‘Koruma Kurulu’ Yine İşbaşında
4 Mayıs 2017 Kültür Sanat Sinema

‘Koruma Kurulu’ Yine İşbaşında


Twitter'da Paylaş
0

‘Marvel ailesi’nin az bilinen üyeleri Galaksinin Koruyucuları, sinemaseverlere üç yıl önce ‘Merhaba’ demişti. Ekibin ikinci macerasında Freudyen okumalar ve ‘aile bağları’ var. İlki kadar ışıltılı olmasa da 80’ler göndermeleri, enfes soundtrack ve minik Groot’un varlığı ikinci filmi de izlenmeye değer kılıyor.
Uğur Vardan
Ah şu galaksi... Kurtarmayan kaldı mı? Hele de ‘Marvel evreni’nin üyeleri... Defalarca hem Dünya’yı hem de galaksiyi kurtardılar, var olan düzenin sürmesini sağladılar. ‘Beş benzemez’den oluşan ve kendilerine ‘Galaksinin Koruyucuları’(‘Guardians of the Galaxy’) adını veren ‘Marvel ailesi’nin az bilinen grubu ise, Ağustos 2014’te beyazperdeye gölgesini aksettirdiğinde farklı bir esintinin de tarifine soyunmuşlardı. ‘Star-Lord’ namıyla sahaya çıkan Quill’le aralarında ‘resmiyet’e dökülmemiş bir gönül ilişkisi olduğu belli ‘Gamora’, rakun ‘Rocket’, ağacımsı ‘Groot’ ve ‘Yokedici’ Drax’ten oluşan ekibin oluşma sürecini ve evrenin kötülerinden Ronan’a karşı verdikleri mücadeleyi anlatan film, türünün kayda değer örneklerinden biri olarak hatıralarımızdaki yerini almıştı. Galaksinin Koruyucuları, genellikle vasat çalışmalara imza atmış olan yazar-yönetmen James Gunn’ın kariyerindeki en iyi işti ve göndermeleri, zekice esprileri, hınzırca yazılmış diyalogları, ‘walkman sevgisi’ ve sountrack’indeki şarkılarla 80’lere selam gönderen tavrıyla gönlümüzü kazanıyordu. Galaksinin Koruyucuları 2 Yönetmen: James Gunn Oyuncular: Chris Pratt, Zoe Saldana, Kurt Russell, Dave Bautista, Bradley Cooper (‘Rocket’ın sesi), Vin Diesel (minik Groot’un sesi), Michael Rooker, Karen Gillan, Pom Klementieff, Elizabeth Debicki, Sylvester Stallone ABD yapımı [caption id="attachment_28853" align="aligncenter" width="800"] Filmin yıldızı babasının aziz hatırasını yaşatan minik Groot.[/caption] Malum, ‘Seriler çağı’ndayız. Sinemadaki her bir adımın neredeyse devamının gelme olasılığı yüksek. Ki Galaksinin Koruyucuları zaten daha ilk filmde elini belli etmiş ve “Devamı gelecek” mesajını vermişti. Bu hafta itibariyle vizyona giren ikinci hamlede (yönetmen yine James Gunn) Quill, kim olduğunu merak ettiği babasını nihayet buluyor (daha doğrusu babası Ego, oğlunu buluyor). Gamora kız kardeşi Nebula’yla didişiyor; Drax, Ego’nun asistanı Mantis’e ilgi duyuyor. Yani bir nevi özel hayatlar ön planda (ve de bu bağlamda Freudyen okumalar)... Ekibin ‘aile’ olma isteği, birbirlerine kenetlenme çabaları ve dayanışma ruhu da öne çıkan diğer temalardan. Altın kaplamalı kraliçe Ayesha’nın ‘Koruyucular’ı yok etme yönündeki hamleleri, Quill’i büyüten Yondu’nun ekibindeki isyan, Ego’nun adına layık kibri ve narsizmi derken ilkine benzer şekilde yine eğlenceli bir uzay aksiyonu sunuyor Galaksinin Koruyucuları 2. Ama bu kez ışıltı daha az, espriler daha sıradan, aile üzerinden muhabbetler gereksiz ciddi ve yer yer sıkıcı. Öykünün yıldızı ise babasının aziz hatırasını yaşatan minik Groot. Bu küçük ağaç yavrusu, filmin belki de en heyecan verici unsuru. Tango&Cash de Kadroda Oyunculara gelince: Han Solo tadında takılan Quill’de Chris Pratt, Gamora’da Zoe Saldana, Drax’te eski güreş şampiyonlarından Dave Bautista, Groot’un sesinde Vin Diesel, Rocket’ınkinde Bradley Cooper ve Yondu’da Michael Rooker ikinci filmde de yerlerini koruyan isimler. Yıllar öncesinin klasiği Tango&Cash’in yıldızlarından Kurt Russell baba Ego’da karşımıza gelirken Sylvester Stallone de galaksinin saygın haydutlarından Stakar’da, ‘Ustalara saygı’kabilinden yüzünü gösteriyor. Kraliçe Ayesha’da Elizabeth Debicki, Nebula’da Karen Gillan, Mantis’te de Pom Klementieff’i izliyoruz. Sonuç? İlki kadar çarpıcı olmasa da minik Groot’un varlığı, 80’lere vurgu yapan ‘retro’ tattaki ısrar, David Hasselhoff üzerinden geliştirilen Kara Şimşek (Knight Rider) muhabbeti, sountrack’te yer alan Looking Glass’ın “Brandy” (“You’re a Fine Girl”) adlı şarkısı ve Cat Stevens’ın muhteşem “Father and Son”ı... Bütün bunlar salonun yolunu tutmak için yeterli sanıyorum.

Yaralı Bir Ruh…

DALİDA Yönetmen: Lisa Azuelos Oyuncular: Sveva Alviti, Riccardo Scamarcio, Jean-Paul Rouve, Nicolas Duvauchelle, Alessandro Borghi, Valentina Carli, Vincent Perez, Niels Schneider Fransa yapımı Bazı filmlerin ruhunuzda ve zihninizde bıraktığı izler, sinematografik değerlerinden çok daha derin ve çarpıcı olur. Bu türden etkilere, genellikle bize kişisel ya da toplumsal geçmişimizi hatırlatan yapımlarda veyahut öykülerde rastlarız. Naçizane bu haftanın yenilerinden Dalida da benim için böylesi bir buluşmanın ifadesi oldu. Filmin ana karakteri ‘Başka Tanrının çocukları’ olduğumuz dönemlerin en popüler figürlerindendi. O zamanlar dünyaya da Türkiye’ye de farklı değerler ve ortak parantezler hâkimdi. Baskın olan sadece Amerikan kültürü değildi; sinemasıyla, müziğiyle, edebiyatıyla başka filizler de alabildiğine boy veriyordu. Mısır doğumlu İtalyan kökenli, sonradan Fransız vatandaşı Iolanda Cristina Gigliotti ya da sahne adıyla ‘Dalida’ da bu ‘çokkültürlü’ evrenin Kıta Avrupa’sındaki uzantılarından biriydi. Kendine özgü sesi, şarkıları, hayatındaki gelgitleri, trajedisi ve öyküsüne intihar ederek kendi koyduğu noktayla gerçek bir ‘yıldız’ gibi yaşadı ve o ellerimizden kayıp gitti... Bu topraklardaki yansıması ya da çocukluğumuza, gençliğimize değdiği nokta ise ‘Türkçe sözlü hafif müzik’ denen türe yaptığı katkıydı (!) bir bakıma. Onun, o çok popüler şarkıları dilimize çevrilip bu yakadaki meslektaşları üzerinden seslendirilirken hayatımıza bazen neşe bazen keder katan unsurların başında geliyordu. Örneğin Alain Delon’la seslendirdiği “Paroles, paroles”si, Ajda Pekkan yorumuyla “Palavra Palavra”ya, “Gigi l’Amoroso”su ‘rahmetli’ Tanju Okan’ın o muhteşem sesinde “Aşkı Bulacaksın”a dönüşüyordu. Bitmedi, bu topraklarda bir ilginç izi daha vardı Dalida’nın; Beşiktaş’ın 75. yılı dolayısıyla Fenerbahçe’yle İnönü’de oynanan maçta başlama vuruşunu yapmıştı. Bu, enikonu konturlarını çizdiğimiz öykü ve kahramanı, yönetmen Lisa Azuelos’un hayatına da derinden değmiş olmalı ki son derece içten, doğru noktalar ve limanlarda dolaşan bir filmle perdeye taşınmış. Dalida, zaman zaman ünlü şarkıcının hayat hikâyesinin Mısır’daki başlangıç bölümüne geri dönüşlerle uğrarken asıl ritmini Fransa’ya adım atmasından sonra buluyor. Ona şöhretin kapılarını açan, bir süre evli kaldığı Lucien Morisse’yle olan ilişkisi, Amerikalı aktör Jean Sobieski’yle birlikteliği, hayatındaki en derin izlerden biri olan ve intihar ederek belki de ona bir kaçış koridorunun varlığını hatırlatan İtalyan şarkıcı Luigi Tenco’yla yıpratıcı aşkı, giderek onun için bir ayak bağına dönüşen Saint Germain Kontu Richard Chanfray; yanı sıra bir tür menajeri olan erkek kardeşi Orlando, kız kardeşi Rosy vs… Sevdik Seni Bir Kere… Liza Azuelos, Dalida’yı anlatırken yakın çevresine, aşk trafiğine, sanat hayatındaki adımlara da göz atıyor ama temel olarak mutsuz, yalnız ve sürekli sığınılacak bir liman arayan yaralı bir ruhun izlerini sürüyor. Öyle yaralı bir ruh ki bu, psikiyatrının “İnsanlara umut veriyorsun” ifadesine karşı kurduğu “Peki ama bana kim umut versin?” cümlesiyle durumunu özetliyor. Fizik olarak şarkıcıyı fazlasıyla andıran Sveva Alviti’nin özel bir ruh ve gayretle Dalida’yı canlandırdığı filmde son dönemde uluslararası bir aktör kimliğini üzerine geçiren Riccardo Scamarcio’nun yanı sıra Jean-Paul Rouve, Nicolas Duvauchelle, Alessandro Borghi, Valentina Carli gibi isimler yan karakterlere hayat veriyor. Sonuç? Lisa Azuelos, dengeli anlatımını sanatçının unutulmaz şarkılarıyla süslerken daha çok Dalida’yı zamanında tanımış, sevmiş, müziğine aşina olmuş bir kuşağın hissiyatına seslenen bir film yapmış. Özellikle söz konusu kuşağın üyeleri kesinlikle kaçırmasın, ayrıca o yıllara yetişememiş ama iyi çekilmiş trajik hikâyelere ilgi duyan sinemaseverlere de tavsiye ederiz.

Uğur Vardan'ın yazısı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR