Home Öykü Kısa Öykü Huriye Tibet • Şüphe
Huriye Tibet • Şüphe

Huriye Tibet • Şüphe

256
1

Kasabadan henüz çıktılar. Oysa farklı bir dünyada gibi. Gün ancak toprakla gökyüzünü ayıracak kadar ağarmış. Tıngırtılar arasında hızla akan tarlaların, evlerin, ağaçların siluetlerine bakıyor. Hiçbiri tanıdık değil. Nereye gidiyorum? Nasıl gideceğim? Bu cesareti nereden buldum? Düşünmemek için ne düşüneceğini bile bilmiyor. Tren dolu değil. Karşısındaki koltuk ve yanı boş.

Kucağına koyduğu, kasılarak tuttuğu çantaya bakıyor. Hiç hareket etmemiş. Edebileceğini de sanmıyor. Bileti yolladığında her şeyini iyi sakla demişti Mustafa. Merak etme düzelecek.

Son durakta inecek. Kaçırmasına imkân yok. O, orada onu bekleyecek. Yeter ki şu yolculuk bir bitsin.

İlk istasyonda, önce bir çocuk ve yaşlıca bir kadın, arkalarından da iri bir adam öksürerek biniyor. Adamla birlikte ağır sigara kokusu da kompartımanda. Kokuyla birlikte orada oluş nedenini bir kez daha hatırlıyor. Telaşı artıyor. Olabildiğince sakin görünmeli. Başını kaldırmadan adamın koltuk hizasında ayakta durduğunu görebiliyor. Çantasına daha da yapışarak ve daha da kasılarak bekliyor.

İşte geldiler. Arkamdan gönderdiler.

Kadın yanına, torunu karşısına oturuyor. Adam da kızın tam karşısına pencere yanına.

Çocuk adama, “Oraya ben geçebilir miyim,” diye soruyor.

“Hayır.”

Kadın torununa kızıyor.

Çocuk babaanneye aldırmadan, “Nerede ineceksin peki,” diyor.

“Bilmiyorum.”

Kızın tedirginliği iyice artıyor.

Bu adam hemen insin.

Tren tekrar hareket ediyor. Hafif bir sarsıntıyla ellerinde beliren gevşeme göz kapaklarına kadar yayılıyor. Karışık kaşların altındaki küçük, kırışık gözleri görüyor.

Babasının “evet” dediği adamın da gözleri kırışık. Babasının da. Ürperiyor. Annesini düşünüyor. Söylemeyi düşünmüştü, hiçbir şey yapamayacağından o kadar emin ki. Önemli değil demişti Mustafa, kırışık olmayan gözleriyle. Anne o, affeder sonra.

Ne kadar sonra? Adam eninde sonunda bırakır peşini. Ya babası? O çok önemli değil. Affetmese de olur. Kimseye kötülük yapmasın yeter. Annesi zaten onun yüzünden yaşadıklarına yenilerini ekleyecek. Keşke o da kaçabilse.

Özür dilerim anne.

Adam fırsattan istifade soruyor. “Nereye gidiyorsun?”

Çocuk lafa atlıyor. “Teyzemlere gidiyoruz.”

“Sana sormadım.”

Kız cevapsız. Kadın da dönüp cevap bekler gibi bakıyor.

“Yalnızsın, akraba yanına mı?”

Kekeleyerek, “Evet,” diyor.

Ne diye soruyor. Ne yapacaksa yapsın bir an evvel.

Eğik başının yanına düşen saçların arkasından dışarı bakıyor. Midesi kötü. Dün gece uyumadı. Tren tünele girerken çocuk babaannesinden yolculuk için çantasına koyduğu şekerlerden istiyor. Gözleri kapalı, yanındaki kadının dipsiz çantasındaki arayışlarını, bedenine teğet geçen kol hareketlerinde hissediyor. Kendi çantasında yiyecek yok. Kimlik, biraz para, iç içe katlanmış bir tişört ve etek. Hiçbir şey alma demişti Mustafa. “Gerek yok. Her şeyini yeni alacağım. Bu şehirde tamircilikten çok para kazanılıyor. Sen merak etme.”

Gözlerini açmadan, tünelin bittiğini anlıyor. Çocuk ağzındaki şekerleri, o düşüncelerini yuvarlıyor. Çok para. Çok parası var diye vermediler mi ona? İstemediğini söyledi. Ablası bile dinlemedi. “Unutursun. Boş ver, yaşı da var, çok parası da. Rahat yaşarsın. Hem daha ne istersin bu kasabada? Herkes sana özeniyor.”

En yakın arkadaşı da öyle düşünmüyor mu? Aslında evlenmek için küçük değiller. Ama en azından yakışıklı sevgilileriyle olsun. Arkadaşına göre adam onun iri memelerine vurgun. Mustafa da öyle, deyip kızdırıyor. O buna inanmıyor.

Kabul, memeleri babası için bir adet arsa. Ablası da kamyonet demek o zaman. Babasının –ne yazık ki– içkisiz kullanmak zorunda olduğu memesiz kamyonet. Küçük kardeşi erkek. Bakalım o ne verecek kıza. O günleri görmek istiyor. Ama uzaktan. Babasının nefesinin ve annesinin vücudunda açan mor güllerin kokusunu duymadan.

Artık güneşin iyiden iyiye sabahı tazelediği bir istasyonda, hem babaanne-torun hem de adam kalkıyor. Çocuk inerken kıza bakıyor, bakışları yüz hizasından aşağıya inmeden.

Çünkü o daha çocuk!

“Hoşça kal.”

Derin bir iç çekişle sırtından dökülen ter, terk ettiklerini hatırlatıyor. Şüpheler tren rayları gibi tekrar yön değiştiriyor. Ne kadar kaldı acaba? Saati yok.

Sabah beşte binmişti trene, yaklaşık altı saat sürecek demişti Mustafa. “Sen yolu yarıladığında ancak uyanırlar. Fark ettiklerinde artık ben varım, korkma.”

Güne erken başlayacaklar. Zira, düğüne bir hafta var. Annesi istemeye istemeye hazırlık yaparken, babası isteye isteye kahvede caka satacak. Ne de olsa hiç para harcamayacak. Sadece kızı verecek, o kadar. Üstüne alacakları da cabası.

Trenin kalkış düdüğüyle birlikte sevgilisinin hayalini kurmak istiyor.

Ancak algıladığı kokuyla birlikte adam karşısında en gerçek haliyle tekrar beliriyor. “Demek akraba yanına ve yalnız.”

Cevap vermeden, bir gün Mustafa’nın gözlerinin de kırışıp kırışmayacağını düşünüyor.

(256)

Comment(1)

Yorum yaz