Tufan Erbarıştıran’ın ön hazırlık-öykü-analiz sıralaması, okuyucu edinimini zenginleştiren güzel bir yapı oluşturmuş kitapta.
Tarih kitaplarında anlatılan savaşların, salgınların ya da büyük toplumsal hareketlerin ardındaki sefaleti, gerçek yaşam mücadelesini görebilmek için yukarıdan bakmak yeterli değil, alçak uçuş yapmak, o dönemin şehirlerine, sokaklarına, hatta evlerine girmek gerekiyor. Bunu yapabilmenin en iyi yolu da sanat ve edebiyat.
Tolstoy, Napoleon Fransa’sının Rus işgali dönemini sadece siyasi olaylar üzerinden okumak yerine, Rus halkının evlerinin içerisinde olan gündelik hayata ve savaş alanında bizzat siperlerdeki askerlerin kendi aralarındaki konuşmalara mercek tutmuştu. Böylece bugün biz, bu savaşı sadece siyasi ve askeri figürler ya da “önemli” gelişmeler üzerinden değil, o dönemin gerçek tanıkları vasıtasıyla okuyabiliyor, anlamlandırabiliyoruz.
Yirmi birinci yüzyılın en büyük fenomenlerinden biri kuşkusuz göç. Savaştan, baskıdan kaçan milyonlarca insan daha iyi bir hayat bulmak için, kimi zaman da sadece hayatta kalabilmek için çoluk çocuk demeden yollara, denizlere düşüyor. Buna bir de gelişmiş iletişim olanakları eklendiğinde, insanlık olarak hafızalarımız kare kare sefalet ve acı imajlarıyla doluyor.
Siyaset bilimciler ve sosyologlar bu göçlerin nedenleri, olası sonuçları, yeni dünya düzeni, kurulacak yeni güç birlikleri vs. üzerinden muhakkak çok başarılı açıklamalar ve öngörüler yapıyor. Peki bu göç tikel olarak insanların hayatını nasıl etkiliyor? Başka ülkeden yoğun göç alan bir mahallede esnaf ne düşünüyor, göçmen teknelerinde neler konuşuluyor, bu göçmenleri taşıyan bir kamyon şoförü akşam karısına neler anlatıyor gibi, bugünkü insan hallerine dair aslında çok şey anlatabilecek pek çok soru sorulabilir. Edebiyat da bu soruları sormak, sordurmak için en etkili araçlardan biri kuşkusuz.
Yalnız burada çok büyük bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz: saf acının sömürülmesi. Ve bu sömürü maalesef sadece pespaye televizyon dizileriyle sınırlı kalmıyor, sinema filmlerine, romanlara, öykülere de taşınıyor.
Küçük bir çocuğun cansız bedeni kıyıya vuruyorsa, bunu hangi araçla anlatırsanız anlatın “etkileyicidir”. Dizi, film, müzik, roman, öykü fark etmez. Bunun üzerinde, tabirimi hoş görün, tepinip durabilirsiniz. Ama iş bunu bir “acı pornografisinden” çıkarıp, gerçek bir edebiyata dönüştürmekte.
Tufan Erbarıştıran’ın Doruk Yayımcılık’tan çıkan Karşı Kıyının Yankısı kitabını elime aldığımda, dürüst olmak gerekirse bugüne kadar çok fazla okuma yapma fırsatı bulamadığım çağdaş Yunan edebiyatından örnekler göreceğimi düşünüyordum. Ancak ilk öyküyü okuduğumda, öykünün yalınlığı ve göç meselesine bakışı beni çok etkiledi.
Erbarıştıran kitabında iki öykü ve analizine yer veriyor. Öykülerden biri Kavala doğumlu yazar Theodoros Grigoriadis’in 2020’de yayınlanan ve Fulya Koçak tarafından Türkçeye çevrilen “Yer Hostesi” öyküsü. Diğeri ise Atinalı yazar Maria Skiadaressi’nin 2021 yılında yayınlanan ve Fulya Aktüre’nin çevirdiği “Zavallı!” isimli öyküsü. Kitapta hem öyküleri, hem de Erbarıştıran’ın derinlikli analizleri bir arada bulunuyor.
Skiadaressi’nin “Zavallı!” öyküsünde, Yunanistan’da durağan bir hayatı tercih eden bir kadının “modern” ve “önemli” bir şahsiyet olarak gördüğü kız kardeşi ile kocasının sevişmelerine tanık olmasını anlatılıyor. Erbarıştıran, öyküden önce, yazarın yaşamı ve edebi eserlerinin yanı sıra, Yunan mitolojisi ve psikolojide mitlerin kullanımına dair okuyucuyu bilgilendiriyor, hatta bir nevi okuyucunun zihnini öyküye hazırlıyor. Sade bir dille anlatılan ve sonu açık bırakılan bu öykü, tek bir sahne üzerinden aile ilişkileri, toplumsal kadın-erkek rolleri, aldatılma psikolojisi, intikam ve kıskançlık üzerine çok şey anlatıyor. Öykünün hemen devamında Erbarıştıran bu kez öykünün hem kurgu hem zaman-mekân hem de karakter tahlillerine yer veriyor.
Kitabın bir diğer öyküsü olan Grigoriadis’in “Yer Hostesi” de yalın diliyle ön plana çıkıyor. Erbarıştıran, bu öykü öncesinde de yazarın edebi kimliğinin yanında Yunan edebiyatı üzerine bir girişle okuyucuya ön hazırlık sunuyor. Öykü, göçmen kaçakçılarına çalışan bir kadın gözünden bakıyor yüzyılımızın bu büyük meselesine. Birer sayıdan ibaret olan göçmenlerin hayatı, yaşadığı zorluklar, kaçma nedenleri, aileleri öyküde flu bir şekilde askıda duruyor. Biz sadece, bu göçmen sınırı sorunsuz geçebilecek mi ve kaçakçımız parasını alabilecek mi ekseninden okuyoruz meseleyi.
Gözümüze sokulan hiçbir ajitasyon yok. “Bak burada ne acılar yaşanıyor!” diye bağıran bir yazar yok. Göçmene ya da kaçakçıya karşı altı çizili bir “nefret” de yok. Salt bir gerçeklik var. Birileri hayatı pahasına göç etmek zorunda ve başka birileri de bu durumdan ekonomik kazanç sağlıyor. Mesele aslında bu kadar basit. Daha politik bir duruş olamazdı diye düşünüyorum.
Maraş deprem felaketinin en sıcak günlerinde okudum bu öyküyü. Bölgeden gelen tek bir kare bizi saatlerce ağlatabilir, ağlatıyor da. Ama bunun ardındaki sistematik sorunu göremediğimiz sürece bir arpa boyu yol alamayacağız. Yaşanan acının gerçek nedenlerini düşünmeyelim diye ya da sadece reyting/takipçi/okuyucu kazanmak için bu acıları allayıp pullayıp önümüze koymaya çalışanlar olacak elbet. Ancak asıl mesele buradaki mutlak gerçeği ortaya koyabilmekte.
İşte belki de bu paralellikten ötürü “Yer Hostesi” öyküsünün yalınlığı beni çok etkiledi.
Tufan Erbarıştıran’ın ön hazırlık-öykü-analiz sıralaması, okuyucu edinimini zenginleştiren güzel bir yapı oluşturmuş kitapta. Çağdaş Yunan edebiyatından iki güzel öykü okumak ve bu öyküler üzerinden “düşünmek” isteyen herkese bu kitabı okumalarını naçizane tavsiye edebilirim.
Daha çok düşünmek, daha az ağlamak dileğiyle.






