Abdullah Ataşçı: “Yazmak, bana göre hayata feci şekilde benziyor...”
4 Eylül 2018 Söyleşi Edebiyat Roman

Abdullah Ataşçı: “Yazmak, bana göre hayata feci şekilde benziyor...”


Twitter'da Paylaş
0

Abdullah Ataşçı çalışkan, verimli, her yazdığıyla önüne koyduğu çıtanın üstüne çıkmaya çalışan ve kendisini öne çıkarmadığı için edebiyat dünyamızın dikkat merkezinde bulunmayan yazarlardan. Ama son kitabı Yara Bende romanı üstünde özellikle durulmalı. Biz onunla hem Yara Bende’yi hem edebiyatımıza ilişkin kimi sorunları konuştuk.

Semih Gümüş

Çocukluğumda ve gençliğimde yazar ve şairler peygamber gibiydiler, yazdıkları büyülüydü ve sanki ilahi bir gücü vardı sözlerinin. Bu yüzden midir bilmem o yıllarda kitaplardan aldığım keyfi, sonraki yıllarda okuduklarımdan çok az aldım.

Semih Gümüş: Abdullah, yeni kitabın Yara Bende üçüncü romanın. Sen hem öykücüsün hem romancı. Peki gönlün gerçekten daha çok hangisinde?

Abdullah Ataşçı: Yazmaya ne öyküyle ne de romanla başladım. İlk yazdıklarım şiir, öykü, deneme, masal hatta haber karışımı bir şeydi, kendine has bir türdü yani. Belki şimdi de öykü ya da romanın sınırlarına çekilerek aynı şeyi yapıyorum ya da hakikaten yapmak istiyorum. Yazmak, bana göre hayata feci şekilde benziyor; ilk metinler, ilk sözcükler gibidir, saftır biraz, biraz yalansız, biraz kurgusuz, biraz taklit edici, biraz da dosdoğrudur yani. İnsanın büyümesiyle, yalanları da büyür; karşısındaki kişiye göre ayarlar konuşmasını, ayıklar, çıkarır, katar, azaltır, bağırtır, yumuşatır, sindirir; içinde öldürdüğü kelimeler de olur bu yüzden, can verdikleri de; eskilerin deyimiyle sözünü tartar da öyle söyler artık. Yazar da harflerin istikametinde yol aldıkça aynı şeyi yapmaya çalışır; anlatmayı öğrenir kendince, yani yazmayı aslında. Belki öğrenmez de öyle görünür veya birileri onu hakikaten kandırır ve o da hemencecik buna inanır.

İlk iki kitabım öykü türünde yayımlandı, sonra iki roman, bir öykü ve yine bir roman. Gönlüm hem romanda hem de öyküde, o an ne yazıyorsam onda kesinlikle. Uzun yıllardır tasarladığım, yazmaya başlamadan önce pek çok kaynak taradığım, bilgi kırıntıları toplamak için yüz yüze görüşmeler yaptığım, hakkında notlar aldığım bir roman var. Bugünlerde bu romana başlamak için yoğun bir arzu taşırken birdenbire aklımda pek çok öykü filizlendi. Şimdi hangisine hız vereceğim konusunda bir kararsızlık yaşıyorum. Oysa, uzun zamandır gönlüm daha ziyade romandan yana diyerek kendimi, buna inandırmıştım.

Yine de bence aslolan yazabilmektir, diğer her şeyin bir formülü var çünkü…

abdullah ataşçı

SG: Senin açından da Yara Bende daha farklı bir roman. Anlatıcı baba, oğluna anlatıyor. Bu arada gerçekle gerçeküstü arasında birinden çıkıp öbürüne geçen bir kurgusu var. Bir deneme yapmışsın. Roman yazmaya başlamadan önce kurguyu nasıl tasarlıyorsun?

AA: Yara Bende’yi okuyanlardan bazıları onu hemen bir akımın içine yerleştirdiler, bazıları da önceki romanlarımla karşılaştırdılar. Ben ne yazmaya başlamadan, ne yazarken ne de bitirdikten sonra romanımı bir akımın içine koymadım, koyamam. “Bir sanat eseri, dünya üzerinde yaratılmış yeni bir nesnedir,” der Nietzsche. Yazdığım metin yeni bir şey söylemeyecekse, öncekilerini tekrar edip duracaksa, onu yazmanın bana göre bir anlamı olmaz.

Yara Bende’de yeni bir şey, daha doğrusu pek çok şey yapmaya çalıştım. Anlatıcının canının istediği gibi konuşmasını arzuladım. Epizotlar halinde ilerleyen bir roman oldu bu yüzden. Anlatıcı babaya bir teyp verdim ve “Sadece konuş,” dedim ona. Romanı yazacak olan kişiyi de anlatıcının zihin dünyasında veya görüş mesafesinde azıcık görünecek şekilde bir yerlere koydum. Bazen sesi, bazen görüntüsü, bazen okudukları olsun istedim. Hem birebir gerçek bir hayat hem de alabildiğine gerçekliğin uzağına düşen bir hayat anlatılsın istedim romanda. Sevgili Ethem Baran, “Bu roman senin hem en gerçekçi hem de en gerçeküstücü metnin oldu,” dediğinde istediğimi yapabildiğimi düşündüm. Yapmak istediğim buydu kesinlikle. Çocukluğumun geçtiği Elazığ’ı, onun kıyısına düşen mahallemi, oranın insanlarına benzeyen roman kişilerimi olduğu gibi göstermek istedim ama öte yandan da bunu, dilin imkânlarıyla önceki yazılan her şeyden daha farklı vermek gibi bir çabam oldu. Romanın hikâyesinin zihnimde doğmasının ilk nedeni anlatıcının yarasıydı. Bu yarayı gösterebileceği kişi olan oğlunu ise daha sonra belirledim. Bunlar dışında kalan diğer her şey için uzun bir hazırlık süreci geçirdim.

Yara Bende bir yerde hatırlama üzerine kuruldu. Hasan’ın hatırındaki şeyler, zorlamayla gün yüzüne çıkan şeyler değildi. Belleğin zorlamasıyla ortaya çıkan bir hatırlamadan ziyade dile gelmesi gereken nesneleri, insanları, olayları bir yad ediş sanki… Oğlunun da gelecekte kendisinin hatırladığı şekliyle olup biten her şeyi olduğu gibi hatırlaması, o an sanki kendiliğinden olan ve belki gördüğü bir imgeden zihnine düşen şeylerin sonraki kuşakların zihninde de yer etmesi isteği… Yara Bende’yi dil olarak da önceki yazdıklarımdan farklılaştırmak istedim bu yüzden. Önceki metinlerime göre daha anlaşılır; hem anlattığım coğrafyaya, hem babanın kültürel birikimine hem de zamanın ruhuna uygun bir dil kullanmaya özen gösterdim. Hasan romanda konuştukça, ben de içinde büyüdüğüm kültürle ilgili pek çok şeyi hatırlamaya başladım. Hatırlanan her kelimeyle birlikte roman yavaş yavaş yol aldıkça ben de mutlu oldum.

Roman kuşkusuz uzun rüyalardır, öyküler de daha kısa. Rüyanın etkisi uzunluğundan çok gördüğümüzün zihinde bıraktığı izdendir. Bu yüzden bazı öyküler, çoğu romandan daha çok etkiler bizi.

SG: Belki kendi deneyimine dayanarak, roman ile öykünün kurgusu arasındaki farklardan söz eder misin...

AA: Kurmaca metinleri rüyalara benzetirim daha çok. Roman kuşkusuz uzun rüyalardır, öyküler de daha kısa. Rüyanın etkisi uzunluğundan çok gördüğümüzün zihinde bıraktığı izdendir. Bu yüzden bazı öyküler, çoğu romandan daha çok etkiler bizi.

Öykü bende daha çok bir anda doğar. Doğuma neden olan şey belki bir renk, belki bir duygu, belki bir görüntü, belki bir düşünce, belki de sadece bir nidadır… Romandaysa bu böyle olmuyor. Yazmaya başlamadan önce uzun bir zaman üzerinde düşünüyor, notlar alıyorum. Her şeyden önce yazmak istediğim ana konu ve yan konularla, roman kişilerinin giyiminden, tavırlarına dek araştırma yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Dağda Duman Yeri Yok’u yazarken daha önce Hizbullah’a katılmış biriyle günlerce konuştum. Silvan’ı hatırladım, oradaki arkadaşlarımdan, yazılı ve görüntülü kaynaklardan Susa Köyü, Hizbullah’a katılmış kişilerin özellikleri hakkında bilgiler edindim, Romanımda, Beşir, Halil’i de yanına alarak Hizbullah’a katılmak için bu köye gidiyordu çünkü. Bu bölüm romanda hepi topu iki üç sayfa tutar ancak. Bırîndar’ı yazarken de böyle pek çok araştırma yaptım. Bazen kısacık bir öykü için de böyle araştırmalar yapmak gerekiyor kuşkusuz. Ancak romanın kapsamı açısından bu araştırma çok daha meşakkatli olabiliyor, iyi bir hamallık istiyor yani. Yine de romanın zorluğu bundan çok, bazen onlarca sayfayı yazdıktan sonra bunları bozarak yeniden yazmakta yatıyor kanımca.

Ben, romanın fazlalıkları kaldırabildiği ya da gereksiz ayrıntıları barındırabileceği gibi görüşlere inanmıyorum. Roman da bir öykü, hatta bir şiir titizliğiyle yazılmalı çünkü. Fazladan yazılmış her cümlenin, metni zayıflatacağını bilerek hareket etmeye çalışıyorum.     

abdullah ataşçı

SG: Belki zor soru ama, bizde roman ile öykünün son yıllarını nasıl görüyorsun?

AA: Doksanlarda veya iki binlerde okuyunca beni heyecanlandıran öykü ve romanların sayısı, bugünkünden daha fazlaydı kesinlikle. Muhtemelen, doksanlarda yayımlanan pek çok roman veya öykü de önceki yıllarda yayımlananlara göre daha az heyecan yaratmıştır. Keskin bir şekilde günümüzde iyi metinler yazılmıyor demek yanlış gene de. Bazen bir yazarın ilk metniyle heyecanlandığım, bundan sonra acaba ne yazacak diye merak ettiğim oluyor. Seksenlerde de, hatta önceki yıllarda da ilk kitaplarıyla heyecan uyandıran ama sonra o ilk metinlerinin gerisine düşen pek çok yazar olduğu da aşikâr. Seksenlerden başlayarak hızlı bir tüketim toplumuna dönüştük. Kitaplar da birçok kesim tarafından piyasa ürünü olarak görülüyor ve ne yazık ki pek çok yazar da bu kaygıyla yazıyor. Bunun için metinler neredeyse toplumun konuştuğu toplam kelime sayısıyla yazılıyor artık. Belki sadece yirmi otuz yıl önce Anadolu’nun pek çok yerinde kullanılan kelimeleri, deyimleri, küfürleri, ninnileri veya manileri bugünkü metinlerin büyük çoğunluğunda göremiyoruz. Ben bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Ankara’da bunu kendine dert edinmiş Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran ve Beşir Sevim gibi dostlarım var çünkü. Metinlerimizde ilk kez kullanacağımız bir kelimenin heyecanıyla uzun uzadıya konuştuğumuz oluyor.

SG: Bütün yazılanlara bakıldığında, edebiyatımızın son zamanlarında bir durgunluk, hatta bir düşüş içinde olduğu söylenebilir mi, sen ne düşünüyorsun?

AA: Edebiyat da, diğer birçok alan gibi kendine bir çıkış yolu arıyor bugünlerde. Çünkü etrafımız fena karanlık… Bugünleri belki 12 Eylül sonrasına benzetebiliriz. O zaman da, edebiyatımızın uzun bir durgunluk sürecine girdiğini biliyoruz. Bu düşüşün önemli nedenlerinden biri bana göre bu. Baskının arttığı yerde diğer her şey gibi sanat da geri çekilir. Kast ettiğim, dönemin sancılarını, yaşanan milyonlarca acıyı, edebiyatın yüklenip yola öyle devam etmesi değil. Mesele tamamen özgürlük meselesi… Muhafazakâr olsa bile pek çok yazarın bu süreçten mutsuz olduğunu, kendini özgür hissetmediğini görebiliyorum…  Ancak bu tür dönemlerin bazen eskisinden daha yaratıcı, daha yeni bir edebiyat yaratacağını da umabiliriz.

Gittikçe daha kısır daha mekanik bir dille yazılıyor metinler ne yazık ki.

Bu düşüşün bir diğer önemli nedeni de, iyi metinlerin göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor bana göre. Oysa sayısı az olsa da iyi metinler yazılıyor hâlâ ve kimi okuyucular için bu metinlerin hazine değerinde olduğunu görebiliyorum.

Kısırlığın bir diğer nedeni, belki de en önemlisi, dilin kendisi… Gittikçe daha kısır daha mekanik bir dille yazılıyor metinler ne yazık ki.

Bir diğer neden de her şeyi birer metaya çevirip tüketmemiz. Bunun sonucu olarak görünürlük ama metnin değil yazarın görünürlüğü önem kazanıyor. Bence sosyal medya mecraları, kitap ekleri ve popüler edebiyat dergileri de buna hizmet ediyor, hatta yayınevleri de. Kitabın basımından, okuyucuya buluşmasına, hakkında yazılar yazılmasına kadar her şey çok satan kitapların, onları yazanların etrafında şekilleniyor. İyi metinler, ancak iyi okuyucuların çabasıyla kendini gösterebiliyor dediğim gibi…

Görece ilgi gören yazarlar ve kitapları da –popüler olanlardan söz etmiyorum– bir süre öncesine dek gördükleri ilgiyi görmüyor... Sanatçı olmayanların sanatçı, aydın olmayanların aydın diye ortalıkta dolaştığı bir toplumda, iyi sanat ürünlerinin baş tacı edilmesini beklemek zordur. Herkesin malumu olduğu üzere kaynakların başındakiler, kültür iktidarımızı kuracağız, diyenlere yanaşmak için can atan kişiler.

Bunun ötesinde, hepimizin şikâyetçi olduğu gibi hız çağında yaşıyoruz. Kitapların raf ömrü, bildiğim kadarıyla, eskisi kadar uzun değil artık. Gazetelerin kitap ekleri de, günceli takip ediyor ekseriyetle. Edebiyata veya sanatın diğer alanlarına sanatın inceliğiyle değil, gazeteciliğin kabalığıyla yaklaşılıyor ne yazık ki…  Bütün bunlarla birlikte eleştirinin bizde güçlü bir şekilde kurumlaşmamasından kaynaklı olarak da kitaplar hakkında yazılanlar çoğunlukla yüzeysel olabilmekte…

abdullah ataşçı

SG: Ben senin yazdıklarının da aslında olması gereken ilgiyi görmediğini düşünüyorum. Senin göz önünden epeyce uzak oluşunun da etkisi var mı bunda?

AA: Mutlaka vardır. “Görünür olmak” üzerine geçmişten günümüze epey şey yazıldı çizildi. Bir söyleşisinde Leyla Erbil, zaman değiştiği için artık görünür olmak gerektiğinden söz ediyordu ya da buna benzer bir şeyler söylüyordu. Bu görünür olmak meselesi hakikaten çetrefilli bir mesele bana göre. Yazar, metinlerinin görünürlüğü dışında hiçbir şey istememeli aslında. Ne var ki günümüzde sadece sosyal medya üzerinden görünür olmak bile yetmiyor, daha çok ikili ilişkiler edebiyatın güzergâhını belirliyor, en azından ben böyle düşünüyorum.

Dağda Duman Yeri Yok’u yazdığımda, yeni ve zor bir metin yazdığımı bildiğimden çok konuşulacak diye düşünmüştüm, ne yazık ki hakkında sadece iki yazı çıktı ve bir söyleşi yapıldı. Kitabımın isim babası da olan çok sevgili ağbim, Şükrü Erbaş, “Elli yıl sonra olsa bile bu romanın değeri anlaşılacaktır.” dediğinde, bundan daha büyük teselli olamaz demiştim, kendime.

Eli, yüreği, zihni mürekkebe değen hepimiz aslında zamana yazıyoruz. Zamanın yazdıklarımızı taşıyıp taşımayacağını, bir yerlere atıp üstünü örtüp örtmeyeceğini ya görürüz ya göremeyiz. Benim meselem bu bile değildir, yazmak dışında başka hiçbir meselem olmadığı için, diğer her şeyin bana afakî geldiğini söyleyebilirim.

SG: Peki senin, yazdıklarınla aran nasıl? Bugüne dek yazdıklarından hoşnut musun, nasıl değerlendiriyorsun?

AA: Yazdığım her metinden sonra, asıl yazmak istediğimin bu olmadığını düşünürüm. Sanırım sonraki yazacaklarım için bu düşünce hiç de kötü olmasa gerek. Yazmak istediğim asıl metni her yeni metinde yazacağımı hissedip daha yazamadım açıkçası… Böyle bakınca yazdıklarımdan pek de hoşnut olmadığım anlamı çıkabilir. Ama yazdığım her metnin yazma sürecinden büyük keyif aldığımı da söylemeliyim. Bence yazma sürecindeki hissiyat, kitabın yayımlanmasından sonraki hissedilenlerden daha güzel…

O yıllarda kitaplardan aldığım keyfi, sonraki yıllarda okuduklarımdan çok az aldım.

SG: Hangi yazarlara yakınlık duyarak yazmaya başladın ve seni en çok etkileyenler hangileriydi?

AA: Manguel, bir söyleşisinde, “En mutlu okuma biçimi, bence, yalnızca keyif için okumaktır” der. Çocukluktan başlayarak yetişkinliğe giden o kısa yolda yapılan okumadır bu. Beni böylesine mutlu eden ilk okuma, ortaokul birinci sınıftayken elime geçen İnce Memed’dir. Kitabı, ağbimin iki raftan oluşan kitaplığından almıştım ve daha ilk sayfalarında beni olduğum yere çivilemişti. Sonra diğer ciltlerini bulmak için de oldukça çaba sarf etmiş ve ortaokulu bitirinceye dek dört cildini de bitirmiştim. O kadar keyif almıştım ki, bir kez de lisede okudum. İnce Memed’i tanımadan önce öylesine ıvır zıvır kitap okumuştum ki, sonraki yıllarda okumanın en zevk verdiği o zamanı, bana yol gösteren kimse olmadığından böyle heder ettiğim için hayıflanmıştım ister istemez. Nazım Hikmet’in şiirleri ve Yılmaz Güney’in kitaplarını İnce Memed’li yıllarımda okudum, Cervantes’i, London’u, Şolohov’u, Gorki’yi, Çerniveski’yi, Hemingway’i, Sabahattin Ali’yi, Orhan Kemal’i, Hasan Hüseyin’i, Cahit Külebi’yi, Evliya Çelebi’yi, Şehrazat’ı lisede tanıdım ve sevdim. Üniversitede, yazmaya giden o yolda, Yusuf Atılgan’la, Leyla Erbil’le, Oğuz Atay’la, Tolstoy’la, Gogol’la, Dostoyevski’yle, Kafka’yla, Vüsat O. Bener’le, Orhan Pamuk’la, Ahmet Hamdi Tanpınar’la, Márguez’le, Bilge Karasu’yla, İkinci Yeni’yle, Şükrü Erbaş’la karşılaştım. İleriki yıllarda da Unamonu’yu, Juan Rulfo’yu, Fuentes’i, Hasan Ali Toptaş’ı, Latife Tekin’i, Ethem Baran’ı, Faruk Duman’ı tanıdım ve daha pek çok sevdiğim yazarı… Çocukluğumda ve gençliğimde yazar ve şairler peygamber gibiydiler, yazdıkları büyülüydü ve sanki ilahi bir gücü vardı sözlerinin. Bu yüzden midir bilmem o yıllarda kitaplardan aldığım keyfi, sonraki yıllarda okuduklarımdan çok az aldım. Bu arada dört kutsal kitabın da benim için önemli olduğunu söylemeden geçmemeliyim. Arada bir açar okurum onları da…

SG: Son zamanlarda okuduğun iyi kitaplar neler?

AA: Lev Şestov’un Dostoyevski ve Nietzsche Trajedinin Felsefesi, Nurettin Aslan’ın Dersim’in Divane Delileri, Cem İleri’nin E Evi, Oğuz Demiralp’in Ay ile Yıldız Ayrı Düşünce, Miroslav Penkov’un Doğunun Batısı, Adam Johnson’un George Orwell Arkadaşımdı, Eyüp Tosun’un Kör Islık, Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde, Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas, Remzi İnanç’ın Yazmak Anımsamaktır kitaplarını sayabilirim.

SG: Seni hayal kırıklığına uğratan yazarlar oldu mu? Ya da bir zamanlar önemsediğin ama bugün artık eskiyenler...

AA: Her yazarın ya da her okurun, bir zamanlar önemsediği ve artık ilgisini çekmeyen yazarları vardır mutlaka. Aynı şekilde kendisini hayal kırıklığına uğratan yazarlar da… Bir dönem Orhan Kemal’i, Sabahattin Ali’yi, Gorki’yi, Steinbeck’i, Brecht’i (Beş Paralık Roman) ve başka bazı yazarları yeni baştan okumak istedim, okuyamadım. Onları okursam, belki ilk kez onları okurken hissedeceğim o hazzı alacağımı düşünmüştüm. Bazı yazarların, şairlerin zamanla eskimesi kaçınılmaz oluyor elbette.

Hayal kırıklığına uğratan yazarların sayısı ise eskiyenlerden daha çok maalesef…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR