‘’Prag yakamı hiç bırakmadı’’ diyor Kafka...

‘’Prag yakamı hiç bırakmadı’’ diyor Kafka...


Twitter'da Paylaş
0

"Prag yakamı hiç bırakmadı" diyor Kafka. Yakasını bırakmayan kent günümüzde de sımsıkı tutuyor Kafka’yı. Praglılar onu yaşatmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Ayşe Topbaş
Prag mezarlığındayım. Avrupa’nın en eski sinagogu olan Staronova’nın yanı başında. Umberto Eco’nun bir kitabına ismini verdiği enteresan mezarlık. Tuhaf hikâyeleri, daha önce hiç görmediğim tarzda mezar taşları bulunan bir yer burası. Üst üste binmiş, sıkışık mezarların arasından yürüyorum. Bazı taşların üzerinde balık desenleri, bazılarında üzüm salkımları. Sonunda aradığımı buluyorum. İki yana açılmış eller var taşın üzerinde. Bu mezarın sahibi beş yüz yıl kadar önce yaşamış. Haham Loew. Taşa oyulmuş eller, onun becerikli elleri. Loew’in ünü ölümünden sonra değil, daha yaşarken efsaneleşen güçlü bir kişiliği var. Golem’in yaratıcısı. Haham, çamurdan bir insan yapıyor, Tekvin’den yedi kere okuduğu ayetlerle, üzerinde tılsımlı dualar yazan kâğıdı ağzına koyuyor, çamur insan canlanıyor ve hikâye burada başlıyor. Golem, Frankenstein’dan yüzyıllar önce geziniyor bu kentte. Hahamı, Golem’i ardımda bırakıp, yahudi mezarlığından çıkıyorum. Kafka müzesine gitmek için yola düşüyorum Prag demek, Kafka demek. ‘’Prag yakamı hiç bırakmadı’’ diyor Kafka. Yakasını bırakmayan kent günümüzde de sımsıkı tutuyor Kafka’yı. Kafeler, müzeler, turistleri avlamak için Kafka resmi olan hediyelik eşyalar. Praglılar onu yaşatmak için elinden geleni ardına koymuyor. Eski şehir meydanında, Shiroka’da Kafka’nın doğduğu evin altında bugün bir kafe var, iki gündür kahvemi orada içiyorum. Kadıköy’de Haydarpaşa garına hâkim görüntüsüyle Kafe Kafka’daydım daha geçen hafta. Rutinleşen Kadıköy günlerimizi her daim orada sonlandırıp son kahvelerimizi yudumladığımız mekân. Müze Vitava nehrinin kıyısında. Kafka’nın yaşadığı dönemden bu yana altından çok sular akan nehir. Müzeye girdiğimde üç beş kişinin bir film izlediğini görüyorum. Siyah beyaz bozuk görüntülü filmlerde o günün Prag’ı gösteriliyor. Ben de aralarına oturup izlemeye başlıyorum Habsburg imparatorluğunun çelişkilerle dolu kentini. Eski siyah beyaz televizyonlardakine benzer kayan görüntüleri uzadıkça sıkılıyorum, filmi bırakıp içeri geçiyorum. Fotoğraflara bakıyorum, çok uzun boylu, ince bir adamla topluca, boyu anca adamın omzuna gelen bir kadının fotoğrafı. Adamın elinde baston var. Her ikisinin yüzünde de kayıtsız bir ifade var. Kalın palto var üzerlerinde. Fotoğraf çekildiğinde hava soğuk olmalı. Kafka’nın anne ve babası fotoğrafta görünen çift. Çok farklı kökenlerden geliyorlar. Baba Hermann, Çek taşrasından, annesi Julie Lowy varlıklı, aydın Yahudi burjuvazisinden. İş adamı baba, zor geçen gençlik yıllarını hiç unutmayan, bunu sürekli çocuklarının kafasına kakan baba, oğluyla sürekli çatışma halinde olan baba, oğlunun direnme gücünü kıran duyarsız baba, ilgisizliğinin, alaycı tavırlarının ve can yakan ironisinin kendisini nasıl etkilediğini anlattığı mektuplarda uzun uzun bahsi geçen baba, Franz’ın gözünde kısa zamanda tirana dönüşen baba. Kafka’nın aşklarının yer aldığı bölümdeyim. Koyu renkli ahşap panellerle kaplı duvarların ortasına camlar içinde, yaşamının çeşitli dönemlerinde beraber olduğu kadınlar yerleştirilmiş. Siyah beyaz resimlerde bugün için pek bir şey ifade etmeyen, modası geçmiş kadınlar çoğu. Ancak biri göze çarpıyor hemen. Milena. Geçmişe direnen kadın. Kafka’nın yaşamındaki öbür kadınlarla arasındaki fark çok açık okunuyor. "Biri Milena hakkında kötü konuşursa, babam bile olsa öldürürüm" diyecek kadar çok sevdiği kadın. Felice Bauer fotoğraflarda baş rollerde. İki kez nişanlandığından olsa gerek. Onunla, ilk kez yayıncısı ve kadim dostu Brod’un yanında karşılaşıyor. Müstakbel nişanlısıyla ilgili ilk düşünceleri pek de hoş değil. "İlk bakışta bana hizmetçi bir kız gibi görünmüştü" yazıyor günlüğüne. "Boş bir yüz, boşluğunu gizlemeksizin açıkça taşıyan yüz. Adeta kırık bir burun. Kim olduğunu hiç de merak etmedim." Ardından fikrini değiştirmiş olmalı ki beş yıl süren uzun bir mektuplaşma dönemi başlıyor. Felice’e ailesi, tasarıları hakkında yazıyor. Dönem Dönüşüm'ü yazdığı dönem, çalışmalarının nasıl gittiğini anlatıyor ona. Sonunda nişanlanıyor onunla ama bir süre sonra kendini bir cani gibi zincirlerle bağlanmış, bir köşeye atılmış hissediyor. Berlin’de ondan ayrılıyor. Riva’da kaldığı sanatoryumda İsviçreli bir kıza aşık oluyor. Yıllar sonra tekrar Felice’le nişanlanıp ayrılıyor. "Felice ile geçen günlerimiz berbattı" yazıyor bu kez güncesine. [caption id="attachment_27187" align="aligncenter" width="800"] Milena[/caption] Başka bir portre, Grete Bloch. Felice’le ikinci kez nişanlanmadan önce yaşamına giren kadın. Felice’in arkadaşı, daha genç. Felice, Kafka’dan aylardır haber alamadığı için arkadaşından, aralarını düzeltmek için aracılık etmesini istiyor. Başına geleceklerin farkında değil. Grete’le ilişkisi aynen arkadaşında da olduğu gibi mektuplarda başlıyor. Kafka artık Felice’e değil, Grete’e âşık olmasına rağmen Felice’le nişanlanmak için hazırlıklara hız verir. Dönen dolapları anlayan Felice önce işi yokuşa sürse de sonra durumu kabulleniyor. Grete bir yandan arkadaşıyla nişanlanırken, öbür yandan kışın tutacakları evde onlarla yaşaması için kendisine yalvaran adamın karşısında ne yapacağını bilemiyor. Ve Milena, Kafka’nın en çok etkilendiği kadın. Kitap kapaklarından tanıyorum onu. Bakışları bile farklı Kafka’nın öbür kadınlarından. Şimşekler üstünde geziniyor. Kafka’nın deyişiyle "yerinde duramayan ateş". Yaşamında hiçbir kadının olmadığı kadar uzak ona. Farklı belki de bu yüzden birbirinin çekim alanına girmiş kişilikler. Kafka’dan genç Milena, Yahudi değil Hıristiyan. Üstüne üstlük deli gibi, sevdiği yazar bir kocası var. Önceleri korkup Milena’yı kendinden uzak tutmaya çalışsa da sonra tutku galip gelince ilişkileri başlıyor. Sonunda kitaba dönüşecek mektuplar dolanıyor aralarında. Ne yardan vazgeçerim ne serden diyen Milena kocasını bırakmaya yanaşmıyor asla. Kocasının onu aldattığını bildiği halde. Müthiş bir tutkuyla seviyor Ernst’i, bir o kadar da Franz’ı. Yaşamının en güzel kadını olan Milena’yla en güzel romanı olan Şato'nun aynı döneme gelmesi tesadüf mü acaba. Dora Diamant hayatına giren son kadın. Gür saçları ense hizasında, başını yana eğip poz vermiş. Milena’dan sonra pek de fazla zaman kalmayan yaşamında, gece gündüz başını bekleyen kadın. Aşkları burada bitiyor, Kafka’nın. Çizimleri başlıyor. Önce kendi çizimleri. Kendini yazardan çok ressam gibi hissettiği dönemden kalan eskizler. Bir tanesinde masanın üzerine kapanıp kalmış bir adam var. Dış dünyanın iç dünyaya sızmasını engellemek için büzülüp kalmış âdeta. Cinnetten yakasını kurtarmak için yüzünü yazı masasına gömmüş. Önünde dallanıp budaklanan öykülere ara verdiği zaman mı sığınıyor desenlere. Sonra kitap kapakları geliyor. Gregor Samsa böceğe dönüşen gövdesiyle tostoparlak yatıyor. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde çalar bir saat. En son aynalarla kaplı bir oda. Siyahlar giymiş biri dolaşıyor, görüntüsü tekrar eden.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR