Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Kasım 2015

Ne Haber

“Artık Herkes Mutlu” | Margaret Atwood

Margaret Atwood

Paylaş

42

0


Cesur Yeni Dünya, bakış açınıza bağlı olarak, ya kusursuz bir dünya ütopyası ya da bunun çirkin karşıtı olan bir distopyadır: yaşayanları gerçek dışı bir güzelliğe sahiptir, güven içinde sağlıklı ve tasasız yaşar. Ütopyanın bazen “hiçbir yer” anlamına gelen Grekçe “ou-topos”dan geldiği söylenir; kimisi de “eugenics”deki “eu”den çıkarım yaparak, “sağlıklı yer”, “iyi yer” anlamını önerir. O halde Sir Thomas More 16. yüzyıl Utopia’sında bir sözcük oyunu yapmıştır: var olmayan iyi yer olarak ütopya. Shakespeare’in Fırtına oyunundaki Miranda, kıyıya vurmuş saraylılarla ilk karşılaşmasında, “Ah cesur yeni dünya, ne insanlar var içinde!” der. 20. yüzyılın ikinci yarısında iki ileri görüşlü kitap geleceğimize gölgelerini bıraktı. Bunların biri, zihinleri kontrol eden acımasız totaliter devlet öngörüsüyle George Orwell’in 1949’daki romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’tü – bu kitap bize Büyük Birader’i, düşüncesuçunu, hafıza deliğini, Aşk Bakanlığı denilen işkence sarayını, sonsuza dek insanın suratını ezecek yıldırıcı bir postal görüntüsünü miras bıraktı. Öbürü ise Aldous Huxley’nin daha yumuşak ve farklı türden bir totalitarizmi ortaya koyduğu Cesur Yeni Dünya’ydı (1932) – orada konformite, şiddet ve baskı yoluyla değil, hipnopediyle, şişede büyümüş mühendislik ürünü bebeklerle, üretim çarklarını döndüren sınırsız tüketimle, cinsel hüsranı ortadan kaldıran, yasaların şart koştuğu serbest cinsellikle, teknokratlardan vasıfsız işlerini sevmeye programlı zekâdan yoksun serflere uzanan kast sistemiyle, anlık mutluluk veren yan etkisiz soma1 adlı ilaçla sağlanır. Gelecekte bu şablonlardan hangisinin kazanacağı merak konusuydu. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, soğuk savaş döneminde öne çıkmıştı. Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığında âlimler tarihin sonunu ilan ederken, alışveriş çılgınlığı, zaferini kutluyordu ve soma benzeri haplar çoktandır yaygınlık kazanmıştı. Serbest cinsellik Aidsden payını almıştı, ama öte yandan umursamaz, kikirdek, uyuşturucu bazlı bir harcagitsincilik içine düşmüş gibiydik. 2001’de New York’taki ikiz kule saldırılarıyla resim değişti. Düşüncesuçu ve insanın suratını ezen postallar ne de olsa kolayca unutulamazdı. Aşk Bakanlığı görünüşe göre artık demir perdenin arkasındaki ülkelerle sınırlı değildi: Batı’dan çıkan yeni versiyonuyla tekrar bizleydi. Öte yandan Cesur Yeni Dünya güncelliğini kaybetmedi. Alışveriş merkezleri buldozerlerin menzilleri boyunca uzanıyordu. Genetik mühendisliği toplululuğunun marjinal müritleri, Huxley’de alfalar ve epsilonlar olarak anılan kaliteli ve kalitesiz genler üstüne çene çalıp genetik zenginleştirme dolaplarıyla meşgul olurken ve ölümsüzlük arayışında Cesur Yeni Dünya’dan da öteye gidiyorlardı. Hafif ve sert versiyonları tasavvur edilen bu iki geleceğin de aynı anda aynı yerde var olması olanaklı mıydı? Öyle olsaydı nasıl olurdu acaba? Kuşkusuz Cesur Yeni Dünya’ya bir kez daha bakmanın ve “herkesin şimdide mutlu olduğu”, bütünüyle planlanmış toplumun lehine ve aleyhine sunduğu savları gözden geçirmenin zamanı geldi. Cesur Yeni Dünya’yı ilk olarak 1950’lerde 14 yaşındayken okumuştum. O zaman okuduklarımın bir kısmını tam olarak anlayamasam da bende derin bir etki bırakmıştı. Huxley’nin yazma becerisine bir övgü olan paçalı don [knickers], kaşkorse [camisoles], fermuar [zipper] gibi şeylerin ilk çıktıklarında ne olduklarını bilmesem de, fermuarlar giysilerin soyunulmasını kolaylaştırdıklarından zamanında kürsülerden şeytanın vesveseleri olarak kötülenmişlerdi – buna karşın öndeki fermuarından şıp diye açılan kadın iç çamaşırı olan “zippicamiknicks”in2 canlı bir resmi var zihnimde: “Zip! Yuvarlak pembelik özenle bölünmüş bir elma gibi ikiye ayrıldı. Kolların şöyle bir sallanması, önce sağ ayağın, sonra sol ayağın kaldırılması: zippicamiknicks zeminde havası sönmüş gibi cansızca yatıyordu.” Bizzat ben de destansı bir gayret olmaksızın içinden çıkılamayan esnek külotlu korse çağında yaşamıştım; Huxley’nin sözünü ettiği şey gerçekten de çok çarpıcıydı. Zippicamiknicks’i soyan kız, hem tuhaf biçimde masum hem de cezbedici biçimde şehvetli ya da erkek hayranlarının dediği gibi “pnömatik” olan mavi gözlü güzel Lenina Crowne’dur. Lenina fırsatını bulduğunda sevdiği biriyle neden sevişmemesi gerektiğine anlam veremez, ona göre böyle bir durumda sevişmek kibarca, sevişmemek ise bencilcedir. İç çamaşırını soyarak baştan çıkarmaya çalıştığı adam, medeniyetten uzakta Shakespeare’in namus/fahişelik söylemiyle, Zuni kültleriyle, kendini kırbaçlamayla yetişmiş, sevdiği kişiye layık olmak için acı çekmeye, dine ve romantizme inanan, zippicamiknicks’ini ortalık yerde utanmadan çıkarmasının öncesine dek Lenina’yı ilahlaştıran “Yabani” John’dur. Birbirini arzulayan iki cinsel organ hiç bu kadar birbirine zıt olmamıştı. Huxley’nin hikâyesinin sırrı işte burada yatar. Cesur Yeni Dünya, bakış açınıza bağlı olarak, ya kusursuz bir dünya ütopyası ya da bunun çirkin karşıtı olan bir distopyadır: yaşayanları gerçek dışı bir güzelliğe sahiptir, güven içinde sağlıklı ve tasasız yaşar. Ütopyanın bazen “hiçbir yer” anlamına gelen Grekçe “ou-topos”dan geldiği söylenir; kimisi de “eugenics”deki “eu”den çıkarım yaparak, “sağlıklı yer”, “iyi yer” anlamını önerir. O halde Sir Thomas More 16. yüzyıl Utopia’sında bir sözcük oyunu yapmıştır: var olmayan iyi yer olarak ütopya. Cesur Yeni Dünya’nın edebiyatta birçok öncüsü vardır. Platon’un Devlet’i, İncil’deki Vahiy Kitabı ve Atlantis Miti bu formun büyük büyükbabalarıdır; daha yakın bir zamana dönecek olursak, More’un Utopia’sı ve Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri’ndeki konuşan atlar diyarının akılcı Houyhnhnmleri, beyinsiz ve güzel “üst sınıflar”ın gününü gün ettiği ve geceleri sosyal kelebekleri yemek için yeryüzüne çıkan çirkin “alt sınıflar”ın yeraltı mekanizmalarını işlettiği, H.G. Wells’in Zaman Makinesi örnek olarak verilebilir. 19. yüzyılda kanalizasyon sistemlerinde, tıpta, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki ilerlemelerin yeni kapıları açmasıyla gelen yoğun iyimserlik atmosferi, başta William Morris’in Hiçbir Yerden Haberler’i ve Edward Bellamy’nin Geçmişe Bakış’ı olmak üzere birçok ciddi ütopyayı doğurmuştur. Swift’in, More’un ve Wells’in yazdığı türden ütopyalar daha çok yergiye kayar, çünkü içinde bulundukları zamanın toplumuna karşı eleştirel bir tavır sergiledikleri halde, insan ırkının geleceğine dair derinlikli olmayan bir perspektifleri vardır; öte yandan, Bellamy’nin ve Morris’in ütopyaları da idealleştirilmiş romanslara benzer, çünkü insanlığın kusursuzlaşabilmesi ya da en azından akıl almaz ölçüde gelişebilmesine olan inancı olumlarlar. Birinci Dünya Savaşı romantik-idealist ütopyacı hayalin sonuna işaret eder. Ütopyacı vizyonlar olarak başlamış olan Rusya’daki komünist rejim ve Almanya’daki Nazi iktidarı gerçekliğe uygulanan ütopyacı projelerin feci sonuçlara yol açtığını gösterir. Edebiyattaki ütopyalarda görüldüğü üzere, kusursuzlaşma projesi muhalefete toslar. Peki ya ütopyanın planlarını ve kurallarını kabul etmeyen insanlar ne olacak? sorusu belirir. Gerçek hayata uygulanmış bir ütopya olan Brooke Çiftliği’nin hüsrana uğramış eski bir mensubu olan Nathaniel Hawthorne, Yeni Kudüs’ü inşa etmeyi amaçlayan New England’ın Püriten kurucularının işe hapishanelerle ve idam sehpalarıyla başladığına dikkat çekiyor. Zorunlu ıslah, sürgün ve idam, ütopyalarda iktidara karşı gelenlere karşı uygulanan cezalandırma türleridir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te Büyük Birader’i sevmeyenlere sıçan olarak bakılır. Cesur Yeni Dünya’nın da kendine has hafif cezaları vardır: konformist olmayanların cezası aynı kafadaki entelektüellerin “normal” insanlara rahatsızlık vermeden, bir tür üniversite dahilinde İnsanın Nihai Sonu’nunu tartıştığı İzlanda’ya sürgündür. Platon’un Devlet’inden bu yana ütopya ve distopyalar gerçek toplumların temel gereksinimlerinden yola çıkmak zorunda kalmıştır. Hepsi aynı soruyu cevaplamak zorundadır: insanlar nerede yaşayacak, ne yiyecek, ne giyecek, cinsellik ve çocuk yetiştirme nasıl olacak? İktidar kimde olacak, kim çalışacak, vatandaşların doğayla ilişkisi nasıl olacak ve ekonomi nasıl işleyecek? Morris’in Hiçbir Yerden Haberler’i ve W.H. Hudson’ın Crystal Age’i gibi romantik ütopyalar, yaşayanlarının dökümlü elbiseler giydiği, bolca vitrayla dolu sanatlı ve zanaatli İngiliz kır evlerine benzeyen meskenlerde oturduğu Pre-Raphaelite bir resim sunarlar. Sanayileşmeden kurtulup doğayla uyum içinde olmaya döndüğümüzde ve aşırı nüfus artışını çözdüğümüzde, söylenildiği üzere her şey iyi olacaktır. (Hudson nüfus sorununu, her evdeki mutsuz bir çiftin üremeye mahkûm edilmesi dışında, cinselliği ortadan kaldırarak kolayca çözer.) Huxley 1930’ların başında Cesur Yeni Dünya’yı yazıyorken, Bloomsbury Topluluğu’nun etrafında fır dönen zeki çaylakların bir üyesi, Viktoryen ya da Edwardyen her şeye saldırmaktan keyif alan, kendi sözleriyle, “neşeli, Pyyrhonik bir estet”tir. Bu nedenle Cesur Yeni Dünya’da dökümlü elbiseleri, el işlerini ve ağaçlara sarılmayı bir kenara bırakmıştır. Elektrikle aydınlatılan kuleleri ve parıldayan pembe camlarıyla fütüristik bir mimarisi vardır ve şehrin manzarasındaki her şey amansızca yapay ve fabrika ürünüdür. Doku seçimleri viskoz, asetat ve imitasyon deridir; yerleşim yerleri yapay müzikleri ve parfüm akan muslukları olan apartmanlardır; ulaşım kişiye özel helikopterlerle yapılır. Çocuklar artık anneden doğum yoluyla dünyaya gelmez artık, üreme çiftliklerinde büyütülürler, içinde bulundukları şişeler “kovan”ın ihtiyaçlarına göre çeşitli türler ve gruplar halinde üretim bantlarından geçer ve süt yerine “harici salgı”yla beslenirler. Viktoryenlerin taptığı “anne” sözcüğü şok edici müstehcenlik haline gelmiştir; ve Viktoryenler için bir diğer kabul edilemez iğrenç bir müstehcenlik olan belirsiz cinsiyet, artık toplumsal bir normdur. “‘Bu öğleden sonra beni arkadan okşadı,’ dedi Lenina. “‘İşte, gördün mü!’ dedi Fanny zafer kazanmış gibi. ‘Ne mal olduğu ortaya çıktı. En basmakalıp tavırların adamı.’” Cesur Yeni Dünya’daki birçok sinir bozucu şaka, bu türden tersyüz etmelere döner – şimdiyle kıyaslandığında bu şakalar, kitabın ilk okur kitlesi için şaşırtıcı olsa da, yine de mizahtan nasibini aldığı söylenemez. Viktoryen tasarruf, harcama zorunluluğuna döner, Viktoryen ölüm-bizi-ayırana-dek tekeşliliği “herkes herkese aittir”e döner, Viktoryen dindarlık, adını üretim bandı tanrısı Amerikan araba kralı Henry Ford’dan alan “Fordumuz” adındaki uydurma bir tanrıya komünsel orjilerle tapınmaya döner; “orji-porji”nin “Fordumuz” şarkısı bile öpülen kızların ağladığı bilindik kreş uyaklarından uydurulmuştur. “Yabani” John’un yaptığı gibi kızları öpmeyi reddedenler onları ağlatır. Ütopya ve distopyalarda cinsellik ön plandadır – kimin kiminle ne türden cinsel organlarla neler yapabileceği insanlığın temel uğraşlarından biridir. Çünkü cinsellik ve üreme birbirinden ayrılır ve kadınlar artık doğurmaz –düşüncesi bile onları iğrendirir– cinselliğin tek amacı üreme haline gelmiştir. Çıplak küçük çocuklar çalılıkların arasında “erotik oyun”lar oynar, böylelikle erken yaşta doygunluğa erişmiş olurlar. Eril özelliklere sahip dişi buzağı anlamına gelen “freemartin” denen kısır kadınlar vardır ve biraz bıyıklı olsalar da güzellikleri kusursuzdur. Geri kalan kadınlar da “Malthusçu sonda” denilen bir tür doğum kontrolü uygularlar, yumurtlama zamanlarında “taşıyıcı annelik” hormonu tedavisi görürler ve gebelik önleyici haplarla tıka basa dolu tüplerin dizili olduğu sahte deriden kemerler takarlar. “Malthusçu sonda”yı kullanmayı ihmal ederlerse, pembe camlı kürtaj merkezi her zaman hizmete açıktır. Huxley bunları yazdığında henüz doğum kontrol hapları yoktu, öte yandan bu hapların ortaya çıkışıyla onun herkes için özgür cinsellik hayaline bir adım daha yaklaşıldı. (Peki ya geyler? Gerçekten de “herkes herkese aittir”le kastedilen herkes mi? Bu konuya dair bir şey söylemiyor.) Yine de Huxley’nin bir ayağı 19. yüzyıldadır: zamanı için şok edici olduğunu düşünmese tersine çevrilmiş ahlakı kendisi dahi hayal edemeyebilirdi. Cesur Yeni Dünya’yı yazdığı zamanlarda, kitlesel tüketimciliğinden, sürü zihniyetinden ve bayağılıklarından dehşete kapıldığı Amerika ziyaretinin şoku içindeydi. “Hayal etmek” sözcüğünü kasıtlı olarak kullanıyorum, çünkü Cesur Yeni Dünya –bütün olarak yutulduğunda– kontrollü bir sanrı etkisinden başka bir şey yaratmaz. Her şey yüzeydedir; hiçbir derinlik yoktur. Gözü bozuk bir yazardan beklenileceği üzere, görme duyusu ön plandadır: renkler yoğundur, aydınlık ve karanlık canlı bir biçimde betimlenir. Renkten sonra ikinci sırada ses gelir, özellikle de toplu törenlerde ve orjilerde ve “Gorillaların Düğünü”, “Sperm Balinanın Aşk Hayatı” gibi, izlerken ekrandakilerin duygularının hissedildiği “feelies” olarak adlandırılan filmlerde ses ön plana çıkar. Koku üçüncü sırada gelir – olur olmadık yerlere parfüm sıkılmıştır ve her yer buram buram parfüm kokar; Yabani John ve sevimli Lenina arasındaki en çarpıcı karşılaşmalardan birinde, John, Lenina’nın ilahi kokular saçan iç çamaşırlarına taparcasına yüzünü gömer, Lenina yeni dünya kurallarının henüz uygulanmadığı rezervasyon kampındaki gerçek hayat kokularına katlanamadığından, aldığı yoğun dozdaki soma sonucu masumca uyuyorken. Birçok ütopya ve distopya, lezzetli ya da berbat, yemek konusunu es geçmez, sözgelimi Swift’in Houyhnhnmleri yulaf yer, ama Cesur Yeni Dünya’da mönüler gösterilmez. Lenina ve o ay yatacağı kişi olan Henry “nefis bir yemek” yemiştir, ama bunun ne olduğu bize söylenmez (harici salgı üreten ahırlar dolusu ineği düşünecek olursak, benim tahminim biftek olurdu). Az sayıda insanın isteyerek seks yapmasına karşın, Cesur Yeni Dünya’daki bedenler tuhaf biçimde beden olmaktan çıkmıştır, ki bu durum Huxley’nin şu savının altını çizer: her şeyin elde edilebilir olduğu bir dünyada, hiçbir şeyin anlamı yoktur. Anlam zaten olabildiğince ortadan kaldırılmıştır. Teknolojiye dair olanlar dışında tüm kitaplar yasaklanmıştır – örnek, Ray Bradbury’nin 1953’teki Fahrenheit 451 romanı; müzeye gidenler katledilir, örnek, Henry Ford’un “Tarih safsatadır” sözü. Tanrı, arkaik bir yaşam biçiminin sürdürüldüğü, derin anlamlarla dolup taşan Zuni rezervasyon kampında yetişmiş John Savage gibi koyu dindarlar dışındakiler için “yokluk olarak” mevcuttur; “sanki hiçbir zaman orada olmamış gibidir”. John gerçek bir bedene sahip, kitaptaki tek karakterdir, ama bu bilginin bedelini acı çekerek öder. “Deney” olarak getirildiği parfümlü yeni dünya için, “Burada ödenen hiçbir bedel bir işe yaramaz,” der. Doğrudan Platon’un yöneticiler sınıfının soyundan gelen dünyanın on “denetçi”sinden biri olan Mustafa Mond’un önerdiği “rahatlık” John için yeterli değildir. Eski dünyayı –pisliği, hastalıkları, özgür iradeyi, korkuyu, acıyı, kanı, teri, gözyaşını– geri ister. Bir ruhu olduğuna inanır ve 20. yüzyılda bu şeye sahip olan birçok insan gibi –Somerset Maugham’un 1921 tarihli öyküsünde fahişelik yaparak günah işledikten sonra kendini asan Miss Thompson’u düşünün– inancının bedelini öder. Cesur Yeni Dünya’nın 1946’dan sonra, yani İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç olaylarından ve Hitler’in “nihai çözüm”ünden sonra yayımlanan yeni baskısında, Huxley 1932 tarihli ütopya/distopyasında, ya “Ütopyada cinnet dolu bir yaşam” ya da “bir ilkelin kendi köyünde bir bakıma daha insani, öte yandan anormallikten ve tuhaflıktan yoksun hayatı” mesajını vererek iki seçenek sunduğu için kendini eleştirir. (Aslında üçüncü bir seçenek daha sunar – İzlanda’da uyumsuzlardan oluşan bir entelektüel topluluğu. Ama zavallı Yabani John’un oraya gitmesine izin verilmez ve kimsenin kendini kırbaçlamadığı bir yeri zaten John sevmezdi de.) 1946’nın Huxley’si “aklı başındalık”ın olanaklı olduğu başka bir tür ütopya fikri ortaya atar. Bundan kastı, insanın içkin “Tao’yla ya da Logos’la, aşkın Tanrılık sıfatıyla ya da Brahmin”le bir tür birleşmesi olan “nihai erek”inin “bilinçli ve akılcı” arayışına adanmış bir tür “yüksek faydacılık”tır. Sonraları Huxley’nin ağır biçimde meskalin bağımlısı olarak 1960’ların esrarkeşlerini ve pop şarkıcılarını Tanrı’yı beyin kimyasının değişiminde aramaya sevk eden Algının Kapıları’nı yazması hiç de şaşırtıcı değildir. Cesur Yeni Dünya’nın meskalini diyebileceğimiz somaya ilgisi görünüşe göre nedensiz değildi. O sıralarda hâlâ dünyevi düzlemde oyalanan ve bu sayede hâlâ kitap okuyabilen bizim gibilere kalan Cesur Yeni Dünya, 75 yıl sonra hâlâ yeniliğini koruyor mu? Ve bize sunduğu ruhsuz tüketicilerden, başıboşça haz peşinde koşanlardan, iç-dünya yolcularından ve programlı konformistlerden oluşan bir toplum olmaya ne kadar yakınız? İlk soruya cevabım, Cesur Yeni Dünya’nın onca süreye karşın hâlâ çok yeni, güncel ve ilk okuduğumdaki gibi sarsıcı olduğudur. İkinci soruya cevabım da, kim olduğunuza bağlı. Aynaya bakın: arkanızdan bakan Lenina Crowne’u ya da Yabani John’u görüyor musunuz? İkisini de görmeniz ihtimal dahilindedir, çünkü her şeyin hep iki türlü de olmasını isteriz. Olimpos’ta keyif çatan, sevişen ve başkalarının acılarıyla eğlenen, o ebediyen güzel, umursamaz tanrılar gibi olmak isteriz. Ve aynı zamanda acı çekenlerden olmak isteriz, çünkü John gibi yaşamın anlam oyunlarının ötesinde olduğuna, anlık tatminlerin asla yeterli olmayacağına inanırız. Huxley’nin dehası, tüm kararsızlığımız içinde bizi bize anlatmaktı. Hayvanlar arasında, gelecekte olacak şeyler yüzünden acı çeken tek türüz. Sözgelimi, Köpek Rover, tüm sineklerin yok edildiği ve köpekliğin nihai potansiyeline eriştiği gelecekteki bir köpek dünyası düşleyemezdi. İnsan türü olarak her ne kadar grandiyöz yapılarımızı sorgulayabiliyor olsak da, eşsiz biçimde yapılandırılmış dillerimiz sayesinde kendimiz için bu türden gelişmiş durumlar düşleyebiliyoruz. Cesur Yeni Dünya gibi spekülatif başyapıtları üreten işte bu çift taraflı düşlemsel kabiliyetimizdir. Huxley’nin Cesur Yeni Dünya başlığını aldığı Fırtına’dan alıntılamak gerekirse: “Biz öyle şeyleriz ki / Oradan rüyalar gelir.” “Ve kâbuslar” diye eklese de olurmuş.

İngilizceden çeviren Oğuz Tecimen

1 Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’nda insanların olumsuz duygulardan kurtulmasını sağlayan uyuşturucu. 2 Knickers (paçalı don), camisoles (kaşkorse), zipper (fermuar) sözcüklerinin bir araya gelmesiyle Huxley’nin oluşturduğu bir deyiş.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şairin Ruhbilimciye MektubuAhmet Özbek
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

20 Ağustos 2025

Bildiri

Skit: (Skit bir rap albümünde veya mixtape'te görünen ve genellikle sanatçıların kendileri tarafından yazılıp icra edilen ya da filmlerdeki sahnelerden alınan ses biçimidir.)Yetmişlik rakı ne olmuş biliyor musun, Yüz altmış lira! Pavyona git yüz altmış lira yazılıyor. İkinciyi içtin mi üç yüz..

Devamı..

Agustina Bazterrica, Leziz Kadavralar:..

Nedim Dertli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024