“O İçimizden Birinin Kızı”
7 Eylül 2019 Roman

“O İçimizden Birinin Kızı”


Twitter'da Paylaş
0

Okumak üzere elinde tuttuğun, Onur Ünlü ’nün KızÇocuğu romanını bitirip kapağı kapattığında, “bunları biliyor muydunuz?” türünden birçok bilginin de sahibi olman, kaçınılmaz olacak ey okur!

KızÇocuğu, televizyon dizleri, sinema filmleri ve Ah Muhsin Ünlü mahlasıyla yazdığı şiirleriyle yakından tanıdığımız yönetmen, senarist, yapımcı ve şair Onur Ünlü’nün DoğanKitap etiketiyle yayımlanan ilk romanı.

Arka kapak yazısının başlığında “Bir İntikam Hikâyesi” olarak tanımlanmış roman. Romanda, on altı yaşında bir kız çocuğu olan Ayşe Şekeryan’ın on altı yıllık yaşam hikâyesi konu ediliyor, fakat bu zaman aralığında Ayşe Şekeryan’nın başından geçen olayların toplamı, onlarca on altı yıla sığamayacak denli çok.

KızÇocuğu birçok türün tanımını kapsayan bir anlatı. Roman, polisiye, hatta eğlenceli bir polisiyeden macera-aksiyona, felsefe, teoloji, sosyolojiden gerçeküstü ve hatta büyülü gerçekçiliğe, oradan absürt komedi, grotesk anlatıya kadar geniş bir yelpazeden öğeyi içinde barındırıyor.

Ünlü, en çok da ortaya koyduğu tüm işlerde, ele aldığı konuları işleme biçimindeki ayrıksılıkla dikkatimizi çekmiş bir isim. Bu ayrıksı duyuş ve bunun sonucu olarak ortaya koyduğu kurgu matematiği bir Onur Ünlü ekolü/”kafası” olarak romanda da karşımıza çıkıyor

Hikâyenin ana mekânını Kadıköy oluşturuyor. Fonda değişen ve dönüşen, çeperlerine doğru genişleyen bir Kadıköy var ve bu değişim dönüşümün karakterler üzerindeki yansıması hikâyenin giriş cümlesinin hemen ardından gelen “işler iyiye gitmez ”in de bir sağlaması oluyor âdeta, keza söz konusu dönüşüm, hep tersine ve negatife doğru ivmelenerek ilerleyen bir dönüşüm.

Romanın zemini ve çatısı arasında inşa edilen bütüncül yapıya dair bir şeyler söylemek gerekirse… Hikâye boyunca birbirinden kopuk gibi duran ve bir demet kurgu malzemesi olduğunu varsayacağım görünmez şeritler, kimi zaman düz bir hatta döşeniyor; kimi zaman da o hattın sağından, solundan, önünden ve ardından dolaştırılarak, yine bu hatta bağlanıp, ekleniyor ve finalde hiçbir ucun boşta kalmadığı, birbiriyle sıkı sıkıya örülmüş sağlam bir yapı karşılıyor okuru. Olayların bir kısmında anlatı ve hikâye zamanı eş zamanlı ilerliyor, geriye dönüşlerle verilen anlatı bölümlerinde ise Ayşe Şekeryan’ın on altı yıllık yaşamına dair bilgilere ulaşıyor okur. Romanın anlatım tekniğine dair bir diğer unsur da son derece sinematografik bir anlatım dilinin olduğu. Yazar en başında bir görüntü oluşturuyor kendi sahnesinde ve bu görüntüye dair olanı, sahnede gördüğünü, yazıyı vasıta ederek okura tarifliyor.

onur ünlü

“Peki konusu ne KızÇocuğu’nun” sorusuna yanıt aramak gerekirse; iki buçuk yaşında okumayı söken, IQ’su 172 rakamına denk gelen, üstün zekâlı çocuklar kategorisinden bir çocuk olarak dünyaya gelen Ayşe’nin on altı yıllık yaşam hikâyesini anlatıyor. Ayşe’nin hayattaki en büyük tutkusu kitaplar. En büyük şansızlığı da zekâsı ve ilgi alanlarına dair, biyolojik ailesiyle hiçbir ortak yanının olmaması. KızÇocuğumuz, henüz beş, altı yaşlarındayken yaşadığı köyün kütüphanesindeki kitapların neredeyse hepsini okuyup ezber edecek kadar tutkun kitaplara. Bu tutkusu sebebiyle yolu, kaçınılmaz olarak kütüphane görevlisi Levent’le kesişiyor. Hikâyenin temposu o kadar hızlı ve de karmaşık ki sıralı bir akışa bağlı kalarak anlatmaya pek olanak tanımıyor bu yapı. Kütüphane görevlisinin tecavüzü sonucu hamile kalan Ayşe, on üç yaşında anne oluyor. Bir erkek bebek getiriyor dünyaya ve üç aylık olduğunda bebeği Hasan çalınıyor. Ayşe’nin alması gereken bir intikamı ve bulması gereken bir bebeği vardır artık. Okur, bu süreç boyunca, bu kadar da olmaz artık dedirten dramlar silsilesine; bu dramın, üzerine boca edilmediği bir anlatımla tanıklık ediyor. Olaylar kimi zaman inandırıcılığın sınırlarını zorlasa da hiçbir kurmaca hayatın kendi gerçeği kadar absürt ve inanılmaz değil maalesef. Bu sebeplerdir ki “hikâyedeki kurmaca dinamiklerini gerçek hayatınkilerle asla mukayese etmeye yeltenme ey okur!” türünden bir ikaz cümlesini kitabın başı veya sonuna eklemek faydalı olabilirdi.

Hikâyenin kadrosuna bir anda doluşan ve bir anda yok olan, bir anda gidip, bir anda tekrar gelen, birçok kurmaca kişisiyle, bir arayış ve intikamın ardı sıra baş döndüren bir hızda ilerleyen olayları takip etmekte, yer yer oluşan karmaşayı çözmekte okuru zorlayan bir metin KızÇocuğu. Dönüp baştan alma ihtiyacı illa ki hâsıl olacaktır anlatı boyunca.

Ayşe’nin, hamileliğin anlaşılmasının ardından, ailesi ağabeylerden Nuri’yi, onu öldürmesi için görevlendiriyor. (Nuri’den başka, günlerini atlara, eşeklere, ördeklere, tavuklara tecavüzle geçiren üç ağabey daha var) Ağabey Nuri kardeşine kıyamıyor ve birlikte İstanbul’a kaçıyorlar. (Roman boyunca Nuri sevecen, iyi niyetli bir ağbi olarak arzı endam ediyor okur karşısında. Sonlara doğru, bu tablo biraz değişse de okur, yine de içtenlikle kızamayacak ağabey Nuri’ye.) Çünkü bu hikâyenin gerçek kötüsü yok. Herkes bir kaybeden ve kaybettiği ölçüde de kaçınılmaz olarak biraz kötüleşebiliyor.

Ayşe bir gece rahmi ve yüzü parçalanmış bir halde sokakta baygın yatarken, Karşısına, Ermeni asıllı, yaşlı bir kadın olan Anuş hanım çıkıyor ve mutlak bir ölümün eşiğinden çekip alıyor onu. Ayşe, kendisine yeni bir yaşam hakkı sunan Anuş Annesi sayesinde, intikamını alma olanağına da kavuşuyor. Artık, Ayşe Şekeryan olan, aynı zamanda yarı Ermeni Katolik bir hafız olan Ayşe’ye, zenci sevgilisi Peter’le, intikamını almak üzere Viyana’ya kaçmak için para denkleştirmeye çalıştıkları ve zamanın da gitgide daraldığı günlerde hoş bir sürpriz de Peter tarafından gelecek ve Peter bunu “gader” diye açıklayacaktır. Evet Peter, Türkçede öğrene öğrene “gader” kelimesini öğrenmiştir ve Ayşe Şekeryan da Peter’in anladığı anlamda “gader”e inanmıyordur.

Olaylar o kadar dramatik, fakat dil bu dramla o kadar tezat ki roman boyunca absürt komedi bir metin okuyormuşçasına gülmekten katılmak işten dahi değil. Romanın son derece kalabalık kişi kadrosu, burada kendilerinden ayrı ayrı söz etmeye olanak vermiyor ne yazık ki. Ancak atlamak istemeyeceğim birkaçını anmak isterim.

Bunlardan ilki Ayşe’nin ölen köpeği Bobi’nin yerine koyduğu ve genelde “aranjman seansları” sonunda zuhur eden oyuncak panda ayısı Bobo, bir diğeri de yetimhane kızlarından müteşekkil çetesi su perileri, namı diğer Bacıyan-ı Rum’ları. Adını, dünyanın bilinen en eski kadın teşkilatından alan bu ekiple okur, türlü mücadele ve maceralara tanıklık ediyor roman boyunca.

Tekinsiz geceler, tekinsiz gecelerden daha tekinsiz evler, harabeler, baraklar; onlardan da tekinsiz adamlar, kadınlar, travestiler, ezilmiş, dışlanmış “öteki“  diye yaftalanmış, güzel ve “yaramaz” çocuklar… Cemi cümlesi, tekmili birden Kül Kedisi’nin balkabağından arabasında tıklım tıkışlar, hiçbiri de saat gece yarısını vurmadan evlerine varamıyor, zira bu masalda saat gece yarısını geçmeden hiç kimse aksiyon almıyor.

Romanın sonunda ne oluyor, Ayşe bebeğini buluyor mu, tecavüzcüsünden intikamını alıyor mu? Türünden soruların yanıtını okura bırakıp, bu romanın meselesi ne sorusuna bir yanıt bulmaya yeltendiğimde karşıma dikilen en temel ve de tek kelimelik mesele “mücadele” oluyor. Vazgeçmeden, pes etmeden, düşsen de kalkarak, en mühimi de bu dünyanın hesabını bu dünya da görmeyi hedeflemek, başka dünyalara bırakma tembelliğine yeltenip de tavsamamak. Zira bu dünyanın ve diğer dünyaların yaşayış biçimleri, imkânları birbirinden farklı olabilir, buradaki alacağımızın tam karşılığı diğer dünyalarda bulunmayabilir. Hal böyle olduğunda hakkıyla bir hesaplaşma da mümkün olmayacaktır.

Okumak üzere elinde tuttuğun, Onur Ünlü ’nün KızÇocuğu romanını bitirip kapağı kapattığında, “bunları biliyor muydunuz?” türünden birçok bilginin de sahibi olman, kaçınılmaz olacak ey okur! Zira kitabın atıflar, göndermeler içeriğinin yelpazesi de alabildiğine geniş. Niçe’den Aristo’ya; Aristo’dan Kant’a, Kant’tan Marx’a, oradan Borges’e, Borges’ten EbüSüfyan’a, Ebusüfyan’dan Şems ve Mevlana’ya, oradan Muhammet ve İsa peygamberlere, oradan Raskolnikov’un dostu Razumihim’e, Razumihim’den, Mehmet Âkif ve Safahat’a, oradan Oğuz Atay’a ve nihayetinde Serdar Ortaç’a…

Ortaç’ın şarkı sözleriyle yapılan gönderme, biçemdeki “absürtlükle” öylesine uyumlu ve kurguya dair ki, bu da absürtlüğün nasıl ince bir kurguyla inşa edildiğinin ispatı adeta. Son olarak ilgili bölümü buraya eklemeden geçmek istemiyorum.

“E niye geldin o zaman? Hüzünlere mi doyamıyorsun?” diye soruyor, çapkın çapkın.

“Kanamaktaydım, aramaktaydım yüce aşkın yüzünü,” diye sırıtıyorum. O da durur mu yapıştırıyor cevabı:

“Kusura bakma ama işim olmaz aşk üzerinde uğraşan ilim irfanla”…

“Merak etme. Zaten benim de işim olmaz hiç Allah’tan korkmayan âciz insanla”

Birbirimizin gözlerinin içine ilgiyle bakarak, samimiyetle kıkırdıyoruz…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR