“Oyalan hele”
12 Temmuz 2019 Edebiyat Kültür Sanat

“Oyalan hele”


Twitter'da Paylaş
1

Kırmızı Pazartesi o kadar titizce yazılmıştır ki, yayımlanmadan önce defalarca okunup tasarlanmış bir yapı hissi uyandırıyor

“Boş ver, soyut biri bu yazar!”

Badiou’nun Gerçek Mutluluğun Metafiziği1 adlı kitabında “bu dünya mantığa uygun değil” deyişi bir anda Kafka ve tüm yapıtlarının özeti gibi göründü gözüme. Ama ben bu metinde ne tam olarak bundan ne de Kafka’nın “benliksiz tekbenciliğinden” bahsedeceğim, belki tekrar azıcık yazmaya, yazdığından utanmaya değineceğim.

Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık1 romanı iyi bir romandır. Bu roman dağınık, ayrıca parçalı ve belki de biraz kusurludur. Pop Müzik gibi sadece etkilemeyi de amaçlamamış bir romandır. Ama Kırmızı Pazartesi3 o kadar titizce yazılmıştır ki, yayımlanmadan önce defalarca okunup tasarlanmış bir yapı hissi uyandırıyor, bu okur olarak bize bir tür rahatsızlık veriyor. Kitabın bir tek kusur taşımıyor ideasından insan sıkılıyor ayrıca. Defalarca düşünülüp, tek bir seferde yazılıp bitirilmiş de olabilir Kırmızı Pazartesi ama yine de bu, duyulan rahatsızlığı engellemez. Klasik Batı Müziği, dinleyiciye müziğin o güçlü etkisini bilinçli olarak bonkörce kullanıp yaşatmaz. Müziğin sadece bir etki, büyülenme olmadığına dair o derin bilgeliğini hissettirir. Pop Müzik bu etkilemeyi bol bol kullanır. Bu müziğin temel hedefi büyülemek olduğu için en berbatları bile başarılı olur bunda. Tabii müziğin kendisinde olan bu etkiyi sadece kendi yeteneğinden kaynaklandığını sanmak da ahmakça görülebilir. Kırmızı Pazartesi'de anlatılan hikâyenin kâğıda kusursuzca aktarılmasından ve bunun bizi etkilemesinden başka bir şey okuyamıyoruz; sanki bir pop şarkısı gibi. Kırmızı Pazartesi’yi ilk okuduğumda duyduğum bu rahatsızlığı anlamak için tekrar okuduğumda fark ettim ki, beni rahatsız eden şey tam buydu; hikâyenin sadece bu etkileme isteği. Tüm hayatımız boyunca Márquez gibi bir roman yaratamayız biliyorum, ama Márquez’in de, “Tüm hayatım boyunca ... yazar gibi bir roman yazmayacağım!” düşüncesini dile getirsin veya getirmemiş olsun, bunu düşünmüş olabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Ben de şimdi böyle düşünerek Márquez’in kitapları üzerine bu notu düşebildim. Yoksa o da nasıl büyük yazarlara karşı kendini ikna edip (ikna, kendimizi kandırmanın başka bir adıdır) yazabilmiş olsun ki? 

Demek, Yüzyıllık Yalnızlık bir tür senfoniyse Kırmızı Pazartesi bir pop şarkısıdır. Ama Mozart’tan Madonna’yakitabını okumadan önce pop müziğe duyduğum öfkeyi düşününce utanıyorum şimdi. Bu muhteşem kitabı okuduğumu hatırladıkça gereksiz bir okumanın olmadığı düşüncesine bir kez daha inanıyorum. Gerçi bir kitap okumuş olmak kendimize birazcık değer biçmemize de etki edebilir, ama göze batmayacak bir şekilde olmalı bu. Mozart’tan Madonna’ya kitabı pop müziğinin hep var olduğuna ve hep olacağına beni ikna etmişti. “Varoluşumuzun başka bir kanalıdır bu demek,” demiştim. Yine de Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanını yazmış olmaktan değil Kırmızı Pazartesi’yi yazmış olmaktan biraz utanması gerekirdi. Belki de utanmıştır kim bilir? Ne de olsa her yazılan şey bir paraşüt gibi ardımızda hışırdıyor.

g g márquez

Ayrıca Márquez bu utanmayı Kafka gibi doğrudan ya da dolaylı bir şekilde dile getirmiş olması gerektiğini bilmiyordur umarım. Bilmemesini umuyorum, yoksa bilip de bunu söylememiş olması biz okurları biraz öfkelendirebilirdi. Ama roman yaratan insan ile, burada bu Márquez oluyor, bunu sezimleyen insan, burada bu ben oluyorum, arasında bir fark vardır elbette. Bu fark da büyük bir roman ile sıradan, üzerinde sadece “roman” yazdığı için roman olarak sayılan kitaplar arasındaki fark kadardır. Madem müzikten bahsettik bu metnin, Yüzyıllık Yalnızlık ve Kırmızı Pazartesi kitapları karşısındaki durumu, cep telefonları ilk çıktığında zil sesi olarak kullanılan basit melodiler gibidir. Anlatan, anlatılanın merkezinde olduğu için şunu da belirtmek istiyorum, sonuçta bu melodimin de müzikten aldığı bir pay vardır.

Bir daha Kırmızı Pazartesi'yi okuyacağımı sanmıyorum, uzak duracağım bu kitaptan. Okurken bu kitabın bana bir şeyler veremeyeceğinden değil elbette, fakat tekrar okursam bunun bir tür kısır bir döngüye döneceğini düşünüyorum. Bu tıpkı bazı arkadaşlarımızdan uzaklaşmanın asıl sebebinin birbirimize bir şey vermemekten değil de, bu çok kolay ve mihnetsiz bir şeydir asında, ilişkinin kısırlığa dönüşmesinden kaynaklanması gibidir. Artık geri dönüşü olmayan uzaklaşma, ister Kırmızı Pazartesi kitabından olduğu gibi bir kitaptan olsun isterse bir arkadaştan, bu en temel en anlamlı ve anlaşılmasını en çok umduğumuz nedendir.

Bir Not;

Şeyma Subaşı’nın yazdığı Sadece Şeymaadlı kitabın kendisiyle, satış rakamlarıyla ya da kitabı yazanla dalga geçmek nedir peki? Niye? Subaşı kendisini hangi büyük romancıyla ve romanıyla karşılaştırmış ki bu kitabında? Ya da hangi büyük denemeci ve deneme kitabıyla? İtiraf türü kitaplarla mı yoksa üslup sahibi biyografik yapıtlarla mı? Eğer böyle bir şey yoksa, olsa bile Subaşı’na ve kitabına böyle davranmanın asıl sebebi nedir acaba? Mesela Madonna’nın 1992’de çıkan Sex adlı kitabı hakkında yazılıp söylenecek şeyler var. Bazı insanların çokça hoşuna gidecek, buna kendimi de hazla eklediğimi farz edelim, Madonna’nın ve bazı tanınan erkek ve kadınların fotoğraflarıyla doludur bu kitap. Her türlü eleştiriye rağmen Madonna bu kitabı çıkarmakta hiç pişman olmamış ve bu kararından geri adım atmamıştı. Hem kısa sürede kitap baskı rekoru kırmıştı. Sadece satış rakamlarına bakarak mı, bir kitaba iyi demeliyiz acaba? Neyi neyle karşılaştırdığımız önemlidir aslında. Mesela Yılmaz Özdil’in özel baskılı Mustafa Kemal5 kitabını pahalı olduğu için eleştirmek doğru değildi. Çünkü bu kitabın fiyatından yüzlerce kat fazla olan ve bu fiyatlara deyip değmeyeceği tartışılabilecek nice kitap ve nesneler vardır. Ama bu kitabı, Vergilius’ün Aeneas destanıyla karşılaştırmak doğru olmazdı. Bu iki kitabın konusu birbirine benzer olduğu halde bunu yapamazdık. Özdil’in kitabı Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Mustafa Kemal’i anlatıyor, Vergilius’ün destanı da Roma’yı ve Aeneas adlı kahramanı.. Diyelim ki Özdil bir yazar olarak, iki eserin konu benzerliğinden dolayı Vergilius’la kendisini ve eserini karşılaştırıyor, işte o zaman Özdil’in yazarlığı ve eseri üzerine eleştirme alanı doğardı bizlere. Böyle bir durumda bile hakaret veya aşağılama değil sadece eleştiri yapılabilirdi. Subaşı’nı iyi kılan budur, bilsin ya da bilmesin kitabı için bu tür bir karşılaştırmaya girmemiştir.

Belki de bazıları isteyerek gerçek edebiyatın alanına giriyor bazıları da başkaları tarafından itilerek. Sanırım Subaşı, bu itilmeden dolayı gerçek edebiyatın ve bu tür bir okumanın alanına girebilir. Çünkü küçümseniyor, dışlanıyor belki de aşağılanıyor bu da edebiyatın ve okumanın gelişip büyüdüğü alanlardan biridir.

Farkındayım, bir metinde olması gereken bir notun sınırını geçen bir not oldu bu.

*"Oyalan hele": “Goethe’nin Faust’unda, Faust’un ruhunu satarken söylediği söz.”

1  Gerçek Mutluluğun Metafiziği, Alain Badiou, MonoKL Yayınları, Fransızcadan Çeviren: Murat Erşen, 2015

2  Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel García Márquez, Can Yayınları, Seçkin Selvi, 1997

Kırmızı Pazartesi, Gabriel García Márquez, Can Yayınları, İnci Kut, 2005

Mozart’tan Madonna’ya, Popüler Müziğin Bir Kültür Tarihi, Peter Wicke, Çeviren: Serpil Dalaman, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2006

Mustafa Kemal, Yılmaz Özdil, Kırmızı Kedi, Ocak 2019


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Eyyüp Özdemir
Aziz Augustinus müzik için: "Zaman zaman onlara layık olduklarına daha fazla değer verdiğimi düşünüyorum." der.
2:06 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR