Ishiguro’nun bu romanda yaptığı yalnızca insanoğlunun sıradan bayağılıklarına destek vermekten mi ibaret? Bana öyle geliyor ki, daha fazlasını yapıyor ve bunu yaparken de toplumdaki liberal duygu durumunu uyandırıp bunu yine topluma karşı kullanıyor.
Kazuo Ishiguro’nun tanınmış romanı Beni Asla Bırakma, bundan tam yirmi yıl önce yayımlandı. Japonya doğumlu İngiliz yazar, o günden beri 2017 yılında Nobel Ödülü’nü kazanırken 2018’de edebiyata olan katkılarından dolayı şövalye unvanı aldı. Romansa ellinin üzerine dile tercüme edildi, bir film uyarlamasına, iki tiyatro oyununa ve on bölümlük bir Japon televizyon dizisine konu oldu. Hem eleştirel hem de ticari bir başarı haline gelen Beni Asla Bırakma, bu yıl Ishiguro’nun yeni bir ön sözüyle beraber yeniden özel bir baskı yaptı.
Bu özel baskıya eşlik eden değerlendirmelerse yirmi yıl öncekinden biraz farklıydı: “İnanılmaz derecede hüzünlü bir roman, kaç kez ağladım bilmiyorum, her sayfadan hüzün fışkırıyordu.” Bir eleştirmense “Kaç kez okursam okuyayım, her seferinde kalbimi yeniden parçalıyor,” diye yazdı.
Bu kısa alıntılardan anlaşılan şu ki, roman kimilerine göre bizi asla bırakmayan bir hüznün içine çekiyor. Ishiguro ise, “Genellikle insanları ağlatan romanlarım için övgü alıyorum,” demişti, “ve bunun için bana Nobel ödülü verdiler.”

Ishiguro'nun romanından uyarlanmış Never Let Me Go filminden.
Tuhaf, bir o kadar da tanıdık
Fakat ben yine de Beni Asla Bırakma’daki duygusal yönü ele almak istiyorum.
Eleştirmenler tarafından da kabul gören bu gözyaşı seli, aslında Ishiguro’nun anlatıcıyla okur arasında kurduğu ilişkiye dayanır. Daha romanın ilk satırlarında bu ilişkiyle karşılaşıyoruz. 1990’lı yıllarda ama alternatif bir İngiltere’deyiz. Roman okur açısından gayet bilindik bir hamleyle açılır:
Benim adım Kathy H. Otuz bir yaşımdayım ve on bir yıldan uzun süredir bakıcıyım. Biliyorum, kulağa çok uzun bir zaman gibi geliyor, ama aslında sekiz ay daha, bu yıl sonuna kadar çalışmamı istiyorlar. Böylece neredeyse on iki yılım dolacak. Bu kadar uzun süredir bakıcı olmamın nedeni, işimi harika yaptığımı düşünmeleri olmayabilir, bunu da biliyorum. Sadece iki üç yıl çalıştıktan sonra bu işi bırakması istenen çok başarılı bakıcılar var. Ayrıca, hiç işe yaramayıp da on dört yıl boyunca çalışmış bir bakıcı da var bildiğim. Yani, kendimi övmeye çalışmıyorum. Ama çalışmalarımdan memnun olduklarını biliyorum, genelde ben de memnunum. Benim bağışçılarım her zaman beklenenden daha fazlasını başardılar, iyileşme süreçleri daha etkileyici oldu ve neredeyse hiçbiri “sorunlu” kategorisine alınmadı, dördüncü organ bağışından önce bile.*
Anlatı birkaç sayfa sonra değişir ve Kathy’nin 1970’li yıllarda Hailsham ismindeki yatılı okulda geçirdiği huzurlu günlere sıçrar. Kendimizi arkadaşlığın ve dışlanmanın, kıskançlığın ve aşkın hâkim olduğu çocukluk dünyasının içinde buluruz. Bu hepimizin bildiği bir dünya. Ishiguro’nun birinci tekil şahıs anlatıcısı bizi Kathy’nin iç dünyasına – karmaşık zihin hallerine, arzulara, düşüncelere – sürükler ve dolaylı yoldan ulaştığımız bu duygular sayesinde çoğumuz Kathy’de kendinden bir parça buluruz.
Fakat yine de Kathy’nin anlatısında eksik bir şeyler olduğunu hissederiz. Düz, duygusuz, beklediğimizden çok daha az tutku, çok daha az merak içeren ama daha ölçülü bir anlatım tarzı. Anlatının genelindeki akıcılıkla çelişkiye düşen, parçalı bir anlatı dokusu. Peki bu aşamada “bakıcı”, “onlar” ya da “bağışçılar” gibi referansları nasıl yorumlamamız gerekir?
Tuhaf, bir o kadar da tanıdık olan arasında süregiden bu tuhaf gerilim, romanın üçte birlik kısmına kadar devam eder, ardından Hailsham’daki bir gözetmen öğrencileri gelecekte neyin beklediğini açıklar:
Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi.

İyi bir liberal okur olmak
Kathy, organlarını hasta insanlara bağışlamak zorunda olan ölüme mahkûm bir klon. Ve bu acımasız sistemin “en sert eleştirmenlerin bile gözyaşlarına boğulmasına” sebep oluşu hiç de şaşırtıcı değil. Nihayetinde Ishiguro, bunun hepimiz tarafından paylaşılan bir öznellik olduğuna inanmamız için 19. yüzyıl yatılı okulu roman türünü (bildugsroman) kullanır. Fakat buradaki bildung (oluşum) topluma entegre olmak değil de, toplum tarafından parçalanmak anlamına gelir.
Fakat bu, ilginç bir biçimde ne okurlarda ne de karakterlerde tepki uyandırır. Öğrencilere açıklanan kendi kaderleri yeterince üzücü değilmiş gibi Ishiguro bizi bir de klonların tepkisizliğiyle yüzleşmeye zorlar. Ne öfke görürüz ne de en ufak hayal kırıklığı. Bunun yerine klonlar konuşmanın bitmesiyle oldukça rahatlarlar. Yaklaşmakta olan ölüm, gece karanlığında seyreden bir gemi kadar sakin bir biçimde yanlarından geçip gider ve pek az tartışmaya neden olur. Okur ve klon arasında ortaklaşa deneyimlenen bu rahatsız edici sessizlikte ilişki başka bir tür aracılığıyla kurulur: Bilim kurgu.
Ishiguro olay örgüsünü oluştururken bildungsroman ve bilim kurgu, özdeşleşme ve hatalı özdeşleşme, yakınlaşma ve yabancılaşma gibi edebi araçlar kullanır ve okuru manipüle eder. Öğrencilerin okuldaki gündelik yaşamlarının bizim hayatlarımıza benzediğini fark ettiğimiz zaman onlara yakınlık hissederiz. Klonların kendi ölümleriyle işbirliği yaptıklarını fark ettiğimizdeyse yabancılaşırız.
Başka bir deyişle klonların haline üzülürüz çünkü onlarda kendimizden bir şeyler buluruz. Öte yandan organ bağışı konusunda kurulmuş olan bu sistem bizde öfke uyandırmaz çünkü klonlar bize benzer ama değildir ve bizdeki kendini koruma içgüdüsünden yoksundurlar.
Kendimizi ölçüt alacağımız konusunda tereddüdü olmayan Ishiguro bizi, sempati ve özenin ataerkil dünya görüşüyle karakterize edilen bir üstünlük durumunu benimsemeye zorlar. Böylece romanı iyi birer liberal olarak okumaya ikna oluruz. Klonların da bizler gibi birer insan olduğunu kabullenir, ortak noktalarımızın çeşitliliğini kucaklar ama öte yandan her ne kadar birbirimize aşırı benzesek de, tam olarak aynı olmadığımızı düşünüp rahatlarız. Böylece doğruluğu şüphe götürür bir farklılık, bizi onlardan izole eder.
Bu herhangi somut bir tarihsel içeriği bulunmayan soyut biçimsel eşitlik, tam da romanın melankolik tonunu öven aynı eleştirmenlerin, Ishiguro'nun bize “insan olmanın ne demek olduğunu” gösterdiğini veya aksi takdirde “anlamsız bir klişeyi” canlandırdığını iddia ettikleri zaman ifade etmeye çalıştıkları şeydir.
Liberal duygulanmanın ötesinde
Ishiguro’nun bu romanda yaptığı yalnızca insanoğlunun sıradan bayağılıklarına destek vermekten mi ibaret? Bana öyle geliyor ki, daha fazlasını yapıyor ve bunu yaparken de toplumdaki liberal duygu durumunu uyandırıp bunu yine topluma karşı kullanıyor. Başvurduğu mekanizmaysa roman türünün kendisi kadar eski: Romantik bir olay örgüsü kurgulamak. Romantizm, sonsuza kadar mutlu bir evlilik, daha doğrusu birbirini mutlak biçimde tamamlayan iki kişinin birlikteliği anlamına gelir.
Kathy ve arkadaşları ölmekten başka seçeneği olmayan klonlar olduklarını öğrendikten kısa bir süre sonra ortalıkta dolanan söylentilere kulak misafiri oluruz: “Gerçekten âşık olduğunu” kanıtlayabilen öğrenciler organ bağışlarını erteleyebilir. Ishiguro’nun kurguladığı karmaşık aşk hikâyesini hızla geçip sonuca gelirsek, Kathy ve yine klonlardan biri olan Tommy, Hailsham’ın eski yöneticisini bulup bu durumdan bahsederler ama erteleme talepleri reddedilmekle kalmaz, aynı zamanda böyle bir olasılığın zararlı bir söylenti olduğu bilgisi yayılır. Böylece romantizm, sıcak bir kucaklaşma kisvesi altında tehlikeli bir tuzağa dönüşür. Aslında Ishiguro bu romantizm vaadini, yalnızca bağışlama sisteminin kötü niyetini ortaya çıkarmak için kullanır.
Öylece romantizmin yaratacağı tamamlanmışlık hali korkunç bir biçimde tersine çevrilir. İdeal kişiyle evlenmek suretiyle tamamlanma, klonun ölümüyle hayatına devam edebilecek bilinmeyen bir normali tamamlayan organ bağışına dönüşür.
Ishiguro bizi, aslında hiç farkında olmadığımız ama neredeyse bütün dünya nüfusunun kaynı noktası olan bir çizgiye çeker. İnsanların en büyük endişesi kendilerinin, çocuklarının, eşlerinin, ebeveynlerinin ya da arkadaşlarının henüz çözümü bulunmayan hastalıklardan birine yakalanması ya da bedensel bir sıkıntıdan ötürü aniden ölmesidir.
Klonların kendi kaderlerine direnmesini isteriz ama bunu yapmalarının tek yolu romantizmidir. Ve eğer ki, birbirlerini yeterince sevdiklerine ikna olduğumuz Kathy ve Tommy’nin romantizm yoluyla sistemde bir delik açmalarını, yani yaşamaya devam etmelerini istiyorsak– ki, Ishiguro bizi onlara değer vermemiz için zorlar – aslında en başından beri bedenleri tek kullanımlık birer metaya dönüştüren bu sisteme onay veriyoruz demektir.
Ishiguro’nun anlatı süresince kasıtlı olarak körelttiği öfke iki katına çıkarak döner ve gösterdiğimiz özen bir nevi suç ortaklığına dönüşür. Ishiguro’yu sinirlendiren şey klonlar değil, biziz.
Siyasi terimlerle izah edecek olursak Ishiguro, liberalizmi gölgede bırakan neoliberalizmi estetik bir biçime dönüştürür. Beni Asla Bırakma’nın 1970’li yıllarla 1990’lı yıllar arasında bir yerde, yani neoliberalizmin ortaya çıktığı ve konsolide olduğu bir dönemde İngiltere’de geçmesi tesadüf değil. Roman, liberalizmin neoliberal makinenin hayaleti olduğunu ima etmekle kalmayıp neoliberal sınıf sisteminin acımasız bir portresini ortaya koyar. Liberal bireycilik fantezisi, yedek parça ihtiyacını karşılayabilenlerin bünyesinde somutlaşırken bu ihtiyacı karşılayamayanlar doğrudan yedek parça vazifesi görür.
Bu açıdan bakıldığında Ishiguro’nun romanı “hepimizin insan olduğu” gibi basmakalıp bir söylem üzerinden okunmak yerine bir dizi sert soruya yanıt niteliğinde görülebilir. Aşkın bedeli nedir? Özen göstermek söz konusu olduğunda niçin bize yakın olanlarla uzak olanlar arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyoruz? Ortak insanlık iddiamız nasıl bir egemenlik anlayışına sebep oluyor? Niçin liberal ilkelere dayanan bir yaşam anlayışının üstün olduğunu düşünüyoruz? Aslında hepimizin suç ortağı olduğu bu acımasız sistemden nasıl kurtuluruz?
Aradan yirmi yıl geçti ama romanın bize yönelttiği bu sorular eskisinden bile daha güncel. Belki de artık gözyaşlarıyla oyalanmayı ve hüzünlenmeyi bırakıp neler yapabileceğimizi düşünmenin vakti çok gelmiştir.
*Yazarın birebir romandan yapmış olduğu alıntılarda Yapı Kredi Yayınları, Mine Haydaroğlu çevirisi kullanılmıştır.






