çeşit evren gibi.

JW: Ana karak­ter­le­ri­niz genelde anla­tı­la­rı­nı­zın fan­tas­tik dün­ya­sına giren, sizin bakış açı­nı­zın bir yan­sı­ması gibi­ler – hayal­deki hayal­pe­rest.

HM: Bunu şöyle düşü­nün lüt­fen: Erkek bir ikiz kar­de­şim var. Ben iki yaşın­day­ken, ara­mız­dan biri – diğeri – kaçı­rıldı. Çok uzak bir yere götü­rüldü ve bir­bi­ri­mizi o gün­den beri gör­me­dik. Bence benim ana karak­te­rim o. Benim bir par­çam, fakat ben değil, ve bir­bi­ri­mizi uzun zaman­dır gör­me­dik. Benim farklı bir ver­si­yo­num gibi. DNA ola­rak aynı­yız, ama çev­re­miz farklı. Yani düşünce yapı­la­rı­mız da farklı. Her kitap yaz­dı­ğımda ken­dimi başka biri­nin yerine koyu­yo­rum. Çünkü bazen ken­dim olmak­tan sıkı­lı­yo­rum. Bu benim kaçış yolum. Bir fan­tezi. Eğer bir fan­te­zi­niz yoksa, kitap yaz­ma­nın ne anlamı var?

Yaban Koyu­nu­nun İzinde’yi benim tar­zı­mın baş­lan­gıcı ola­rak görü­yo­rum. Ondan sonra kitap­la­rım gide­rek büyüdü, yapı­ları daha kar­ma­şık oldu.

JW: Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı’yla ilgili baş bir sorum daha var. Belli bir simet­risi var, belli biçim­sel bir kali­tesi, ve aynı zamanda ken­dini son­raki kitap­lar­dan, örne­ğin Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’nden ayı­ran bir azmi var. Roma­nın işlevi ve yapı­lan­ma­sı­nın önemi hak­kında fikir­le­ri­niz değiş­miş ola­bi­lir mi?

HM: Evet. İlk iki kita­bım, Japonya dışında basıl­madı. Basıl­ma­la­rını iste­me­dim. Çok toy çalış­ma­lardı, bence – çok küçük kitap­lar. Uydu­ruktu, eğer doğru kelime buysa.

JW: Eksik­lik­leri neydi?

HM: İlk iki kita­bımda iste­di­ğim şey, gele­nek­sel Japon roman­cı­lı­ğına yapı-söküm yap­maktı. Yapı-söküm­den kas­tım, için­deki her şeyi çıka­rıp yal­nızca çer­çe­veyi bırak­mak. Daha sonra çer­çe­ve­nin içine taze ve özgün bir şey koy­mam gerekti. Bunu en başa­rılı şekilde yap­mayı ancak üçüncü kita­bım­dan sonra keş­fe­de­bil­dim, 1982’de, Yaban Koyu­nu­nun İzinde’de. İlk iki roman bana öğrenme süre­cimde yar­dımcı oldu­lar – daha faz­la­sını yapa­ma­dı­lar. Ben Yaban Koyu­nu­nun İzinde’yi benim tar­zı­mın baş­lan­gıcı ola­rak görü­yo­rum. Ondan sonra kitap­la­rım gide­rek büyüdü, yapı­ları daha kar­ma­şık oldu. Her yeni kitap yazı­şımda yeni bir şey yarat­mak için eski yapıyı boz­mayı seve­rim. Ve yeni bir kitaba, her zaman yeni bir tema ya da yeni bir koşul ya da yeni bir viz­yon koya­rım. Yapı­nın her zaman bilin­cin­de­yim­dir. Eğer yapıyı değiş­ti­rir­sem yazı­nı­mın sti­lini de değiş­tir­mem ve dola­yı­sıyla karak­ter­leri de değiş­tir­mem gere­kir. Eğer her sefe­rinde aynı şeyi yap­say­dım yoru­lur­dum. Sıkı­lır­dım.

JW: Ve zaten yazı­nı­nızda da bazı unsur­lar değişti, bazı­ları çekildi. Roman­la­rı­nız hep birinci kişi ağzın­dan anla­tı­lı­yor. Her birinde bir adam kadın­larla, cin­sel­lik yüklü çeşitli iliş­ki­ler ara­sında gidip geli­yor, karak­ter genelde bu kadın­la­rın kar­şı­sında pasif, bir şekilde kor­ku­la­rı­nın ve fan­te­zi­le­ri­nin bir mani­fes­tosu ola­rak görev yapı­yor gibi.

HM: Kitap­la­rım ve öykü­le­rimde, kadın­lar bir bakıma birer med­yum­lar. Bu med­yu­mun işlevi de bir şey­le­rin o kadın saye­sinde ger­çek­leş­mesi. Dene­yim­len­mesi gere­ken bir sis­tem gibi. Baş kah­ra­man her zaman bu med­yum saye­sinde bir yer­lere varı­yor ve gör­dük­leri ona, o kadın tara­fın­dan gös­te­ri­li­yor.

JW: Bu med­yum­lar Vic­to­ria ede­bi­ya­tın­daki gibi mi? Ruhani med­yum?

HM: Bence seks… bir çeşit ruh bağ­lan­tısı kur­mak. Eğer seks iyiyse, yara­nız iyi­le­şir, hayal gücü­nüz can­la­nır. Daha üst bir sevi­yeye geç­me­nin yolu gibi, daha iyi bir yere. Bu bakım­dan, öykü­le­rimde kadın­lar birer med­yum – gele­cek dün­ya­nın müj­de­ci­leri. Bu nedenle hep onlar ana karak­tere geli­yor­lar, ana karak­ter onlara git­mi­yor.

JW: Sanı­rım roman­la­rı­nızda iki farklı kadın tipi var: ana karak­te­rin temelde ciddi bir ilişki kur­duğu – genelde bu kadın kay­bo­lu­yor ve hatı­rası ada­mın aklın­dan çık­mı­yor – diğeri de son­ra­dan gelip adama ara­yı­şında yar­dım eden, ya da tam ter­sini yapan – ara­yı­şını unut­tu­ran. Bu ikinci kadın tipi, genelde açık sözlü, eksant­rik ve cin­sel anlamda dobra olu­yor, ve ana karak­ter onunla daha sıcak, daha gülünç bir ilişki kuru­yor, hiç­bir zaman tam anla­mıyla bağ­la­na­ma­dığı kayıp kadınla kur­duğu iliş­kiye kıyasla. Bu iki arke­ti­pin sun­duk­ları amaç nedir?

HM: Ana karak­te­rim nere­deyse her zaman spi­ri­tüel dün­yayla ger­çek dünya ara­sında kalı­yor. Spi­ri­tüel dün­yada kadın­lar – ya da erkek­ler – ses­siz, zeki, alçak­gö­nüllü. Bilge. Ger­çek dün­yada ise, sizin de dedi­ği­niz gibi, kadın­lar çok aktif, komik, pozi­tif. Espri anla­yış­ları var. Ana karak­te­rin zihni, bu iki tama­men farklı dünya ara­sında bölü­nü­yor ve han­gi­sini seçe­ce­ğini bile­mi­yor. Bence çalış­ma­la­rı­mın en temel motif­le­rin­den biri bu. Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı’nda bu çok barizdi, kah­ra­ma­nın zihni ger­çek­ten fizi­ken bölün­müştü. İmkân­sı­zın Şar­kısı’nda da öyle, iki kadın vardı ve adam kita­bın başın­dan sonuna kadar, ikisi ara­sında karar vere­mi­yordu.

JW: Benim duy­gu­la­rım daha çok esp­ri­tüel kız­dan yana. Miza­hın önce­likli olduğu iliş­ki­lere oku­yu­cu­nun gir­mesi daha kolay olu­yor, ağır tas­vir edil­miş bir aşk iliş­ki­si­nin oku­yu­cuya çekici gel­mesi daha zor. İmkân­sı­zın Şar­kısı’ında tüm kitap boyunca Midori’yi des­tek­le­miş­tim.

HM: Sanı­rım okur­la­rın çoğu da aynı­sını söy­le­ye­cek­tir. Bir­çoğu Midori’yi seçerdi. Ve ana karak­ter de, tabii ki, sonunda onu seç­mişti. Ama onun da bir kısmı hep o diğer dün­ya­daydı ve o dün­yayı terk ede­mezdi. Çünkü onun bir par­çası, olmazsa olmaz bir par­çası. Her insa­nın zih­ninde bir has­ta­lık var­dır. O alan, onla­rın bir par­çası. Zih­ni­mizde hem aklı başında bir kısım var hem de deli bir kısım. Bu iki kısım ara­sında pazar­lık yapı­yo­ruz, ben buna ina­nı­yo­rum. Zih­nim­deki deli kısmı göre­bi­li­yo­rum, özel­likle de yazar­ken – deli doğru kelime değil, alı­şıl­ma­dık, ger­çek dışı. Elbette ger­çek dün­yaya dön­mek zorunda kalı­yo­rum ve o zaman da aklı başında tara­fımı kul­la­nı­yo­rum. Ama eğer deli tara­fım olma­saydı, hasta tara­fım, şu an burada ola­maz­dım. Başka bir deyişle, ana karak­ter iki kadın tara­fın­dan des­tek­le­ni­yordu; iki­sin­den biri de olma­saydı, haya­tına devam ede­mezdi. İmkân­sı­zın Şar­kısı benim ne yap­tı­ğı­mın apa­çık bir örneği.

Komik diya­log­lar yaz­mayı sevi­yo­rum; eğlen­celi. Ama eğer karak­ter­le­ri­min hepsi komik olsaydı sıkıcı olurdu.

JW: İmkân­sı­zın Şar­kısı’ndaki Reiko karak­teri bu bağ­lamda ilginç. Onu nereye koya­ca­ğımı bile­mi­yo­rum, sanki iki dün­yayı bir­den idare edi­yordu.

HM: Onun yarı-aklı başında, yarı-deli bir zihni var. Yunan mas­kesi gibi: eğer ona bu taraf­tan bakar­sa­nız, çok tra­jik bir karak­ter; diğer taraf­tan bakar­sa­nız, komik biri. Bu anlamda oldukça sem­bo­lik. O karak­teri çok seve­rim. Yazar­ken çok mut­luy­dum, Reiko-San.

JW: Peki siz ken­di­niz, komik karak­ter­le­ri­nize karşı mı daha çok yakın­lık duyu­yor­su­nuz – Midoris’e ve May Kasaharas’a– yoksa Naokos’a mı?

HM: Komik diya­log­lar yaz­mayı sevi­yo­rum; eğlen­celi. Ama eğer karak­ter­le­ri­min hepsi komik olsaydı sıkıcı olurdu. Bu komik karak­ter­ler aslında zih­ni­min bir çeşit den­ge­le­yi­ci­leri; espri anla­yışı oldukça sta­bil bir şey. Esp­ri­tüel olmak için soğuk­kanlı olma­nız lazım. Ciddi oldu­ğu­nuzda den­ge­siz ola­bi­lir­si­niz, cid­di­yetle ilgili sorun da bu. Ama gül­dü­rücü oldu­ğu­nuzda, den­ge­li­si­niz. Savaşla gülüm­se­ye­rek sava­şa­bi­lir­si­niz.

JW: Çok az romancı sap­lan­tı­la­rını böyle dür­tü­sel ve sık yazar. Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı, Dance Dance Dance, Zemberekkuşu’nun Gün­cesi ve Sput­nik Sev­gi­lim hep bir tema­nın var­yas­yon­ları gibi: bir adam, arzu­la­dığı şey tara­fın­dan terk edi­li­yor, ya da o şeyi kay­be­di­yor ve o kadını unut­ma­daki yeter­siz­liği onu, kay­bet­tiği şeyi geri kazanma ihti­ma­lini sunan para­lel bir dün­yaya sürük­lü­yor. Ada­mın (ve oku­run), ger­çek haya­tın asla suna­ma­ya­ca­ğını bil­diği bir ihti­mal. Bu tanım­la­maya katı­lı­yor musu­nuz?

HM: Evet.

JW: Bu obses­yon, kur­gu­nu­zun ne denli mer­ke­zinde?

HM: Neden bun­ları yazıp dur­du­ğumu bil­mi­yo­rum. John Irving’in çalış­ma­la­rında, her kita­bında, vücu­dun­dan bir par­çası eksik olan bazı insan­lar oldu­ğunu fark ettim. Neden bu eksik par­ça­lar hak­kında yazıp dur­du­ğunu bil­mi­yo­rum, muh­te­me­len ken­disi de bil­mi­yor. Bence benimki de bununla aynı. Baş kah­ra­man­la­rım hep bir şey­leri özlü­yor ve eksik olan bu şeyi arı­yor­lar. Holy Grail gibi, ya da Phi­lip Mar­lowe.

JW: Bir şey­ler kay­bol­mazsa dedek­ti­fi­niz de ola­maz.

HM: Doğru. Ana karak­te­rim bir şey­leri kay­bet­ti­ğinde, onu ara­mak zorunda. Odis­seas gibi. Bu ara­yış süre­cinde bir sürü tuhaf şey yaşı­yor.

JW: Eve geri dönüş süre­cinde.

HM: Bu dene­yim­ler­den sağ çık­mak zorunda ve sonunda, ara­dığı şeyi bulu­yor. Ama aynı şey oldu­ğun­dan emin değil. Bence kitap­la­rı­mın motifi bu. Bun­lar nere­den geli­yor? Bil­mi­yo­rum. Ama benim için sorun yok. Bu hikâ­ye­le­ri­min itici gücü: kay­bet­mek ve ara­mak ve bul­mak. Ve hayal kırık­lığı, bir çeşit, dün­yayı yeni­den fark ediş.

JW: Geçiş döne­mi­nin hayal kırık­lığı mı?

HM: Doğru. Bura­daki anlam, dene­yi­min ken­di­sinde. Baş kah­ra­man, dene­yimi süre­since deği­şi­yor – temel şey bu. Ne bul­duğu değil, nasıl değiş­tiği.

JW: Kendi kitap­la­rı­nızla bağ­lan­tılı ola­rak çeviri süre­ciyle ilgili bir şey­ler sor­mak isti­yo­rum. Bir çevir­men ola­rak bu işin için­deki teh­li­ke­leri far­kın­da­sı­nız­dır. Çevir­men­le­ri­nizi neye göre seçi­yor­su­nuz?

HM: Üç çevir­me­nim var – Alf­red Birn­baum, Phi­lip Gab­riel, Jay Rubin – ve kural “ilk gelen alır.” Onlarla arka­da­şız, bu nedenle oldukça dürüst­ler. Kitap­la­rımı oku­yor­lar ve biri diyor ki, Bu harika! Çevir­mek isti­yo­rum. Ve alı­yor. Ben de bir çevir­men ola­rak, bir çevi­riyi iyi yapan temel şeyin heves oldu­ğunu bili­yo­rum. Eğer biri iyi bir çevir­mense fakat kitabı o kadar da sev­me­mişse, hikâye orada biter. Çeviri çok zor bir iş, ve vakit isti­yor.

JW: Peki kendi ara­la­rında kavga etmi­yor­lar mı?

HM: Pek sayıl­maz. Hep­si­nin kendi önce­liği var, hepsi farklı karak­tere sahip farklı insan­lar. Sahilde Kafka’yı mesela, Phil sevdi ve aldı. Jay o kadar da hevesli değildi. Phil çok müte­vazi, kibar bir insan, Jay ise çok titiz, has­sas bir çevir­men. Güçlü bir karak­ter. Alf­red biraz bohem, şu an nerede bil­mi­yo­rum. Myanmar’dan bir kadınla evlendi ve kadın akti­vist. Bazen dev­let yaka­lı­yor onları. Alf­red öyle biri. Çevi­ride özgür dav­ra­nır, bazen yazını değiş­ti­rir. Bu da onun stili.

JW: Peki çevir­men­le­ri­nizle nasıl iş bir­liği yapı­yor­su­nuz? Bu süreç tam ola­rak nasıl işli­yor?

HM: Çeviri yapar­ken bana çok şey soru­yor­lar ve ilk tas­lak tamam­lan­dı­ğında oku­yo­rum. Bazen bir­kaç öneri veri­yo­rum. Kitap­la­rı­mın İngi­lizce ver­si­yon­ları çok önemli, Hır­va­tis­tan, Slo­venya gibi küçük ülke­ler İngi­liz­ce­den çeviri yapı­yor­lar, Japon­ca­dan değil. Bu yüz­den tam doğru olmalı. Ama bir­çok ülke ori­ji­nal Japonca metin­den çevi­ri­yor.

Don DeLillo, John Barth ya da Tho­mas Pync­hon gibi post­mo­dern yazar­ları çevi­re­cek olsay­dım, bu bir fela­ket olurdu – benim deli­li­ğim kar­şı­sında onla­rın deli­liği. Yap­tık­ları işlere hay­ra­nım elbette, ama çevi­ride ger­çek­çi­leri ter­cih­ler edi­yo­rum.

JW: Siz ger­çek­çi­leri çevir­meyi ter­cih edi­yor­su­nuz – Car­ver, Fitz­ge­rald, Irving. Bu okur ola­rak zev­ki­niz nede­niyle mi yoksa kendi yazı­nı­nızda farklı bir şey yaz­ma­nıza yar­dımcı olması için mi?

HM: Çevi­ri­sini yap­tı­ğım insan­la­rın tümü, bir şey­ler öğre­ne­ce­ğim şey­ler yaz­mış insan­lar. Asıl olay bu. Ger­çekçi yazar­lar­dan çok şey öğre­ni­yo­rum. Çalış­ma­la­rını çevir­mek için çok sıkı bir okuma yap­mak gere­ki­yor ve sır­la­rını göre­bi­li­yo­rum. Don DeLillo, John Barth ya da Tho­mas Pync­hon gibi post­mo­dern yazar­ları çevi­re­cek olsay­dım, bu bir fela­ket olurdu – benim deli­li­ğim kar­şı­sında onla­rın deli­liği. Yap­tık­ları işlere hay­ra­nım elbette, ama çevi­ride ger­çek­çi­leri ter­cih­ler edi­yo­rum.

JW: Sizin kitap­la­rı­nız­dan genel ola­rak Ame­ri­kalı okur­la­rın en çok ula­şa­bil­diği Japon ede­bi­yatı ola­rak bah­se­di­li­yor. Siz de ken­di­nizi modern Japon yazar­ları ara­sında en batılı ola­rak tanım­lı­yor­su­nuz. Japon kül­tü­rüyle iliş­ki­nizi nasıl gör­dü­ğü­nüzü merak edi­yo­rum.

HM: Yabancı ülke­ler­deki yaban­cı­larla ilgili yaz­mak iste­mi­yo­rum, bizi yaz­mak isti­yo­rum. Japonya hak­kında yaz­mak isti­yo­rum, bura­daki yaşan­tı­mız hak­kında. Bu benim için önemli. Bir­çok insan benim sti­limle ilgili batı­lı­lar için eri­şi­le­bi­lir diyor, doğru ola­bi­lir, ama benim öykü­le­rim bana ait ve Batı­lı­laş­mış değil­ler.

JW: Ve Ame­ri­ka­lı­lara oldukça batılı gelen bir­çok atıf var – örne­ğin Beat­les – onlar da aslında Japon kül­tü­rü­nün bütün­le­yici bir par­çası.

HM: McDonald’s’da ham­bur­ger yiyen insan­ları yaz­dı­ğımda Ame­ri­ka­lı­lar merak edi­yor, Bu karak­ter neden tofu değil de ham­bur­ger yiyor? diye. Ama ham­bur­ger yemek bize göre çok nor­mal, ola­ğan bir şey.

JW: Neden roman­la­rı­nı­zın Japonya’nın modern kent­sel yaşa­mını çok doğru tas­vir etti­ğini söy­lü­yor­su­nuz?

HM: İnsan­la­rın dav­ra­nış şekil­leri, konuşma şekil­leri, tepki şekil­leri, düşünme şekil­leri, tümü Japon­lara özgü. Hiç­bir Japon okur – nere­deyse hiç­biri – hikâ­ye­le­ri­niz bizim haya­tı­mız­dan farklı diye şikâ­yet etmez. Japon­lar hak­kında yaz­maya çalı­şı­yo­rum. Ne oldu­ğu­muzu, nere­lere git­ti­ği­mizi, neden orada oldu­ğu­muzu yaz­mak isti­yo­rum. Benim temam bu, bence.

JW: Başka bir yerde Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’ne atıfta bulu­na­rak baba­nızla ilgi­len­di­ği­nizi söy­le­miş­ti­niz, yani ona ne oldu­ğuyla ve onun tüm jene­ras­yo­nuyla. Ama romanda bir baba figürü yok, hatta hiç­bir roma­nı­nızda yok. Kitapta bu ilgi­nin belir­gin olduğu yer neresi?

HM: Nere­deyse tüm roman­la­rım birinci tekil­den yazıldı. Baş kah­ra­ma­nı­mın ana görevi, etra­fında olan­ları göz­lem­le­mek. Ger­çek hayatta ne gör­mek zorun­daysa onu görü­yor, ya da ne gör­mesi gere­ki­yorsa. Deyim yerin­deyse Muh­te­şem Gatsby’deki Nick Carraway’e ben­zi­yor. Taraf­sız ve taraf­sız­lı­ğını sür­dü­re­bil­mek için, her­hangi bir akra­ba­lığı olma­malı, her­hangi bir aile yapı­sıyla bağ­lan­tısı olma­malı.

Bu, “aile”nin gele­nek­sel Japon ede­bi­ya­tında faz­la­sıyla önemli bir rol oyna­ması ger­çe­ğine vere­ce­ğim yanıt ola­rak da düşü­nü­le­bi­lir. Ben ana karak­te­rimi bağım­sız, salt bir birey ola­rak anlat­mak iste­dim. Bir kent sakini ola­rak da bununla ilgili yap­ması gere­ken­ler var. Yakın­lık ve kişi­sel bağ­lar yerine özgür­lüğü ve tek başı­na­lığı seçe­cek türde bir adam.

JW: Son öykü der­le­me­nizde Tokyo’yu yık­makla teh­dit eden yeraltı solu­ca­nını anla­tan “Super-Frog Saves Tokyo” isimli öyküyü okur­ken man­gayı ya da eski usul Japon cana­var film­le­rini düşün­me­den ede­me­dim. Sonra bir de Tokyo kör­fe­zinde uyu­yan dev kedi balı­ğı­nın gele­nek­sel efsa­nesi vardı, efsa­neye göre bu balık her elli yılda bir uya­nı­yor ve bir dep­reme neden olu­yor. Bu çağ­rı­şım­lar sizin için bir anlam ifade edi­yor mu? Manga, örne­ğin? Çalış­ma­la­rı­nızla bir bağ­lan­tı­sını görü­yor musu­nuz?

HM: Hayır, aynı fikirde deği­lim. Manga çizgi roman­la­rı­nın pek hay­ranı sayıl­mam. Onlar­dan etki­len­me­dim.

Teori­ler umu­rumda değil. Kelime haz­nesi de öyle. Önemli olan hikâ­ye­leş­tir­me­nin iyi olup olma­dığı.

JW: Peki ya Japon halk masal­ları?

HM: Küçük­ken çok fazla Japon masalı ya da eski hikâ­ye­ler din­le­dim. Büyür­ken bu hikâ­ye­ler çok kri­tik olu­yor. Mesela Super-Frog figürü, o hikâ­ye­ler biri­ki­min­den gel­miş ola­bi­lir. Sizin de kendi Ame­ri­kan masal­ları biri­ki­mi­niz var, Alman­la­rın ken­di­le­ri­ninki var, Rus­la­rın keza öyle. Ama aynı zamanda hepi­mi­zin yarar­lan­dığı ortak bir biri­kim de var: Küçük Prens, McDonald’s ya da Beat­les.

JW: Glo­bal popü­ler kül­tür biri­kimi.

HM: Kitap yaz­mada son zaman­larda hikâ­ye­leş­tirme çok önemli. Teori­ler umu­rumda değil. Kelime haz­nesi de öyle. Önemli olan hikâ­ye­leş­tir­me­nin iyi olup olma­dığı. Artık inter­net dün­yası saye­sinde yeni bir masal türü­müz var. Aslında bu bir çeşit meta­for. O filmi izle­dim, Mat­rix – o da modern aklın masalı mesela. Ama bura­daki her­kes sıkıcı buldu.

JW: Hayao Miyazaki’nin yeni anime filmi Ruh­la­rın Kaçışı’nı izle­di­niz mi? Gör­dü­ğüm kada­rıyla kitap­la­rı­nızla belli ben­zer­lik­leri var, o da masal mal­ze­me­sini usta­lıkla işle­ye­rek moder­nize edi­yor. Film­le­rini beğe­ni­yor musu­nuz?

HM: Hayır. Ani­mas­yon film­le­rini sev­mi­yo­rum. Fil­min çok az bir bölü­münü izle­dim, ama o benim sti­lim değil. O tarz şey­ler ilgimi çek­mi­yor. Kitap­la­rımı yazar­ken bir imge yaka­lı­yo­rum ve o imge çok kuv­vetli.

JW: Sine­maya sık gider misi­niz?

HM: Ah, evet. Her zaman. En sev­di­ğim yönet­men Fin­lan­di­yalı – Aki Kauris­m­äki. Her fil­mini sev­mi­şim­dir. Alı­şı­la­gel­mi­şin çok çok dışında.

JW: Ve komik.

HM: Baya komik.

JW: Miza­hın den­ge­le­yici oldu­ğunu söy­le­miş­ti­niz. Yararı olduğu başka şey­ler de var mı?

HM: Okur­la­rı­mın arada bir gül­me­sini isti­yo­rum. Japonya’daki bir­çok oku­rum, kitap­la­rımı met­royla işe gidip gelir­ken oku­yor. Orta­lama maaşlı biri, günde iki saatini işe gidip gel­meye har­cı­yor ve bu saat­leri oku­ya­rak geçi­ri­yor. Büyük kitap­la­rı­mın 2 cilt basıl­ma­sı­nın nedeni bu: tek ciltte çok ağır olur­lardı. Bazı­ları bana mek­tup gön­de­ri­yor, kitap­la­rımı okur­ken met­roda gül­dük­le­rin­den şikâ­yet edi­yor­lar. Bu onlar için çok utanç verici. En sev­di­ğim mek­tup­lar bun­lar olu­yor. Kitap­la­rımı okur­ken gül­dük­le­rini öğre­ni­yo­rum: bu iyi bir şey. İnsan­ları her on say­fada bir gül­dür­meyi sevi­yo­rum.

JW: Bu gizli for­mü­lü­nüz mü?

HM: Hesap yap­mı­yo­rum. Ama bunu yöne­te­bi­li­yo­rum, iyi olu­yor. Üni­ver­site öğren­ci­siy­ken Kurt Von­ne­gut ve Ric­hard Bra­uti­gan oku­mayı sever­dim. Espri anla­yış­ları vardı ve aynı zamanda yaz­dık­ları şey oldukça cid­diydi. Bu tür kitap­ları sevi­yo­rum. Von­ne­gut ve Bra­uti­gan oku­du­ğum ilk zaman­lar, böyle muaz­zam olma­la­rına şok olmuş­tum. Yeni bir dünya keş­fe­di­yor gibiy­dim.

JW: Ama aynı şekilde yaz­mayı hiç dene­me­di­niz?

HM: Bence bu dün­ya­nın ken­disi de bir çeşit komedi, bu kent yaşamı. Elli kanallı tele­viz­yon­lar, dev­let­teki o salak insan­lar – hepsi komedi. Bu nedenle ciddi olmaya çalı­şı­yo­rum, ama dene­dikçe daha da komik­le­şi­yo­rum. 1968’de ve 1969’da ben on dokuz yaşın­day­ken, buras çok cid­diydi. Çok ciddi bir dönemdi ve insan­lar çok ide­alistti.

JW: Zaten o dönemde yaz­dı­ğı­nız İmkân­sı­zın Şar­kısı muh­te­me­len en az komik kita­bı­nız ola­bi­lir.

HM: Bu bağ­lamda jene­ras­yo­nu­muz ciddi bir jene­ras­yon. Ama dönüp o gün­lere bakınca, aslında çok gülünçtü. Çok belir­siz bir dönemdi. Yani sanı­rım biz – benim jene­ras­yo­num – buna alı­şı­ğız.

JW: Büyülü ger­çek­li­ğin baş­lıca kural­la­rın­dan biri de dik­kati, hikâ­ye­nin fan­tas­tik unsur­la­rına çek­me­mek. Siz buna rağ­men bu kuralı tanı­mı­yor­su­nuz: karak­ter­le­ri­niz sık sık hikâ­ye­nin gidi­şa­tın­daki tuhaf­lık­lar hak­kında yorum yapı­yor, hatta oku­run bile dik­ka­tini buna çeki­yor. Bun­daki ama­cı­nız nedir? Neden yapı­yor­su­nuz?

HM: Bu çok ilginç bir soru. Biraz düşün­mek isti­yo­rum… Pekâlâ, sanı­rım bu benim, bu dün­ya­nın ne kadar tuhaf oldu­ğuna iliş­kin dürüst bir göz­le­mim. Baş kah­ra­ma­nım, benim yazar­ken tec­rübe ettik­le­rimi tec­rübe edi­yor. Ki bu okur­la­rı­mın da okur­ken tec­rübe ettik­leri şey. Kafka’nın ya da Gar­cía Márquez’in yaz­dık­ları daha edebi, kla­sik anlamda. Benim hikâ­ye­le­rim daha ger­çek, daha modern, daha post­mo­dern bir dene­yim. Bunu her şeyin – bura­daki tüm dona­nı­mın, duvar­lar­daki kitap­la­rın, raf­la­rın – sahte oldu­ğunu bir film seti gibi düşü­nün. Duvar­lar kâğıt­tan yapıl­mış. Eğer kur­gumda bir şey sah­teyse, sahte oldu­ğunu söy­le­meyi sevi­yo­rum. Ger­çek­miş gibi dav­ran­mak iste­mi­yo­rum.

Tols­toy her şeyi tarif etmek iste­miş, benim tarif­le­rim çok küçük bir alana odaklı. Küçük şey­le­rin detay­la­rını anlat­tı­ğı­nızda, oda­ğı­nız gide­rek yakın­la­şı­yor – ve Tolstoy’da ola­nın aksine, gide­rek ger­çek dışı olu­yor. Benim yap­mak iste­di­ğim de bu.

J.W: Film seti meta­fo­run­dan devam eder­sek, kame­rayı geri çeke­rek stüd­yo­daki çalış­ma­ları gös­ter­mek isti­yor ola­bi­lir misi­niz?

HM: Okuru, bunun ger­çek bir şey oldu­ğuna ikna etmek iste­mi­yo­rum; yal­nızca olduğu gibi gös­ter­mek isti­yo­rum. Bir bakıma okur­lara, bunun bir hikâye oldu­ğunu söy­lü­yo­rum – sahte oldu­ğunu. Ama sah­teyi ger­çek­miş gibi dene­yim­ler­se­niz, ger­çek ola­bi­lir. Açık­la­ması pek kolay değil. 19. yüz­yılda ve 20.yüzyılın baş­la­rında, yazar­lar ger­çeği sunu­yordu, görev­leri buydu. Tols­toy Savaş ve Barış’ta savaş ala­nını öyle yakın­dan anla­tı­yordu ki, okur­lar ger­çek oldu­ğuna ina­nı­yordu. Ama ben bunu yap­mı­yo­rum. Ger­çek bir şey­miş gibi dav­ran­mı­yo­rum. Sahte bir dün­yada yaşı­yo­ruz; akşam­ları sahte haber­ler izli­yo­ruz. Sahte bir savaşta sava­şı­yo­ruz. Hükü­me­ti­miz sahte. Ama bu sahte dün­yada ger­çek­liği bulu­yo­ruz. Hikâ­ye­le­ri­miz de tıpkı bunun gibi, sahte sah­ne­le­rin içinde yürü­yo­ruz ama biz ken­di­miz, yürür­ken, ger­çe­ğiz. Bir bağ­lı­lık ola­rak durum ger­çek, ger­çek bir ilişki. Yaz­mak iste­di­ğim şey bu.

Mura­kami, eşi Yoko ile.

JW: Yazı­la­rı­nızda zaman zaman dün­yevi detay­lara da dönü­yor­su­nuz.

HM: Detay­ları çok sevi­yo­rum. Tols­toy her şeyi tarif etmek iste­miş, benim tarif­le­rim çok küçük bir alana odaklı. Küçük şey­le­rin detay­la­rını anlat­tı­ğı­nızda, oda­ğı­nız gide­rek yakın­la­şı­yor – ve Tolstoy’da ola­nın aksine, gide­rek ger­çek dışı olu­yor. Benim yap­mak iste­di­ğim de bu.

JW: Odağı çok yakına ala­rak ger­çek­çi­lik­ten çıkı­yor­su­nuz ve bu sayede gün­de­lik ve banal yeni­den deği­şik olmaya baş­lı­yor?

HM: Yakın­laş­tıkça ger­çek­ten uzak­laş­mak. Benim sti­lim bu.

J.W: Az önce Gar­cía Márquez’den ve Kafka’dan ede­bi­yat yazar­ları ola­rak bah­set­ti­niz, sizin çalış­ma­la­rı­nı­zın aksine; ken­di­nizi ede­bi­yat yazarı ola­rak gör­mü­yor musu­nuz?

HM: Ben modern ede­bi­yat yaza­rı­yım, ki bu çok farklı. Kafka’nın yaz­dığı dönem elle­rinde yal­nızca müzik, kitap­lar ve tiyatro var­mış; ancak şimdi bizim eli­mizde inter­net, sinema, video kira­lama ve bir­çok şey daha var. Bizde artık çok fazla reka­bet var. Yani esas sorun zaman: on doku­zuncu yüz­yılda insan­la­rın – boş gezen sınıf­tan bah­se­di­yo­rum – çok fazla boş vakti vardı, bu sayede büyük kitap­lar oku­ya­bi­li­yor­lardı. Ope­raya gidip iki-üç saat orada otu­ru­yor­lardı. Ancak şimdi her­kes çok meş­gul ve ger­çek bir boş gezen sınıfı yok. Moby-Dick ya da Dos­to­yevski oku­mak elbette iyi, ama insan­lar şu an bunun için fazla meş­gul­ler. Yani kur­gu­nun ken­disi şid­detli bir deği­şim yaşadı – insan­ları ense­le­rin­den yaka­la­yıp içine sok­ma­mız gere­ki­yor. Modern kurgu yazar­ları diğer alan­la­rın tek­ni­ğini kul­la­nı­yor – caz, bil­gi­sa­yar oyun­ları, diğer her şey. Bence şu an bil­gi­sa­yar oyun­ları kur­guya diğer her şey­den çok daha yakın.

JW: Bil­gi­sa­yar oyun­ları?

HM: Evet. Ben sev­mi­yo­rum ama ben­zer­liği his­se­de­bi­li­yo­rum. Bazen yazar­ken ken­dimi bil­gi­sa­yar oyunu tasar­lı­yor­muş gibi his­se­di­yo­rum ve aynı zamanda da oynu­yor­muş gibi. Prog­ramı uydu­ru­yo­rum ve işte tam orta­sın­da­yım; sol elim sağ eli­min ne yap­tı­ğın­dan haber­siz. Bir çeşit kopma gibi. Bir ayrılma hissi.

JW: Yani bu yazar­ken bir son­raki adımda ne ola­cağı hak­kında hiç­bir fik­ri­niz olma­ma­sına rağ­men aslında başka bir tara­fı­nı­zın ne ola­ca­ğını tam ola­rak bil­diği anla­mına mı geli­yor?

HM: Bilinç­sizce, sanı­rım. Yazar­ken tüm dik­ka­timi ona ver­di­ğim zaman, yaza­rın ne his­set­ti­ğini bili­yo­rum ve oku­run ne his­set­ti­ğini de bili­yo­rum. Bu iyi bir şey – yazıma hız kazan­dı­rı­yor. Çünkü en az okur kadar ben de ne ola­ca­ğını bil­mek isti­yo­rum. Ama bazen de akın­tıyı dur­dur­ma­nız gerek. Eğer çok hızlı giderse insan­lar yoru­lur ve sıkı­lır. Onları bazı nok­ta­larda dur­dur­ma­nız gerek.

JW: Peki bunu nasıl yapı­yor­su­nuz?

HM: His­se­di­yo­rum. Dur­mam gere­ken zama­nın gel­di­ğini anlı­yo­rum.

JW: Caz ve genel ola­rak müzik hak­kında ne düşü­nü­yor­su­nuz? Çalış­ma­la­rı­nızda size katısı nasıl olu­yor?

HM: On üç ya da on dört yaşın­dan beri caz din­li­yo­rum. Müzik çok büyük bir etken: akort­lar, melo­di­ler, ritim, yazar­ken hüznü his­set­mek çok yar­dımcı olu­yor. Müzis­yen olmak isti­yor­dum ama enst­rü­man­ları pek iyi çala­mı­yor­dum, o nedenle yazar oldum. Yazar olmak da tıpkı müzik yap­mak gibi, önce konuyu çalı­yo­rum, sonra doğaç­lama çalı­yo­rum, sonra da bir sonuca varı­yo­rum.

JW: Kla­sik caz par­ça­la­rında baş­taki konu sona doğru geri döner, siz de kendi konu­la­rı­nıza dönü­yor musu­nuz?

HM: Bazen. Bana göre caz bir yol­cu­luk, ruh­sal bir yol­cu­luk. Yaz­mak­tan hiç­bir farkı yok.

JW: En sev­di­ği­niz caz müzis­yen­leri kim­ler?

HM: Çok fazla var! Stan Getz ve Gerry Mulligan’ı beğe­ni­yo­rum. Benim genç­li­ğimde bu ikili en havalı müzis­yen­lerdi. Aynı zamanda Miles Davis ve Char­lie Parker’ı da seve­rim, tabii ki. Ama pikaba en çok han­gi­sini koyu­yor­su­nuz diye soru­yor­sa­nız, o zaman ceva­bım elli­ler­den alt­mış­lara kadarki Miles olur. Miles her zaman bir yeni­lik­çiydi, kendi dev­rim­le­rini yapan bir adam – ken­di­sine son derece hay­ra­nım.

JW: Coltrane’ı sever misi­niz?

HM: Eh, biraz. Bazen abar­tı­yor. Fazla zor­lu­yor.

JW: Peki diğer müzik tür­leri?

HM: Kla­sik müziği sevi­yo­rum, özel­likle barok müziği. Ve yeni kita­bımda, Sahilde Kafka’da ana karak­ter, erkek çocuk, Radi­ohead ve Prince din­li­yor. Çok şaşır­mış­tım: Radiohead’ın bazı üye­leri benim kitap­la­rımı sevi­yor­muş!

JW: Ben şaşır­ma­dım.

HM: Kid A albü­mü­nün Japonca kapa­ğını yapan kişiyi oku­dum geçen gün ve o kitap­la­rımı sev­dik­le­rini söy­lü­yordu, çok gurur­lan­dım.

JW: Biraz Sahilde Kafka’dan bah­se­de­bi­lir misi­niz?

HM: Şim­diye dek yaz­dı­ğım en karı­şık kitap, Zemberekkuşu’nun Gün­cesi’nden bile daha karı­şık. Açık­la­ması nere­deyse imkân­sız.

Para­lel giden iki hikâye var. Baş kah­ra­ma­nım on beş yaşında bir çocuk. Adı Kafka. Diğer hikâ­yede baş kah­ra­man alt­mış yaşında yaşlı bir adam. Kör cahil; okuma yazma bil­mi­yor. Biraz ava­nak, ama kedi­lerle konu­şa­bi­li­yor. Çocuk, Kafka, babası tara­fın­dan lanet­len­miş, Oedi­pus tarzı bir lanet: beni öldü­re­cek­sin, babanı, ve annenle sevi­şe­cek­sin. Lane­tin­den kaç­mak için baba­sın­dan kaçı­yor ve çok uzak bir yere gidi­yor, ama çok deği­şik bir dünya yaşı­yor, çok ger­çek dışı, rüya gibi şey­ler.

JW: Yapı­sal ola­rak Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı ve Dün­ya­nın Sonu’na ben­zi­yor mu, bir ileri bir geri git­mesi, bölüm bölüm, bir hikâ­ye­den öbür hikâ­yeye?

HM: Doğru. Başta Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı’nın deva­mını yaz­maya çalı­şı­yor­dum, ama sonra tama­men başka bir hikâye yaz­maya karar ver­dim. Ancak stil ben­zi­yor. Ruh çok ben­zi­yor. Teması bu dünya ve diğer dünya; ikisi ara­sında nasıl gidip gel­di­ği­niz.

JW: Bunu duy­mak beni çok heye­can­landı, çünkü Haş­lan­mış Hari­ka­lar Diyarı en sev­di­ğim kita­bı­nız.

HM: Benim de. Yenisi çok tut­kulu bir kitap, çünkü kitap­la­rım­daki ana karak­terle hep ya yir­mi­le­rinde ya da otuz­la­rında olu­yor. Ama bu kez on beş yaşında.

JW: Hol­den Caufi­eld gibi mi?

HM: Doğru. Bu hikâ­yeyi yaz­mak bir bakıma heye­can veri­ciydi. Çocuk hak­kında yaz­dı­ğımda, on beş yaşın­daki halimi hatır­la­ya­bi­li­yor­dum. Bence hafıza insan­la­rın en önemli var­lığı. Bir çeşit yakıt gibi; yanı­yor ve sizi ısı­tı­yor. Benim hafı­zam san­dık gibi: o san­dıkta çok fazla çek­mece var ve on beş yaşında olmak iste­di­ğimde, belli bir çek­me­ceyi açı­yo­rum ve Kobe’da bir çocuk­ken gör­dü­ğüm o anı bulu­yo­rum. Havayı kok­la­ya­bi­li­yo­rum ve zemine doku­na­bi­li­yo­rum ve ağaç­lar­daki yeşili göre­bi­li­yo­rum. İşte bu yüz­den de kitap yaz­mak isti­yo­rum.

JW: On beş yaşın­daki hali­ni­zin algı­sına geri döne­bil­mek için?

HM: Bir anlı­ğına. Evet.

JW: Japonya’da başka bir yerde değil de Kobe’de büyü­müş olma­nı­zın geliş­tir­di­ği­niz sti­li­niz üze­rin­deki önemi nedir? Kobe mater­ya­list bir şehir olma­sıyla ünlü, ve muh­te­me­len biraz da eksant­rik.

HM: Kyoto’daki insan­lar Kobe’dekilere göre daha tuhaf! Dağ­larla çev­ri­li­ler, bu nedenle man­ta­li­te­leri farklı.

JW: Ama siz Kyoto’da doğ­du­nuz değil mi?

HM: Evet, ama ben iki yaşın­day­ken Kobe’ye taşın­dık. O nedenle ora­lı­yım. Kobe deniz kena­rında ve dağ­la­rın yanında, sınırda gibi. Tokyo’yu sev­mi­yo­rum, çok düz, çok geniş, uçsuz bucak­sız. Burayı da sev­mi­yo­rum.

JW: Ama burada yaşı­yor­su­nuz! Emi­nim ki iste­di­ği­niz her yerde yaşa­ya­bi­lir­si­niz.

HM: Çünkü burada ano­nim kala­bi­li­yo­rum. New York için de aynısı geçerli. Kimse beni tanı­mı­yor, her yere gide­bi­li­rim. Met­roya bine­bi­li­rim ve kimse beni rahat­sız etmez. Tokyo’nun ban­li­yö­le­rinde küçük bir kasa­bada evim var ve ora­daki her­kes beni bili­yor. Her yürü­yüşe çık­tı­ğımda, beni tanı­yor­lar. Ve bazen bu çok rahat­sız edici olu­yor.

JW: Ryu Murakami’den bah­set­miş­ti­niz. Bir yazar ola­rak çok farklı bir gün­demi var gibi.

HM: Benim tar­zım bir çeşit post­mo­dern, onunki daha çok ana akım. Ema­net Dolabı Bebek­leri’ni ilk oku­du­ğumda, şoka gir­miş­tim; böyle güçlü bir roman yaz­maya karar ver­miş­tim. Sonra Yaban Koyu­nu­nun İzinde’yi yaz­maya baş­la­dım. Yani biraz rakip gibi­yiz.

JW: Arka­daş mısı­nız?

HM: İyi bir iliş­ki­miz vardı. En azın­dan düş­man deği­liz. Çok doğal, güçlü bir yete­neği var. Yani bu yete­nek hemen yüzey­dey­miş gibi. Ama benim duru­mumda, çok daha derin­deydi ve benim sürekli kaz­mam gerekti. Ger­çek bir ırgat­tım. Ve oraya ulaş­mam çok vak­timi aldı. Ama ulaş­tı­ğımda da güçlü ve ken­dim­den emin­dim. Haya­tım sis­te­ma­tik hale gel­mişti. İyi ki tüm yol boyunca kaz­mı­şım.

Paris Review, 2004

Çevi­ren: Denis Gürcü

(848)

Yorumlar