8 Mart Kapsamında Vefa ve Audre Lorde’a Dair
8 Mart 2020 Edebiyat Kültür Sanat

8 Mart Kapsamında Vefa ve Audre Lorde’a Dair


Twitter'da Paylaş
0

“Toplumun makbul gördüğü kadın tanımının dışında bulunanlar; farklılık potasında eriyip kaybolmaya sürülenler, fakir olanlarımız, lezbiyen olanlarımız, siyah olanlarımız..."

Vefa benim en sevdiğim ve en kıymetli bulduğum sözcüklerin başında gelir. Yüklü ve bukalemun bir sözcüktür vefa. Kimi zaman bizi özgürleştiren, kimi zaman sınırlarımızı törpüleyen, kimi zaman vefa borcuyla bizi ve sırtımızda taşıdığımız kimlikleri sınayan bir sözcük. Günahkâdır, sitemkârdır, ısrarcıdır, dönüştürücüdür. Büyük anlatısal açılımını bir yana bırakırsak günlük yaşam pratiklerimiz çerçevesinde üzerine çok da düşünmediğimiz ve hakkını veremediğimiz kanısındayım. Arapça wfy kökünden gelen wafāˀ, sözünü tutma, borcuna sadık olma, görevini yerine getirme anlamlarına gelir. Aynı zamanda sevgi ve dostlukta sebat ve devam etmeyi ve dostluğu sürdürme anlamlarını içerir. Vefa sözcüğünü yeniden düşünürken Fatma Aliye ve Ahmet Mithat’ın ortaklaşa yazdıkları Hayal ve Hakikat (1891) aklıma düşüyor şimdi. Üç bölümden oluşan bu aşk hikâyesinde ilk bölümü Fatma Aliye kaleme alır ve hikâyeyi kadın  karakterin (Vedat’ın) gözünden sunar. İkinci bölüm Ahmet Mithat’ın tarafından yazılarak erkek karakterin (Vefa’nın) ağzından anlatılır. Bu bölümde aşkın hakikati anlatılır. Üçüncü ve son bölümde de Ahmet Mithat bu kez anlatıcı olarak okurun karşısına çıkıp sonu zaten pek parlak görünmeyen mutsuz aşk hikâyesini, Vefa’dan da yardım alarak, histeriyle sonlandırır. Vedat histeriye, Vefa hakikate göçer. Uygarlık ve hakikat erkektir. Akıl erkektir. Bu noktada Fatih Altuğ’un eleştirisini anımsayalım. Altuğ metne iki yönlü bakar. Vedat’ın histerikleştirilmesinin ötesinde kadın yazarın söyleminin de erkek yazar ve onun yazdığı karakter tarafından nasıl hükümsüzleştirildiğinin altını çizer. (2015) Vefa  bir kadın karakter olarak neredeyse iki kat hükümsüzleştirilir. Fatma Aliye ve romanı üzerinden gitmeyeceğim bu yazıda. Erk tarafından  eril kurguyla vefakârlığa, histeriye ve hatta cefakârlığa ötelenen rollerin dışındaki bir isimden bahsedeceğim. Vefa sözcüğünden yola çıkıp feminist bir akademisyen, araştırmacı ve okur olarak vefa borcumun olduğu, üniversite yıllarımdan bu yana yazıları, şiirleri ve öğretileriyle bana ışık tutan Audre Lorde’dan bahsedeceğim kısaca. “Herhangi bir kadın özgür değilse ben de değilim, onun zincirleri benimkilerden çok farklı olduğunda bile,” diyen Audre Lorde, hem özel yaşamda hem akademide dostlukla sebat etme ve devam etmeyi bana öğreten ender kadınlardan.

audre lorde

Audre Lorde, 18 Şubat 1934’te New York’ta göçmen bir ailenin çocuğu olarak doğar.  Büyük Buhran’ın gölgesinde Harlem’de büyümenin yanında, miyopluk ve konuşma gelişimi bozukluğu gibi zorluklarla mücadele eder. Çok erken yaşlarında şiir yazmaya başlayıp daha liseden mezun olmadan ilk şiirini yayımlar. 1920'lere yayılan Harlem merkezli entelektüel, sosyal ve sanatsal patlama Harlem Rönesansı’ndan oldukça etkilenir. O yıllarda Hunter College’da üniversiteye başlar. Harlem sol dünyasına girerek Langston Hughes,  Zora Neale Hurston, and Claude McKay gibi figürlerden etkilenir. O yıllarda zaten çok güçlü olan siyah kimliğini sol merkezli çevrede daha da özgürleştireceğini düşünen Lorde, Harlem solundan pek tatmin olmaz. Zira o yıllarda Harlem solunun toplumsal cinsiyet rolleri açısından baskıcı ve hatta homofobik olduğu aşikârdır. Bu çevrede büyük hayal kırıklığı yaşayan Lorde, Amerika’da giderek artan anti-komünizmin neden olduğu iklimden de etkilenerek doğduğu Amerika topraklarını terk eder ve Meksika’ya taşınır. Meksika’da  siyah lezbiyen kimliğiyle bir süre yaşar. Orada hem kendi katmanlı kimliğine hem de şairliğine güveni artar ve ardından daha güçlü biçimde Amerika’ya döner. Lorde’un dönüşü gerçekten muhteşem olur. 1960’larda Amerikan Sivil Haklar Hareketi’ne katılan Lorde, eşzamanlı olarak kadın ve lezbiyen olmanın etkileri ve pratikleri üzerinde düşünmeye ve düşündürmeye devam eder. 29 Eylül 1979’da New York’ta düzenlenen İkinci Cins Konferansı’nda “Özel ve Politik” panelinde, çoğu beyaz ve akademik kadınların önünde şu konuşmasını yapar:

“Toplumun makbul gördüğü kadın tanımının dışında bulunanlar; farklılık potasında eriyip kaybolmaya sürülenler, fakir olanlarımız, lezbiyen olanlarımız, siyah olanlarımız. Şunu biliyoruz ki hayatta kalma sadece akademik bir beceri değildir. Hayatta kalmak, bizi biz yapan farklılıklarımızı yanımza alarak onlarla birlikte hayata katılmaktır. Farklılıklarımızla birlikte öğrenmek ve farklılıklarımızı güce dönüştürmektir. Efendinin araçları efendinin evini asla parçalayamaz, ancak onu geçici olarak tahtından indirebilir. Bizim gerçek bir değişim yaratmamıza tam da bu nedenle asla izin vermeyeceklerdir. Ve bu durum ancak efendinin evini kendi tek kaynakları olarak gören kadınlar için tehdit içerir.”1 (1984)

audre lorde

Sonradan Lorde’un en meşhur denemeleri arasında yer alan bu konuşma, onun siyah, lezbiyen bir feminist olarak politik-etik duruşunun özetidir. Akademik çerçevede kurguladığı “farklılıklar teorisi” ile sadece kadınlar ve deneyimleri arasındaki bölgesel, kültürel, dilsel farklılıkları değil, birey olarak da taşıdığımız onca farklı ve birbiriyle çelişen kurguları ve kimliklerimizi görmemizi sağlar Lorde. Sınıf, ırk, yaş, toplumsal cinsiyet ve sağlık gibi kategorilerin kadın deneyimlerini nasıl şekillendirdiğinin altını çizer. Özellikle toplumsal cinsiyet temelli farklılıkların  ve kurguların ataerkil toplum eleştirisinde  analitik bir odak noktası haline gelmesini oldukça önemserken  diğer kategorilerini de buna eklenmesi gerektiğini ısrarla söyler. Bu haklı ısrarı onu beyaz feministlerle karşı karşıya getirir. Beyaz burjuva feminizmi eleştiren Lorde, sınıf ve ırk temelli ayrımlara yöneltir hedefini ve ayrıcalıklı beyaz kadının bu konularda kimi zaman bile isteye kimi zaman şuursuzca körleştiğini hatırlatır.Bu bakışı Lorde’u beyaz feminizmin önde gelen eleştirmenlerinden ve kesişimsel feminizmin öncülerinden biri haline getirir. Ona göre mücadeleyi tek boyuta indirgemek yanlıştır çünkü tek boyutlu mücadele diye bir şey yoktur. Yaşadığımız hayatlar ve içinde konumlandığımız kimlikler nasıl çok boyutluysa, feminist mücadele de aynı şekilde çok boyutludur Lorde için.

audre lorde

Farklılıkların gözetilmesi ve çok boyutluluk Lorde için bir  araç değildir, aksine yaşamsaldır. Bedeni ve sağlığıyla mücadele ederken bile aktivistliğini, şairliğini, siyah kimliğini ahenkli yamalarla üstüne giyer. 1978’te konan meme kanseri teşhisiyle ve ardından 1985’te karaciğer kanseri tanısıyla çok sancılı zamanlar geçirir. The Cancer Journals (1980) and A Burst of Light (1988), Lorde’un kanserle mücadelesini, gördüğü çeşitli tedavileri, iyileşme süreçlerini  duru ve cesur diliyle yazdığı çok güçlü eserleridir. Bu metinlerde Batı’nın kavramsallaştırdığı hastalığı, Batı odaklı tedavi biçimlerini, yekpare güzellik anlatılarını eleştirirken ölüm,  ölüm korkusu, kurban olma halleri, hayatta kalma, içgörü gibi konulara da incelikle değinir. Yaşamının son yıllarını Karayipler’deki Saint Croix’da kurucusu olduğu St. Croix Kadın Koalisyonu’nda fiziksel şiddete maruz kalan kadınlar arasında onlarla birlikte iyileşerek, dönüşerek geçirir. 17 Kasım 1992’de elli sekiz yaşında  hayatını kaybetmeden hemen önce Lorde için özel bir isim töreni düzenlenir. Bu törende Afrika dilinde “Savaşçı: Kendi Manasını Bilen” anlamına gelebilen “Gambia Adisa” ismini alır. Ölümünün ardından A Burst of Light kitabından şu güçlü sözleri aklımızda kalır: “Ne kadar uzun veya ne kadar kısa olursa olsun, hayatımın geri kalanı olabildiğince tatlılıkla yaşamak istiyorum, bütün insanları severek, yapmam gereken bütün işleri yaparak yaşamak istiyorum. Ateş yazmaya devam edeceğim, ta  ki kulaklarımdan, gözlerimden, burun delikleriminden ateş püskürene değin, içime çektiğim her nefes ateş olana değin. Bir meteor gibi kayıp gideceğim!”3 (1988)

audre lorde

Kaynakça

Altuğ, Fatih, "Hayal ve Hakikat: Ahmet Mithat ve Bir 5 Harfli”,  5 Harfliler, 2015

http://www.5harfliler.com/hayal-ve-hakikat/

Audre Lorde, “The Master’s Tools Will Never Dismantle the Master’s House,” in Sister Outsider: Essays and Speeches, Freedom, CA: Crossing Press, 1984, s. 112.

1  Lorde’un  bu konuşması 1984’te “The Master’s Tools Will Never Dismantle the Master’s House” (Efendinin Araçları Efendinin Evini Asla Parçalayamaz)  adıyla basılır.  Bu yazıda bu metni kullandım. Bu yazıda kullanılan Audre Lorde çevirisi bana aittir.

2 Aslında Lorde’un getirdiği  bu önemli eleştiri 1989 yılında Kimberlé Crenshaw tarafından oluşturulan “kesişimsellik” (bireylerin çeşitli sosyal kimlikleriyle farklı gruplara yöneltilen nefretin birbirinden bağımsız algılanmaması gerektiğine vurgu) kavramını önceler niteliktedir. Kesişimsel feminizm, her kadının aynı imtiyazlara sahip olmayabileceğini göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular. Kadınların fiziksel engel, sosyal ve ekonomik statü, etnik köken, ırk, fiziksel görünüş, yaş, din, eğitim seviyesi, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim gibi kategoriler aracılığıyla haksızlığa uğradığını ve baskılandığının altını çizer.

3 Çeviri bana ait.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR