“Sait Faik Şiirlerini Nereye Yazardı?” | Haydar Ergülen

“Sait Faik Şiirlerini Nereye Yazardı?” | Haydar Ergülen


Twitter'da Paylaş
0

Rüyayı yazıyla, şiirle birlikte gören ve okuyana da göstermek isteyen bir adam çünkü Sait Faik. Bu yüzden onunla ilgili her şeye rüyasının içinden bakılmalı ve her şey onun rüyasından görülmeli. Rüyasının içinde kalmış bir adam Sait Faik, ondan dışarı hiç çıkmamış, çıkamamış, çıkmak istememiş. Rüya mekânları belli, rüya zamanları biliniyor ve rüya insanları da kimi adlı adınca kimi adsız adınca kayıtlı bu rüyaya. Cemal Süreya “Behçet Necatigil şiirlerini nereye yazardı?” diye soruyor ve benzersiz, hem birbirine benzemeyen hem de biricik, pek çok yanıt veriyordu dizeleriyle. Dizeye dize. Biz de hem ondan mülhem aynı soruyu Sait Faik için soruyoruz düzyazıyla (Düzyazıyla şiire sorulur mu, şiirden sorulur mu?), hem de baştan Sait Faik’in “şair” olduğunu düşünüyoruz. Hikâyeye nazaran şair değil ama, daha çok şair de değil. Düpedüz şair. Peyami Safa’nın da dediği gibi “Bir hikâyeciden ziyade bir şairin ruh yapısı ile dünyaya geldiği” için de şair. Peki hangi kuşağın şairidir Sait Faik? 1940 Kuşağı’nın mı? Hani şu Amerikan edebiyatının “Kayıp Kuşak”ına benzer, ama ondan her bakımdan kat kat acılı ve kat kat kayıp “Acılı Kuşak”tan mı? Kayıp, Acılı derken, yine ilk anlamıyla benzer, ikinci ve asıl anlamıyla ise apayrı, Garip’ten mi? Yoksa hemen hepsinin de içlerindeki şair, hikâyeci olarak çıkmış 50 Kuşağı’ndan mı? Şiirle iç içe yaşayan, en yakın arkadaşları şiir olan başka bir hikâyeci kuşağı bilmiyorum, kim bilir belki de o yıllarda şiir, yazının “Tanrısı” olduğu içindir bu yakınlık, hatta aşırı ilgi. Öyle ya da böyle yine de insan memnun oluyor. Belki de 50 Kuşağı’nın şiirdeki ucu olan İkinci Yeni’ye yakın bir şairdir Sait Faik. Hem hepsine mensuptur hem de kuşaksız bir hikâyeci, kuşaksız bir şair, kuşaksız bir mucize… Olsa olsa Burgaz ve Beyoğlu Kuşağı’ndan olduğu söylenebilir, o da yaşama ve yazma mekânları ve 48 yıllık yaşamının “cennet”leri olduğu için, ama bundan da önce en çok onlarla ve onlara “bağlı” olduğu için söylenebilir. Öyleyse Sait Faik’in şiirlerini de en çok hikâyelerinin içine, ortasına, kıyısına, ezcümle yazı düz olmasın diye, yazının boşluğuna yazdığı da söylenebilir.

“İkisi ortası acayip bir şey”

Şimdi Sevişme Vakti ve Diğer Şiirleri (Yenilik Yayınları, 1953) sonradan eklenenler ve arşivden çıkanlarla birlikte, toplam 45 şiire ulaştı. Sait Faik ilk şiirini Mektep dergisinde 1932’de yayımladı, ama asıl olarak dergilerde 1939’dan sonra şiir yayımlamaya başlayacaktır. Daha sonra edebiyat ve şiir âleminde başka önemli yazar ve şairlerin başına gelen bir “ötekileştirme”yi de ilk kez o yaşayacak ve yine ilk kez o yazacaktır. Buradaki “ötekileştirme”, “öbür yana doğru itme, iteleme” anlamında. Sonraları Murathan Mungan’ın bir yazısında ya da söyleşisinde okumuştum, mealen şöyle diyordu: “Şairler benim için iyi hikâyeci diyor, hikâyeciler iyi şair diyor, hiçbiri kendilerinden kabul etmiyor.” Az çok bu tarzda bir serzenişti. Sevengül Sönmez’in yayına hazırladığı Karganı Bağışla (YKY, 2003) kitabındaki mektupları okuduğumda, bunu daha önce de Sait Faik’in dile getirmiş olduğunu gördüm: “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.” Kendisini ‘”ikisi ortası acayip bir şey” olarak tanımlayan Sait Faik, mektubunda, biraz sonra da şöyle yazacaktır: “Yazdığım şiirler var. Hikâyeye benziyor derler. Kendimizden başkalarına yazdığımıza göre kulak asmamak olmaz. Ben de hikâye gibi şiir yazacağım yerde şiir gibi hikâyeyi –eğer hakikaten öyle ise– tercih ettim.” (age, s. 97) “İkisinin ortası” bu “acayip şey” bana kalırsa, Türkçenin en büyük yazarı. Şiirde Nâzım Hikmet neyse, hikâyede de Sait Faik o. “Acayip” dediği şeye gelince, evet ben de o kanıdayım, “acayip”, “tuhaf”, ‘”garip” bir adam ve yazar ve şair.

Sait Faik’in şiirsel yakınlıkları, akrabaları

Sait Faik’in şiirlerinin akrabalıkları, yakınları var. Nâzım Hikmet’ten Necip Fazıl’a, Orhan Veli’ye kadar önemli yakınlar. Arada da Faruk Nafiz Çamlıbel’i anımsatan bir şiir, “Hasretimin Bittiği ve Başladığı Yer”. Tek şiir kitabı olan Şimdi Sevişme Vakti’nin ilk ve kitapla da aynı adı taşıyan şiiri “Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun / Oğlu bir şiir okusa / Karacaoğlan’dan / Orhan Veli’den / Yunus’tan Yu-nus’tan…” dizeleriyle biter. Kuşkusuz Orhan Veli sevgisinden de anlaşılacağı gibi, Sait Faik şiirlerinde “Garip” şiirinin de etkisi büyüktür. Bir bakıma beslendikleri kaynaklar aynıdır: küçük insan, sıradan insanlar, onların sevinçleri, dertleri, üzüntüleri, hasretleri, aşkları, evleri, işleri, işsizlikleri, yaşam koşullarının zorluğu. Ama yine de yitmeyen yaşam sevinçleri ve elbette ümitvar oluşları.
saitFaikic
1942’de Yürüyüş dergisinde yayımladığı “Mektup II” şiiri tipik bir “Garip” şiiri olarak okunabilir: “Senden bahis açılmadıkça susmak isterim. / Senden bahis açmaya vesiledir / Kınalıada, vapur, deniz, yunus. / Şimdiye kadar neden gökyüzü değildi? / Niye böyle oldu? / Neden kitapları severdim? / Bu şehirde ikimiz birden nefes alıyoruz / Yoksa neye yaradı bu garip şehir? / Burada senin doğduğun bana malumdur. / Yoksa sever miydim minareleri / Süleymaniye’yi / Sen gâvur olduğun halde?” “Garip”e yakın hayli şiiri vardır Sait Faik’in. Öte yandan Garip Bildirgesi’nin eleştirdiği dört şiir eğiliminden biri olan 1940 Kuşağı ya da Toplumcu Kuşak ya da “Acılı Kuşak” şairleri de Sait Faik’in şiirlerinde etkilidir. Bu etki yalnızca Nâzım Hikmet üzerinden yorumlanabilecek bir etki değildir. Bunda 40 Kuşağı şiiriyle Garip şiiri arasındaki farklılıkların sanıldığından daha az olması da etkilidir. “Sınıfsal” temelli bir şiir gibi sunulmasına karşın bu şiiri yazanların sosyalizm bilgilerinin fazla olmadığı da şiirlerin ‘”naif”liğinden bellidir. Güne ve geleceğe duyulan inanç, güzel, aydınlık günler yaşanacağı ümidi ve kaynakları, daha doğrusu hem esinlendikleri hem de okunmayı istedikleri kitle aynıdır Garip’le Toplumcu Kuşağın: Mevcut olmayan ya da nicelik olarak henüz pek az olan işçi sınıfı değil, küçük, sıradan insanlar. Yani dar gelirliler, işçiler, yoksullar, emekçiler, işsizler, lümpenler, avareler, dalgacılar… Yücel Kayıran “Balık Yalnız Tutulmuyor Marikula” başlıklı yazısında Sait Faik’in andığım toplumculuğuna dair ilginç tespitlerde bulunuyor. Örnek gösterdiği “Bursa’da Bir Kandil Gecesi”, “Gazeteler ve Çocuk”, “Bizim İskele” şiirlerini anarak şöyle diyor: “İdeolojiyle karakterize edilmemiş bir toplumsallık söz konusu burada. Veriler göstermektedir ki, Sait Faik’in şiirsel algısını etkileyen, bir toplum tasarımı ve bu tasarımı dile getiren bir ideoloji değil, içinde yaşadığı mevcut olandır.” (kitap-lık, sayı 94, Mayıs 2006, ss. 97-100) Sonra da hayli dikkate değer bir tespit getiriyor: “Bu şiirler, onun, şiirde ısrar etmiş olsaydı, Türk şiirinde farklı ve özgün ama ideolojik olmayan bir ‘toplumculuk’ çizgisinin ortaya çıkacağına ilişkin emareleri içermektedir. Dönemin romanlarında görülen karanlık atmosfere rağmen, Sait Faik’in öykülerinde olduğu gibi şiirlerinde de aydınlık bir atmosfer söz konusudur.” (agy, s. 99) Ece Ayhan ‘”çakır hikâyeci” olarak sevdiği Sait Faik’in “şair” olduğunu sık sık belirtir, üstelik “cins şair”. Ona göre İkinci Yeni’nin temellerinde Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabı vardır, İkinci Yeni’yi de “cins şiir” olarak adlandıracaktır Ece Ayhan. (Bu kitaptaki hikâyelerden birinin başlığı “Melahat Heykeli”dir. Bir “bar kızı” olan Melahat, yaptığı iyiliklerden sonra bir eşraf oğlu tarafından piç gibi ortada bırakılır. Sait Faik ilk baskısı 1954’te yapılan Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabına doğrudan aldığı bu hikâyenin sonunda, Melahat’in iyiliklerinin karşılıksız kalmaması gerektiğini belirtir: “Bütün iyiliklerinden sonra piç gibi ortada kalan bar kızı Melahat’i bugünlerde sık sık şişmanca bir çocukla görüyorum. Gördükçe bazı aile saadetlerinin temeli olduğunu biliyor, şimdi bizim kasabanın üç dört milyonluk bir adamı olan eski arkadaşımın büyük balkonlu evinin önüne bronzdan bir Melahat heykeli neden dikmediğini düşünüyorum.” (age, s. 35) Ece Ayhan’ın şiir kahramanlarından olan Çanakkaleli Melahat’i anımsamamak elde değil. Ece Ayhan İstanbul’da randevuevi işleten ve cenazesine polis bandosunun da katıldığı, “Melahat Geçilmez” başlığıyla şiirleştirdiği Çanakkaleli Melahat’in de Cumhuriyet meydanına bir heykelinin dikilmesini önerirken, Sait Faik’in “Melahat Heykeli”ne de değinir.) Garip, 1940 Toplumcu Kuşağı ve İkinci Yeni… İkincisi hariç tutulursa Cumhuriyet dönemi Türk şiirini belirleyen iki büyük şiir serüveni ve kalkışmasıdır söz konusu olan. Öte yandan hem ilginç hem de önemli olansa Sait Faik’in bir “hikâyeci” olarak her iki “şiir”le de ilişkilendirilmiş olmasıdır.

Sait Faik şiirlerinde kimleri anımsarız?

Sait Faik’in hikâyelerini okuduğumuzda, şiirlerinde kimleri anımsayacağımız sorusu da soru olmaktan çıkar. Kimleri olacak? Sait Faik’in Adalı, Peralı tüm dostlarını elbette. Havadakileri, denizdekileri, öte yakaya göçmüş olanları, şimdilik buradakileri, karadakileri, meyhanedekileri, martıları, kedileri, köpekleri, üçüncü mevkidekileri, havada bulutu, Yüksekkaldırım’dan inenleri çıkanları, çıkamayanları, Cezayir mahallesinin yoksullarını, plaj insanlarını, Sinağrit Baba’yı, Ermeni Balıkçı ve Topal Martı’yı, Son Kuşlar’ı, Şahmerdan’ı, Grenoble’daki İtalyan Mahallesi’ni… Unutmamak için değil elbette, saymak için, yazıyla da anmak için tüm kitaplarındaki, tüm hikâyelerindeki, yazılarındaki, şiirlerindeki, mektuplarındaki, insanı, bitkiyi, börtü böceği, ağacı, telaşı, bahtiyarlığı tek tek sayıp dökmek ve galiba bundan da hiç mi hiç korkmamak gerekir. Sait Faik, hiç unutmamak, unutturmamak ve unutulmamak içindir. Ve galiba, sözün burası yeri olmasa da, Sait Faik’in hikâyeleri ve şiirleri değil, yani ikisi apayrı ve birbirlerinden farklı şeylermiş gibi değil, aksine Sait Faik’in yazdıkları diye ayırmadan konuşmak gerekir. Ki böylece de hemen hemen Sait Faik’in şiirlerine dair düşüncemi de söylemiş oldum baştan. Sait Faik’in hikâyeleri şiirlerine dahildir, şiirleri de hikâyelerine dahildir. Buna çok örnek verilebilir, hatta tüm yazdıkları bu dediğime örnektir. Meral Asa’nın “Sait Faik’te Şiir ve Şiirsel Söylem” başlıklı yazısı bu hususta hayli kapsamlı ve iyi bir yazı. Ondan bir örnekle sürdürelim. Sait Faik “Bizim İskele” şiirini 1941’de Yeni Mecmua’da yayımlar. Şiirin başlangıç bölümünden birkaç dizeyi alalım yazıya: “Kim bir bardak şarap içecek denize karşı; / Kim koyacak bu pembe boş bardaktaki hayal rakısına su / Ne zaman dönecek delikanlılar uskumrudan? / Torik ne zaman sandalı pat pat dövecek?” Meral Asa şiirin sorularla gelişen başlangıç bölümünün, soruların art arda gelmesiyle bir ritim oluşturduğunu, “manzarayı çizen tek sözcükler”le birlikte bu gerilimin şiirselliği kurduğunu belirtir. (Meral Asa, “Sait Faik’te Şiir ve Şiirsel Söylem”, Bir İnsanı Sevmek: SAİT FAİK içinde, Bilkent Üniversitesi Sempozyum Kitapları-2, Alkım Yayınları, Aralık 2004, s. 231) Şiirin devamından da birkaç dize alalım: “Birer küçük lokomotif gibi tüten / ıslak çocuklara / Çemberlerini göstermeyen karanlık basmadan / Uskumru yüklü sandallar dönmüş olmalıydı… / Martılar o büyük binanın damına çömeldiler mi? / Lodos gelmek üzere, hava bozmak niyetindedir / Eski iskelenin demir aksamındaki zehirli midyeden yiyenlere / Hiçbir şey olmadı. / Büyük balıkçının –büyük sihirbaz gibi– çok yemek şartıyla / Yemesine müsaade ettiği günden beri / Sıska çocuklar çelikli ve zehirli midye yiyorlar / Ve hiçbir şey olmuyorlar / …” Soruların bittiği yerde şiirsellik ya da şiirsel yapı dağılıverir, Sait Faik anlatmaya başlar. Şiirde kurduğu “cümle”ler hikâyelerindeki ‘cümle’lere göre daha uzun olur. Şiirin ucunu bırakmıştır ama işin ucunu bırakmamıştır.

Sait Faik şiirlerinde işin ucu nereye kadar gider?

Sait Faik şiirin ucunu hikâyeye kadar bırakmıştır. Meral Asa “Bizim İskele” şiirinin 10 yıl sonra, hikâye kitaplarından biri olan Havada Bulut’taki “Ay Işığı” hikâyesinde “çok daha akıcı, çok daha şiirsel” bir biçimde karşımıza çıktığını belirtir. Bu hikâyeden şiiri dolaysızca hatırlatan bir bölümü alalım: “Bizim köyün iskele enkazında üstleri ziftli büyük midyeleri, zehirlenmek korkusu olmayan insanlar toplar, yerler. Kimse zehirlenmez. Kimisi Allah, kimisi Panaiya koruyor der. Balıkçılarsa: ‘Midyeler zehirsizdir; zehirli olan bizim midelerimizdir’ derler. Bizim köy bu kış gününde bir ilkbahar kadar ılık, kokulu, kirlidir. İnsanların elleri büyük ve çatlaktır. Kedilerin her tarafı yırtıktır. Balıkları canavarlar kadar kocaman, dişlidirler. Dişlerinin arkasında zehir keseleri vardır. Çocuklar kıpkırmızıdır.” Hikâyeciden çok, şair tabiatlı, şair huylu ve şiirlerinden çok, hikâyeleri şiir sayılan, şiire sayılan Sait Faik, şiirlerini bir iddia ya da ısrar eylemi olarak öngörmüyor, öyle yazmıyor. Bana kalırsa tıpkı hikâyeleri gibi şiirleri de onun için bir “selam verme” yolu, tarzı, isteği, biçimi. Bir tür “yazmış bulundum” hali ya da halsizliği. Her şeyi bir “yarım bırakma”, “bırakabilme”duygusu. Başından değil, ortasından yazmaya başlamak. Ortasından değil, sonundan yazmak. Sonunu yazmak, sonunu getirmek değil. Serbest mektup. Zarfı var ama üzerinde adres yok. Bir yere gitmiyor, birine gidiyor, bir hale gidiyor. Şiiri denemiş Sait Faik. Özenmiş. Hikâyeleri gibi rüya şiirleri yazmak istemiş. Sadık Yalsızuçanlar’ın “Rüya Sineması” dediği gibi, “rüya hikâyeleri” demek isterim Sait Faik’in yazdıklarına. Rüyayı yazıyla, şiirle birlikte gören ve okuyana da göstermek isteyen bir adam çünkü o. Bu yüzden Sait Faik’le ilgili her şeye rüyasının içinden bakılmalı ve her şey onun rüyasından görülmeli. Ahmed Arif “Rüya bütün çektiğimiz” dizesini, sanki biraz da Sait Faik ve onun hizasındaki üç beş yazar ve şair için söylemiş yahut yazmış olmalı. Rüyasının içinde kalmış bir adam Sait Faik, ondan dışarı hiç çıkmamış, çıkamamış, çıkmak istememiş. Rüya mekânları belli, rüya zamanları biliniyor ve rüya insanları da kimi adlı adınca kimi adsız adınca kayıtlı bu rüyaya.

Sait Faik ile Sabahattin Ali

Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler romanını anımsatıyor bana Sabahattin Ali ile Sait Faik’in şair tutumları: Antolojinin dışındakiler. İkisinin de birer şiir kitabı var ve ikisi de Türk hikâyesinin kurucu ustaları, aynı zamanda toplumcu gerçekçilik ve eleştirel gerçekçilik olarak da adlandırılan gerçekçilik anlayışlarına örnek gösterilen iki büyük hikâyeci. Toplumcu olan Sabahattin Ali, eleştirel olansa Sait Faik olarak biliniyor. İki tanımın da bu büyük hikâyecilerimizi kavradığı görüşünde değilim. Tanımlar geçerli olsa da ne Sabahattin Ali tümüyle toplumcu ne de Sait Faik tümüyle toplumsalı boşvermiş, eleştirel olanı benimsemiş sayılır. Bu en çok hikâyeleri için geçerlidir ama şiirleri de elbette bu yargıdan payını alır. Yücel Kayıran’ın yukarda alıntıladığım görüşleri de Sait Faik ve toplumsallık meselesinde çok önemli, çok açımlayıcı. Sabahattin Ali’nin şiirleri daha çok “dinlemek” içindir, zaten özellikle bestelenen şiirlerinin tanındığı ve geri kalanların pek bilinmediği de göz önüne alınırsa, Türk şiirine katkısı olmadığını da kolayca söyleyebiliriz bu şiirlerin. Sait Faik şiirleri için de hemen hemen buna benzer düşüncelerim var. Onları da devamı Sait Faik’in hikâyelerinde süren ya da hikâyelerinden kalan/artan şiirler olarak görüyorum. Her iki hikâyecimizin şiirleri de üzerinde neredeyse hemen hemen hiç çalışılmamış, ilk yazıldıkları biçimleriyle dergilerde ve sonra da kitaplarında yayımlanmış izlenimini fazlasıyla uyandırıyorlar.

Tabiatıyla şair

Sait Faik’in hikâyelerini okuyunca, bunların ne kadar farklı olduğunu, o güne kadar hikâye diye okuduğumuz şeylerden değişik olduğunu, âdeta başka bir şey daha olduğunu, hatta daha çok o başka bir şey olduğunu düşünürüz, düşünmeyenimiz pek azdır. Ama kimileri adlandırmaktan korkar, şiir demekten çekinir, kimileri de türlerarası kavramını kullanır. Rüya şiir midir? Öyleyse ben şiir demekten çekinmediğim halde, Sait Faik gibi yazabilseydim şöyle derdim: “Benim şiir gibi demekten çekinecek bir adam olmadığımı Ada’daki herkes bilir. Eleni de bilir Aleksandra da. Ama demem. Çünkü şu doğru dürüst manasını bile bilmediğim şehrayin gecesinde ben şiir değil, rüya isterim…” Sait Faik için ne hikâyeci ne şair diyebiliyorum, onun yazdıklarını ancak “rüya” ile tanımlayabilirim, yazısı rüya, şiiri rüya. Gördüğü, gösterdiği her şey rüya gibi gelir bana. Çocukken okuduğumda herkes gibi “hikâyeci” olduğunu düşünürdüm onun, biraz büyüyüp şiire bulaştığımda, onu “şair” olarak görmenin hem daha ilginç hem de daha doğru olduğunu düşündüm. Şairlik yakışırdı ona ve şiir de en çok Sait Faik’e yakışırdı. Hem bunu kanıtlamak için herhangi bir kitabını rastgele açıp ilk paragrafa bakmak yeterdi. Şimdi, yazmanın ne kadar zor, sarp, çetrefilli olduğunu anlayacak yaşa gelince, hatta geçince, Sait Faik’in yazdıklarının kolay kolay başka yazılarla karşılaştırılamayacağını anlayınca, bunun ne hikâyeyle ne şiirle, ancak rüyayla karşılanabileceğini düşündüm, düşünüyorum. Tabiatıyla şair olan Sait Faik, hem göğümüzdeki yıldızlardan biridir hem de gözümüzdeki rüyadır.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR