“Kutsal Reddediş”: J.D. Salinger’ın Sessizliğinin Vedantik Yorumu | Dipti R. Pattanaik
16 Nisan 2019 Edebiyat

“Kutsal Reddediş”: J.D. Salinger’ın Sessizliğinin Vedantik Yorumu | Dipti R. Pattanaik


Twitter'da Paylaş
0

Salinger’ın sessizliği, gerçek dışı ve yapay bir anlayışı dilin sekteleri aracılığıyla temsil etmeye inanan dayanaksız bir tasavvur gücü gibi, Beckettvari ya da Kafkavari dar bakış açısıyla tam anlamıyla kavranamaz.

J. D. Salinger’ın sessizliği hâlâ bir merak konusu olmaya devam etmektedir. Böylesi başarılı bir yazarın, ününün en tepesinde eser yayımlamaktan vazgeçmesi, başarı adına bizim gündelik kavramlarımızı bozguna uğratmakla kalmamıştır, Salinger’ın eserleri ve yaşamıyla uğraşan aklı başında öğrencileri de şaşkına çevirmiştir. Salinger’ın, tartışmalı yaşam öyküsü yazarı Ian Hamilton, bu karışıklığı oldukça uygun biçimde açıkça şöyle dile getirir:

“Amerikan entelektüelleri, devlet tarafından sessiz kılınan Doğu bloğu yazarları üzerine şefkatle eğilir, ama burada, kendi kültürleri içinde, çok sevilen bir yazar sessiz kalmayı tercih etmiştir. Konuşma özgürlüğüne sahipti, ancak en nihayetinde her şeyden çok arzu ettiği şey, görünüşe göre, sessiz olma özgürlüğüydü. Ve sessizliğin karşısındaki güçtü – niçin konuşmayı bırakmış olduğunu öğrenmek isteyen herhangi bir kimseyi sessiz kılmaktı.” (s. 8)

Salinger’ın eser yayımlamayı reddetmesi ve yaşamında halkla iletişimden sakınması, birkaç eleştirmenden karşıt tepkilerin yükselmesine neden olur. Warren French onun bu inzivasını “toplumun erişkin üyelerinden beklenen toplumsal uyumu gerçekleştirmekten aciz” olarak değerlendirir (s. 33) James Lundquist ise, “Bir yazar olarak uzun süren sessizliği ve mahremiyeti üzerine ısrarcı tutumu onu anlaşılması güç bir yazar haline getirerek eserlerinin de anlayışla okunmasını zorlaştırmıştır” görüşünü savunur. (s. 31) Salinger’ın eser yayımlamayı ve kendini halka açık hale getirmeyi reddetmesi üzerine daha titiz bir çözümleme ise Ihab Hassan’ın The Dismemberment of Orpheus adlı kitabında bulunur. Burada Hassan, “Almost the Voice of Silence” adlı makalesinde, Sade’ı, dadaistleri, sürrealistleri ve Hemingway, Kafka, Camus ve Beckett gibi yazarları kapsayan sessizliğin edebi geleneğinde Salinger’a da yer bulmanın peşinde koşar. Bu yazarların sessizliği, Hassan’ın öne sürdüğü gibi, olumsuz bütün görüş biçimleri adına bir eğretileme olarak kullanılır – karşıt-edebiyat, akıl ve doğaya karşı yabancılaşma ve karşıt-dilin oluşturulması. Ihab Hassan ve Salinger’ı anlayışla karşılayan öteki eleştirmenler, onun sessizliği adına felsefi bir zemin bulmuş görünür. Salinger’ın sessizliğinin yalnızca tuhaf bir davranış ya da reklam kampanyası olduğunu belirtmekle kalmazlar, aksine bunun ciddi ve eleştirel dikkate layık olarak incelenmesi gereken bilinçli bir entelektüel ve ruhsal görüş olduğunu öne sürerler. Bununla birlikte Salinger’ın sessizliği, gerçek dışı ve yapay bir anlayışı dilin sekteleri aracılığıyla temsil etmeye inanan dayanaksız bir tasavvur gücü gibi, Beckettvari ya da Kafkavari dar bakış açısıyla tam anlamıyla kavranamaz. Salinger’ın sessizlik dili ve geri çekilmesi, kendisinin sanatta şimdiye değin sorunsallaştırdığı değerlerin yaşamda da canlandırılmasına ilişkin daha uzun vadeli bir çabanın bir parçası olarak algılanabilir. Sonuçta, sessizliğinin içinde, yaşamın ve sanatın idealleri yekvücut haline gelir. Salinger’ın kariyerindeki en esaslı endişelerden ikisini bir insan olarak “doğru yaşama” ve bir sanatçı olarak da “doğru söylem” arayışları oluşturur. Dahası, sanatı ve yaşamı birbirini böylesine iyi tamamlayarak biri ötekinin eklentisi haline geliveren birkaç modernist yazardan biri olarak kabul görür Salinger. Bu nedenle Salinger, sanatın ve kitle iletişimin yapay söylemler aracılığıyla yanlış bir modern yaşam biçimini desteklemek için birlikte çalıştığının da bilincindedir. New Yorker öykülerinin çoğunda, herhangi gerçek bir hisle desteklenmemiş içli tutkuları göklere çıkaran modern film endüstrisini yerden yere vurur. Salinger, sözlü “sahteliğe” ve “klişeye” karşı savaş açan karakterlerin bulunduğu öyküler yazma çabasındadır. Her nedense Salinger’a göre sözlü samimiyetsizlik konuşanın da sahteliğini gösterir. Bu nedenle, yaşamında özenli bir çaba harcayarak (yazım okullarına katılarak) kendi sanatını her çeşit fazlalıktan ve sahtelikten arındırır. Salinger, kariyerinin ilk zamanlarında, dünyevi ve manevi arayışlarımız arasındaki derin uçurumun modern yaşamda ve sanatta da büyük bir dengesizlik yarattığının farkına varır. Bu dengesizliği yeniden yerine oturtabilecek sentez sürecinde sanatçının rolünün çok önemli olduğunu da kavrar. Şans eseri, Doğu’nun eski kutsal gelenekleri Advaita Vedanta, Zen (Hamilton, ss. 127-128) ve mistik Katoliklik ile tanışır ki bunlar yaşamın ruhsal ve dünyevi amaçları arasında yalnızca bir sentez öngörmez; aksine “sözcüğün” kutsal ve ilahi gücünü de böylesi bir sentez meydana getirmek için kullanır. Salinger’ın gözlerini yaşamın alternatif yönüne açan Swami Vivekananda ve Sri Ramakrishna öğretileri insani bütün çağrıları merkezi bir ilahi amaç etrafında toplamak için dava açar. Gerçekte hem Sri Ramakrishna ve hem de başlıca disiplini Swami Vivekananda, bir çalışmanın sonuçlarından elini ayağını çekme aracılığıyla insani bütün girişimlerinin nasıl da ilahlaştırılacağını gösterir. Salinger’ın dostlarından biri onun ne maksatla “yaşamını tek bir büyük çalışmaya adamasına niyet ettiğini, o çalışmanın da kendi yaşamı olduğunu – ki aralarında hiçbir itiraz yoktur” düşüncesi aracılığıyla ilintilendirir. Bu nedenle Doğu inançları ve mistik Katoliklik, Salinger’ın “doğru yaşama” ve “doğru söylem” arayışına bir çeşit yanıt temin eder. Zira dini düşüncelere dalmış ve dünyeviden elini eteğini çekmiş bir yaşam biçimi,20. yüzyıl Amerikası’nın haddinden fazla materyalist ve faa-liyet-odaklı yaşamının tehlikelerini ruhen etkisiz hale getirebilir; gerçek sanat, Franny’nin “güzel bir şey yap” diye dile getirdiği gibi çeşitli yollardan geçerek öylesi bir yaşam biçimini şekillendirmeye çalışmalıdır. Salinger’ın sanatı, özellikle daha sonraki dönemlerdeki kurmacası, kendi doğru yaşama biçiminin dramlaştırılmasına ilişkin bir girişimdir. Sonuçta onun sessizliği, yaşamı bir ileti haline dönüştüğünde nihai noktaya yükselen bir davranış halini alır, sanatının şimdiye değin iddia ederek ortaya koyduğu değerlerin tüm vasiyeti. Ian Hamilton’ın kaleme aldığı Salinger yaşam öyküsü, Sri Ramakrishna metinleriyle karşılaştıktan sonra Salinger’ın inziva yaşamını ve bir keşişe layık olarak yaşamdan elini çekmesini ciddi biçimde düşündüğünü doğrular niteliktedir. Sir Ramakrishna ve Swami Vivekananda’nın önerdiği Vedantik yaşam, esaslı iki yaşam ilkesini tahayyül eder; hane sahibinin yaşamı ilesannyasin’in yaşamı. İlki sivil bir yaşamı sürdürürken ikincisiyse yaşamını tümüyle Tanrı’nın yakarışlarına adar. Her iki yaşam biçimi de tekâmülün farklı durumlarını içerir. Hane sahibi tekâmül durumuna Karma-Yoga sayesinde –insani bütün faaliyetlerin sonuçlarını Tanrı’ya adayan ruhani bir disipline karşın, keşiş ya da bir sannyasin kurtuluşuna Jñaña Yoga aracılığıyla ulaşır– ve dünya adına daha büyük bir fayda ile kendini-gerçekleştirme taraftarı olanlar dışında, insan faaliyetlerinde eksiksiz bir vazgeçiş aracılığıyla kavuşur. (Vivekananda, ss. 19-37) Bhagbad Gita, esasen dört yolun birinden geçerek Yogiye nasıl çağrıda bulunulduğunu tarif eder – ãrtih yolu, belirsizlikler içinde ve duyu-gelişiminde günlük dünyanın çileleri eşliğinde bütüncül bir bezginlik ardından gelir; arthãhrti yolu, kendini geliştirme arayışıdır; jigñãsu, ilahi bilgi peşinde koşmaktır ve bunları arayan kimselerin içinde en iyileri, jñãni yolundakiler, özel bir tanrı-sevgisine sahip olarak bütün eylemlerden vazgeçenlerdir. Hakiki bilginin doğumu, dünyevi yaşamın kusurlarını yumuşatabilir ve insan sevinçlerle çilelerden dingin bir edayla kendini ayırarak denge durumuna erişir – Sthitaprajña durumu. Bununla birlikte, ağırbaşlılığın nihai evresine ulaşmadan önce, arayış içinde olan kimse ahlaki ve ruhani bir disipline maruz kalmalıdır – sãdhanã diğer şeylerle birlikte, duyu-hazlarından ihtiyatlı biçimde geri çekilmeyi, şehvetin, açgözlülüğün ve aşırı derecede gururlu ihtirasın yok edilmesini, başarı için duyulan arzuya gem vurulmasını, daimi yakarış düşkünlüğünü, kişisel egodan feragat etmeyi ve insanın fiziksel varlığını devam ettirmesi amacıyla birkaç çalışma girişimini ve insanın kendi eğilimlerine göre kişisel Tanrı kavramı üzerinde tefekkür etmeyi gerektirir – Swadharma. (Vivekananda 2, ss. 24-37) Bu nedenle sessizlik, böylesi ruh-ani-manevi disiplinin önemli bir bileşenidir – egoyu şişiren materyalist faaliyetin kasırgasından geri çekilmenin göstergesidir, dolaysız ve çevresel duyu kavrayışının ötesinde bir farkındalık arayışıdır ve yalnızca başlatılan şeye iletilerek sözcüğün günlük samimiyetsiz kullanımıyla değersizleştirilen daha yüksek bir farkındalığa sahip olma imkânıdır. Sri Aurobindo, modern mistik, sessizliğe çekilmenin gereksinimini söyle dile getirir:

“… hakiki bilginin geldiği yer zihnin içsel sessizliğindedir; zira zihnin olağan etkinliği, gerçeklerden uzak yalnızca yüzeysel idealler ve temsiller yaratır. Söylem çoğunlukla sığ doğanın ifadesidir, bu nedenle insanın kendisini haddinden fazla söylem içine atması, enerjiyi boşa harcayarak gerçek bilginin sözcüğünü ortaya çıkaran manevi dinlemeye engel oluşturur.” (Sri Aurobindo, s. 653)

j.d. salinger

J.D. Salinger’ın sessizliğini böylesi Yogivari farkındalığın bir kanıtı olarak sonuca vardırmak haddimizi aşmak olarak yorumlanabilir, zira bir yazarın iç benliğinin gelişimini saptamak için hiç desteğimiz yoktur elimizde. Ancak Salinger’da sanat ve yaşam birbirinin tamamlayıcısı olduğundan, Salinger’daki ruhani arayışın aşamalı olarak güçlenmesini göstermek amacıyla onun sanatına da başvurmamız gerekir. Salinger’ın ilk dönem kurmacası, Gita’nın deyimiyle, ãrtih’in hoşnutsuzluğu olarak adlandırılabilir – arayışının ilk zamanlarında duyu-kavrayışlarındaki sıradan dünyanın kusurlarından ve belirsizliklerinden geri çekilen bir kimse. Böylesi ruhani bir yolculukta arayışta bulunan kişi ilkin dolaysız harici bir etkinlikten kendisini geri çeker. Çavdar Tarlasında Çocuklar,2 içinde büyük çapta toplumsal gerçekçilik barındırmasına karşın, Sa-linger’ın kurmacasının alacağı yönü belirleyen göstergelere nicedir sahiptir. Holden Caulfield toplumsal kimliğinden vazgeçmenin arzusunu göstergesel biçimde tasvir eder. En nihayetinde eşiğe atlamanın öncesinde, ruhsal arayış içinde oldukça kararsız herhangi bir kimse gibidir. Beşinci Cadde’yi tekrar tekrar dolaşır ve caddenin karşı tarafına geçemeyeceği gibi garip bir hisse kapılır. “Vay canına, nasıl korktum bilemezsiniz! Rezalet terlemeye başladım–” (s. 133) Tekdüze, klişe ve toplumun “sahteliğinden” ayıran muğlak fikirlere sahiptir. Ancak ben odaklı kimliğinden sıyrılıp sessizliğe doğru çekilmeye de emin gözlerle bakar. Geleceğe dair tasavvuru bir Hindu ve Yogi yaşam biçiminden beklenileni andırır:

“Düşündüm, sağır dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde, kâğıda yazar bana uzatırdı. Bundan bir sür sonra sıkılınca da ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı.” (s. 134)

Ona göre kurmaca, toplumsal düzenin uğursuzluklarına karşı saldırıya geçmekle “doğru yaşam”a ilişkin düşünceleri sorunlaştıramaz, zira “insan sesi (komplo kurma eğilimine sahip olarak) dünya üzerindeki her şeyi kirletmeye her daim hazırdır.”

“Rahat bırakılmanın” ve “sessizliğe çekilmenin” böylesi biçimde idealleştirilmesi Salinger’ın yazma ediminin başlangıcından bu yana görülen bir bilinçtir. Holden’ın kendini toplumsal yaşamdan koparmaya ilişkin nihai ve bütünüyle nefret ettiği acizliği onun akli dengesizliğini de açığa kavuşturabilir. Büyük şehir yaşamındaki yüzeyselliği keşfeder; daha içsel ve derin bir yaşam biçiminin çağrısını da nicedir içinde duyumsar; ancak psikanalizin de yardımıyla çevresine tutunmalı ve topluma uyum sağlamalıdır. Salinger’ın çoğu karakteri 20. yüzyıl Amerikası’nın sunduğu sıradan toplumsal yaşamın ötesinde, özgün ve kendilerine ait olan bir yazgının var olduğuna kanaat getirir. Nefret göstergeleri basit bir biçimde, “yalan yanlış yerleştirilmiş oyuncaklara karşı tepkisini gösteren iyi-beslenmiş delikanlıların protestoları” değildir yalnızca. Bununla birlikte Salinger, görünüşe göre, toplumsal gerçekçiliği betimlemekle de yetinmez. Kurmaca aracılığıyla tezahürler, karakterlerin içsel gerçekleri ve gelişmiş bir bilinçlilik haline giden yolda aydınlatıcı deneyimlerle iletişime geçer. Eserinde, “hicivsel kurmaca içinde aşkın mistisizm” kullanma çabasıyla eserine yenilikler getirir. (Gwyner and Blotner, s. 33) Bununla birlikte Salinger’ın toplumsal hicivden içsel, akli ve ruhani gerçekliğe kaymasının bir başka nedeni daha bulunur. Ona göre kurmaca, toplumsal düzenin uğursuzluklarına karşı saldırıya geçmekle “doğru yaşam”a ilişkin düşünceleri sorunlaştıramaz, zira “insan sesi (komplo kurma eğilimine sahip olarak) dünya üzerindeki her şeyi kirletmeye her daim hazırdır.” Salinger’ın çoğu karakteri egemen toplumun sınırında yaşayanlardan oluşur. Onlar aşağı yukarı Holden’ın yeni teorisini benimseyerek –herhangi bir kazanç ya da başarı dürtüsü olmaksızın müşfik bir bekleyişle– kendini-gerçekleştirmeye ve dünyanın daha büyük faydalarına doğru çekilen ideal bir Hindu keşişini anımsatır bize. Bu nedenle Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın başlıca teması mistisizm odaklı daha çok sayıda hikâye ortaya koyar. Temaların yön değiştirmesi gibi dilin de farklılaştığı ve tahmin edilebilir biçimde kısaldığı görülür. Holden’ın argosundan, kitle tüketimini simgeleyen bir dilden, daha tekbenci dile doğru kayış hissedilir– çoğu kez monolog bir ses (Buddy), sırrı açığa çıkarma (Seymore’ın mektubu) bir tavsiyede bulunma (Zooey’nin Franny’ye verdiği tavsiye) ya da bir şeyin kendisi için ve kendisi hakkında konuşmak (Buddy’nin bir sanatçı olarak kurmaca yazımının karmaşıklığı hakkında konuşması) – hepsi birden neredeyse bir keşişlik halidir. Yukarıda öne sürülen ruhani bakış açısından yola çıkarak Holden’ın, Franny’nin, Buddy’nin ya da Seymore’ın çevreyle uyumsuzluğu gerçekte ruhsal açıdan sağlıklı olmanın bir göstergesidir. Toplumsal başarıya ilişkin bir ısrar ve dolayısıyla vahşi toplumsal orman içinde rekabete ilişkin bir ısrar, modern insan üstünde köklü bir karmaşaya neden olur. Bu karmaşa ise gerçek kimliklerimizi ve sahiciliğimizi aramaya zorunlu kılar bizi. Ancak kimliklerimizin imgelemi büyük ölçüde toplumsal olarak inşa edildiğinden, açgözlülük ve hırs tarafından güdülen toplumsal faaliyet aracılığıyla kimliklerimize dönme arayışı içindeyizdir. Bu süreç, bireyi yalnızca toplumdan koparmakla kalmaz, kendisinden de koparır. Salinger’ın karakterleri böylesi bir etkinlik içinde yer almayı reddederler. “Egodan, egodan bıktım usandım,” der Franny, Lane Coutell’e. En makul çıkış yolu, egonun yönlendirdiği ve gururu kışkırtan bir başarı kavramıyla sonuçlanan böylesi bir oyundan geri çekilmektir. Böylesi bir bağlamda Salinger’ın eser yayımlama edimi, karakterlerinin öylesine çok sıklıkla pazarlama ve kazanç odaklı topluma karşı ayaklanmasına ayak uydurmasında çelişkili bir durum haline gelir. Sessizlik –eser yayımlamayı reddetme– bu çelişkiye bir çözüm olarak yorumlanabilir. Salinger’ın çok kültürlü mirasından elde ettiği kayda değer özellik, sanat, yaşam pratiği ve meslek arasındaki gedik için bir köprü görevini üstlenir. Salinger, eser yayımlamayı reddederek piyasa odaklı başarıyı da kendi isteğiyle reddeder. Salinger’ın bilinçliliğinin merkez noktasını oluşturan eser satmak, ilk kez, yazdığı “Varioni Kardeşler” adlı öyküde kendini gösterir. Burada Joe, Sonny’nin etkisinde kalıp popüler şarkılar yazarak yeteneğini satışa çıkarır ve sonra para tarafından satın alınarak tamamıyla parçalanıp yok olur. İş birliği içindeki kumarbazlarsa Joe’yu öldürür. Salinger, Joe’nun ölümünü fiziksel bir gösterge olarak hırs, açgözlülük ve başarıya bağlayarak ruhun böylesi yıkımından ve ölümünden yararlanır çoğu kez. Salinger’ın karakterleri zarif biçimde başarıyı reddeder. Joe, romanını kabataslak “parçalar” halinde yazar. Teddy, keskin zaferine karşın ölümünü kucaklar, Franny ise oyundan çekilir, zira pohpohlanmaya dayanamaz. Bunlar kesinlikle azla yetinmenin ve kişinin kendi isteğiyle dünyevi arayışları reddetmesinin göstergeleridir – sadhaka’dan beklenilen bir çeşit ruhani disiplindir bu; arayış içinde olan kimse mükemmeliyetin peşindedir. Salinger’ın Franny adlı öyküsü Lane Coutell’in şehvet dolu planlarına serzenişte bulunur. Cinsel perhiz (Bramacharya), materyalist faydaları reddetme (aparigraha) ve bireysel kimliğin yok edilmesi (apaurusheya) arayış içinde olan kimsenin ruhani yükselişi sırasında üstlenmesi gereken farklı ahlaki disiplinlerdir. Bunlar, doğası gereği edebi olan gerçek üstüne kafa yorduğundan zaman ve mekân tarafından koşullanmış insan eliyle nasıl yaratılabilirdi? Salinger’ın sessizliğinde, halka açılmayı reddetmesinde ve başarısında böylesi bir alçakgönüllülük edimi görebilir miyiz? Bu davranış bizim kültürel bağlarımızın sınırları adına bir anımsatma ve aşkınlığın adına bir ihtimal olabilir mi? Salinger, “Teddy”3 ve “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün”4 adlı öykülerin yayımlanmasıyla gerçekçi yazının sınırlarını terk eder. Mevcut durumların çirkinliklerini çözümlemek için Vedanta anlayışını kullanır görünür. Mevcut durumu açıklamak amacıyla içinde mekân-zaman ayrımı bulunmayan Vedantik Karma Teorisini kullanır. Jãtismara (önceki doğumlarının da ayrıntılarını anımsayan kimse) Teddy, bir önceki yaşamında şehvete olan düşkünlüğünden dolayı Tanrı’nın lütuf katından düşen Hintli bir Yogi olduğunu anımsar. Karma kurallarına göre bencil güdünün sonucu olan herhangi bir faaliyet ya da niyet ya da herhangi bir toplumsal tekâmüle dayalı edimler ruhun özgürleşmesi ve Tanrı ile bütünleşmesi yolunda onun elini ayağını bağlar. Teddy böylesi bütün edimlere ve niyetlere elma-yemenin o tiksindirici tadıyla yol verir:

“’Sorun şu,’ dedi Teddy, ‘çoğu insan varlıkları oldukları gibi görmek istemiyor. Sürekli olarak doğup ölmek istiyorlar. Sürekli yeni bedenler istiyorlar; Tanrı’yla birlikte, o gerçekten güzel dünyada kalacakları yerde.’ Dalıp düşündü. ‘Ömrümden görmedim bu kadar çok elma yiyen,’ dedi başını iki yana sallayarak.’” (s. 163)

Bu, Teddy’nin Bob Peet’e öğretmenliği bırakmasını tavsiye etmesinin nedenidir gerçekte:

“Çünkü kendisi manevi anlamda oldukça gelişmiş bir insan. Eğer ruhsal açıdan ilerlemek istiyorsa şu sırada öğrettikleri ona yarar getirmez. Öğretmenlik onu çok fazla uyarıyor. Artık kafasındaki her şeyi atma zamanı gelmiş, bir sürü şey daha tıkıştırmak yerine. Elmanın içindekileri tek bir yaşam süresi içinde çıkarıp atabilir, eğer dilerse. Kendisi derin düşünme yapmakta çok iyi.” (s. 166)

Vedantik bir eğitim modelini andıran eğitim sistemi aracılığıyla Teddy esas karakterin –Gita’nın Sthitaprajña olarak adlandırdığı idealin– fark edilmesini sağlamayı arzular; herhangi içli bir düşkünlüğü olmayan ve tutkuları yalnızca Tanrı aşkına yönlendirilmiş bir varlık. Böylece insan dolaysız olanı, çelişkili biçimde, aşkın hale getirerek onun kontrolünü de elinde bulundurur. Çoğu çağdaşlarının aksine Salinger, var olan dünya düzeninin yalnızca yanlış yönlerini ifşa etmekle kalmaz, bu çürümeye set çekmek amacıyla çözümler de ortaya koyar. Ait olduğu kültürün, kendini tatmin etme yollarının bulunmadığı kadar çok arzu inşa etmesinin de farkındadır. Alternatif bir yaşam biçimi arayışı onu bütünsel bir anlayış içeren birtakım kültür sahalarına yöneltir. Örnek olarak Advaita Vedanta’nın non-düalizminde5 toplumsal ve ruh-sal sahalar yakınlaşır ve bir bütün halini alır. Teddy’nin tezahürü her şeyi Tanrı’ya adar, “Kız kardeşimi minicikti. Kardeşim Tanrı’yı Tanrı’ya döküyordu.” Fani olana egemen olmak için onu ister istemez aşkın duruma getirmek gerekir. Ne var ki Salinger’ın asıl sorunu böylesi kurmaca kanalını, başlıca gerçekçi toplumsal bir belgeyi, üst gerçeklik ile nasıl bitiştireceğiydi. Kurmaca, toplumsal bir yapıda nasıl manevi bir araç haline dönüşecekti? Mantığa ve belli bir tarihsel duyuya sahip olan kurmaca dili, Teddy’nin tezahürleri ya da Seymore’ın bütün bilgisine nasıl gönderme yapacaktı? Muktalar –özgürleşmiş ruhlar– olarak onlar sıradan fanileri yutan zaman ve mekân prangalarının ötesindeydi. Salinger, edebiyatın oldukça taklitçi kurmacasına kafayı takmış Amerikalı okurunun rasyonel dilin iletişimsel güçlerine kafa tutmasını sağlayarak içsel ruhani bir farkındalığı nasıl kazandıracaktı? Glass ailesi hikâyeleri bu ikilemleri dramlaştırarak bir sonucun peşi koşar. Salinger’ın eserlerinin tümüyle büyük bir kısmında kurmaca sanatına ilişkin narsist endişeler görülse de, Seymore: Bir Giriş adlı eseri daha keskin bir odak noktası altında toplanır. Dil, Holden Caulfield’ın da gösterdiği gibi, gerçekliğin bir biçimi olabilir. James Lundquist, Salinger’ın Holden adına belli bir konuşma dili ve argo yaratmasının ve ötekilerden nefret etmesinin iki dizi gerçeklik yarattığını öne sürer. Biz, gerçekte, kendi sözcüklerimizin esiriyizdir. Salinger’ın birkaç hikâyesinde karakterin sahteliği ya da samimiyeti, kullanmayı seçtiği sözcük dağarcığından anlaşılabilir. Lane Coutell’in sözcük dağarcığı, örneğin, onun sahteliğini açığa vurur. Yaşam ve sanat aracılığıyla üst gerçekliğin böylesi tahmini Salinger’ın sonraki hikâyelerinin iddialı projesi haline gelir. Ihab Hassan (1963), Salinger’ın dile getirmek istediği gerçekliği tamamıyla yakalamamış olduğunu öne sürerek Glass efsanesinin yalnızca sessizliğin sınırında gezinen, henüz tam oluşmamış bir ses olduğunu söyler. Burada Hassan, Salinger’ın yakalamak istediğinin gerçekte kurmaca dilinin ötesinde bir şey olduğunu da sözlerine ekleyebilir. Bu, insani sahanın ötesinde bir mükemmeliyettir ve yalnızca sessizlik aracılığıyla iletişim kurularak etkili olan bir dildir; tıpkı Zen ve Lama öğretmenlerinin bilgiyi kendi disiplinlerine aktardığı gibi. Böylesi bir mükemmeliyete ya da sessizliğin nihai şiirselliğine ilişkin bir arayış, esas olarak ruhsal bir arayıştır. Sanskrit estetik felsefeci Mammata şiirselliğin hazzından “Bramaswãdamibanubhabayãn” diye bahseder – en nihai ilahi deneyimin muazzam heyecanı. Bununla birlikte sanat deneyimi sınırlıyken ve o güdü sona erdiğinde, “Brahma”nın hazzının tasavvuru ebedidir. Sanat deneyimi ahlaki bir yükselişi gereksemezken, ahlaki disiplin mutlu ruhsal bir deneyim için ön şarttır. Salinger’daki ahlaki yaşama ilişkin ısrar, şehvet, sefalet ve duyuların hazzına karşı bir tiksinti kesinlikle bu nedendendir. Salinger, sanatı aracılığıyla zarifçe nihai ruhsal yaşamda işe yarayacak daha keskin bir davranış biçimi ve karaktere doğru yönlendirir okurunu. Sanskrit şiir sanatında ise sanatın rolü geçerli ruhsal bir dürtü tarafından onaylanır. (Aurobindo, s. 220) Salinger’ın kurmacasını böylesi bir dürtü olarak kabul edersek, onun sessizliği her şeyin ötesine kaçış niteliğindedir:

“Gerçek sanatçı-kâhinin, güzellik üretebilen ve yapan o ilahi aptalın, esas olarak ahlak ilkeleri ve kutsal insani vicdanının göz kamaştıran biçimleri ile renkleri tarafından ölümüne şaşkına çevrildiğini söyleyebilirim.” (s. 105)

J.D. Salinger’ın yaşamı, var olan düzene karşı kendi nefretini ve alternatif ruhsal bir arayışı ortaya koyar.

Eski Sanskrit şiir sanatına ilişkin Dhvani Okulu, sözcüklere, onların anlamsal çağrışımlarına ve eğretilemelerine çok önem atfetmez. Teorisyenler daha içsel, örtük bir anlam üzerinde durur, en iyi şiirselliğin altını çizen duygusal bir atmosfere önem verirler. Bu görüş, deneyim-nesnelerinin nihai gerçeklik olarak algılanmadığı ancak gerçekliğin manifestosu sayıldığı Vedantik teorisine denk gelir. Sözcükler, dolayısıyla, şiir sanatının yalnızca dışsal görünümüdür. Seymore, şiir alıştırmaları yapan bir şair görünümünün altındaki gerçekliği arama çabasıyla yetinmez, ikili karşıtların bulunmadığı bir çeşit yaşam da sürdürür. Onun ilginç şiirlerinden biri, yakaladığı balığa dönüşen ve balığın acısını hisseden bir oğlan çocuğu üstünedir, tıpkı Sri Ramakrishna’nın bir ineğin çırpınmalarını gördüğünde kendi bedenini kamçıladığı gibi. Seymore da öteki varlıkların yaralarına, acılarına ve renklerine doğru çekilir. Evrensel bir anlayışla pinda ya da bireyin mikrokosmik varlığı, brahmanda, ya da makrokosmos haline dönüşür. Böylesi bir arayış için Seymore, Sri Aurobindo’nun “yaşamın ham gerçeklikleri” olarak adlandırdığının ötesine şiir yazarak geçer, gerçekliği Batı biçimden oldukça uzaklaştırır. İnsan, Salinger’ın evrimci hiyerarşisinde, geçişken bir varlıkken sanat da ara noktada yer alan bir davranışı işaret eder. Mükemmel bir sanat anı Buddy Glass tarafından bir çeşit “el koyma” olarak tanımlanır. Seymore: Bir Giriş’te yazım kendiliğinden ortaya çıktığından kendisi öylesine mutlu bir ruh hali içindedir. Daha sonra Buddy, Seymore üstünde devam eden meditasyonu sırasında bu faaliyetini devam ettirmesine engel olan bir paniğe kapılır. Buddy Glass’ın faaliyetleri ve çabaları, Salinger’ın edebi prototipine, kendi seçtiği ideale –Bhakti Yoga’daki Istham’a– Seymore’a öykünme amaçlıdır açıkça. Gerçek bir müridin tavırlarıyla Buddy, Seymore’a ilişkin anlayışını aşamalı olarak geliştirir ve öz farkındalığının içine karışarak egosunu küçültür, burada sanatın maneviyatını inşa etmesine ilişkin bir şey vardır. Hikâye yazma sanatı dış dünyadan, yazma sürecinin kendisi üzerinde konuşlanan yoğun içsel meditasyona doğru çekilir. Bu narsist maneviyat inşası, aynı zamanda Yoga tarafından ruhani anlamda bekleyenler için tavsiye edilen bir yöntemdir, tıpkı Seymore’ın şiirleri gibi eksiksiz sessiz titreşimler eşliğinde bir sona bağlanır. Bhagbad Gita’nın Samkhya Yoga’sında kaplumbağaya ilişkin şu betimleme vardır:

“İnsan, nesneler dünyasından tamamıyla elini eteğini çekince, tıpkı kaplumbağanın bütün uzuvlarını kendisine doğru çektiği gibi, işte o vakit, zihin bilgelik içinde belirmeye başlar.”

Gördüğümüz gibi Salinger’ın karakterleri büyük ölçüde Vedanta’nın idealleri üstüne şekillenen doğru yaşam arayışının ve onun ilkin Sri Ramakrishna ve Swami Vivekananda öğretileri aracılığıyla ortaya koyduğu farklı mükemmeliyet evrelerinin peşi sıra gider. Mevcut sistemin duyusal düzeni ve onun esaslı takibi eşliğinde genel hoşnutsuzluk ile başlayan bu arayış süreci, alternatif biçimlerin zihinsel farkındalığı, gerçek bilgi üstüne maneviyat inşası ve meditasyonu ile dıştan yönlendirilmiş öteki yaşamın fani tuzaklarından eş zamanlı biçimde geri çekilmesi gibi kuvvetli farklı evrelerden geçer ve her türlü ikili düşüncenin avidyã (yanlış bilgi) vemãyã’dan (yanılsama) türeyerek kaybolduğu ve arayışın da yekvücut haline geldiği nihai sessiz ve keyif dolu sãmadhi farkındalığı içinde en son noktaya erişir. J.D. Salinger’ın yaşamı, var olan düzene karşı kendi nefretini ve alternatif ruhsal bir arayışı ortaya koyar. Eserleri, seçmiş olduğu yaşamın derin bilgisini yeterli derecede yansıtır ve ne dereceye kadar olursa olsun, yazdığı son hikâyeleri bu idealler üzerine konuşlanmış sessiz bir meditasyondur âdeta. Sonuç olarak Salinger, arayış içinde bulunanın yaşamındaki bir sonraki aşamayı sessizlik üstünden vermeye çalışır – faaliyete ilişkin aşırı bir feragat-edimi. Böylesi varsayımları büyütmek bize bir çeşit haz sağlar; ancak bir yazarın iç yaşamının aslını ortaya koymaya ilişkin sınırlı kapsamı ve bu konuda edebi eleştirinin yetersiz kaldığını düşündüğümüzde, Salinger’ın sessizliğini Batı’nın bugünkü saldırgan, rekabetçi faaliyet-ahlak ekseni içindeki durumuna karşı yüksek sesli bir protesto olarak çözümleyebiliriz. Gerçek bir Vedantan, dış toplumu değiştirmek amacıyla kendisini birincil bir araç olarak kullanmadan önce, kendisini mükemmelleştirme arayışındadır. Salinger’ın sessizliğe çekilmesi, etkilerinin tıpkı yüce vaatleri gibi gelip geçici olduğu bu yaygaracı ideolojiler, devrimler ve ayaklanmalar çağında kendini-gerçekleştirmenin öncelikli bir anımsatıcısı olabilir. Sessizlik bir davranış biçimi olarak, modern medeniyetimizde bastırılmış “öteki”nin suskunluğunu geri kazanmak amacıyla Salinger’ın sanatı için mükemmel bir ayna görevini görür.

İngilizceden çeviren Deniz Gündoğan

1 Çoğu Hindu kutsal Metinlerini içeren disiplin. Varlığın birliği ve Ruhla madde ikiliğini kabul etmeyen görüştür. Bencillikten vazgeçme,Tanrı sevgisi, bedenin ve zihnin gücü, insanın kendisini bilmesi bu yolun öncelikleridir. (ç.n.).

Gönülçelen, Çev: Adnan Benk, Can Yayınları, 1995.

3 “Teddy” adlı hikâye. Dokuz Öykü, Çev: Coşkun Yerli, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1999.

4 “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” adlı hikâye. Dokuz Öykü, Çev: Coşkun Yerli, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1999.

5 Varlığın birliği. Ruh-madde ikiliğini kabul etmeyen görüş. (ç.n.) Kaynaklar Sri Aurobindo, Aurobindo Birth Centenary Library Popular Edition, Vol.23, Pondicherry, Sri Aurobindo Ashram Press, 1970. Sri Aurobindo, Letters on Poetry Literature and Art, Pondicherry, Sri Aurobindo Ashram Press, 1971. Warren French, J.D. Salinger, New York, Twayne, 1963. Gwyner and Blotner, The Fiction of J.D. Salinger, Pittsburg, U of Pittsburg P, 1958. Ian Hamilton, In Search of J.D. Salinger, Londra, Heinemann, 1989. Ihab Hassan, The Dismemberment of Orpheus, New York, Oxford UP, 1971. James Lundquist, J.D. Salinger, New York, Lungar, 1971. The Teachings of Sri Ramakrishna, Calcutta, Advaita Ashram, 1985. Thomas Merton, Contemplation in a World of Action, Londra, Unwin, 1980.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR