Abidin Parıltı: "Yeni bir gerçeklik yaratmanın peşine düştüm."
15 Mart 2019 Söyleşi Edebiyat Roman

Abidin Parıltı: "Yeni bir gerçeklik yaratmanın peşine düştüm."


Twitter'da Paylaş
0

Savaşın anlamsızlığı, yitip giden sıradan hayatlar ve sıradan insanları anlatmak, onları görünür kılmak istedim.

Abidin Parıltı ilk romanını yazdı, yayımladı. Koz'da yaşanan ve iyi bilinen acıların anında yaşayan karakterler, gündelik hayat ile derin sarsıntılar iç içe. Abidin Parıltı, insanın en çok ağrıyan yerlerini sarsan acıyı, kederi, ölümü dirayetle karşılayanların hikâyesini, bir coğrafyanın gündüzlerini ve gecelerini, insanlığın bildiğimiz hallerini anlatıyor.

Semih Gümüş: Abidin, ilk romanını yazdın. Bu önemli olmalı. Daha önce bir öykü kitabın da yayımlanmıştı ama aradan on yıl geçti. On yıl sonra ve her şeyden önce, seni kurmacanın içine çeken neden neydi?

Abidin Parıltı: Hikâyelerim vardı ve onları anlatmanın yollarını arıyordum. Biraz daha açmam gerekirse, peşimi bırakmayan hikâyeler, kişiler ve o kişilerin var olma, hayata bir yerinden tutunmak için harcadıkları müthiş çabalar ve oyunlar vardı. Ancak söz konusu hikâyelerin anlatımında bir yanımla gerçeğe yaslanmak bir yanımla da o gerçeği ancak edebiyat yoluyla değiştirebileceğimin farkına varmak beni kurmacanın içine sabırla itti. Hikâyeleri kurdukça gerçekten uzaklaşıp, yeni bir gerçeklik yaratmanın peşine düştüm. Gerekli olan malzemenin ötede değil, geçmişte, geçmişimde, daha doğrusu kuşağımın geçmişinde olduğunun farkına iyice vardığımda kurmacaya bütünüyle dönmem gerektiğini düşündüm. Evet aradan on yıl geçti, bunun dört yılını Koz’u yazmak ve kurmakla geçirdim diyebilirim.

abidin parıltı

SG: Koz’un hikâyesinin çekici yanı bence şu: Bir yandan gündelik hayat içinde bireysel sorunlarıyla yaşayan insanlar, öte yanda arkada silah sesleri, ölümler, faili meçhuller sürüyor. Hep içinde yaşadığımız durumun romanını yazma kaygısı da var mıydı?

AP: Samimiyetle söyleyebilirim ki başlangıçta yoktu. Önceleri hikâyeler için malzemeyi başka yerlerde, başka hayatlarda aradım. Benim olmayan hayatların hikâyesini benim kılmaya çalıştım. Ancak çok sonra anlatmak istediğim hikâyelerin yaşadığımız, yaşanılan durumla ilgili olmasının beni cezbettiğini gördüm. Romanda da anlatıldığı gibi, beni herkesin önünde gerçekleşen, gazete sayfalarına yansıyan, büyük hikâyeler ilgilendirmiyordu. Onlar bir şekilde anlatılıyordu zaten. Arşivlerde duruyor, sıkça önümüze çıkıyor. Peki o büyük karmaşanın içinde var olmaya çalışan “küçük” insanlar? İnsan savaşın içinde nasıl yaşar? Ölümü savuştururken gündelik hayatta mutlu olmanın yollarını nasıl bulur? Acı, okura da acı çektirmeden, derdi derde katmadan anlatılabilir mi? Bu sorular yakınımda duran hikâyelere dört elle sarılmama vesile oldu. Savaşın anlamsızlığı, yitip giden sıradan hayatlar ve sıradan insanları anlatmak, onları görünür kılmak istedim. Bana normal gelen hikâyelerin, başkalarına ilginç gelmesi de bana ayrıca ilginç ve yazmaya değer geldi.

SG: Çocuklar var, sokakta oyun oynuyorlar, sonra büyüyorlar ve onlar bir bakıma arkada yaşanan dehşeti aldırışsız yaşıyorlar…

AP: Çünkü çocuklar için durum tam da bu. Korkuyu pek bilmiyorlar. Hatta romanın giriş cümlesi de bunu anlatıyor. “Azhar, o zamanlar korkak değildi, çocuktu.” Onlar o iklimin içine doğmuşlar. Başka bir hayat var mı, bilmiyorlar. Yaşanan her şey onlar için doğal ve sıradan. Mesela Azhar sevgilisini öpmek için silahların patlamasını bekliyor. Çünkü silahlar patladığında ev de şehir de karanlığa gömülüyor. Korku dışarıda birikiyor ve kusmayı bekliyor. Tek fırsat o zaman. Savaşın rutini onların aşkını da bir rutine oturtmuş. Oyun oynuyorlar. Oyunları da savaşın şeklini almış. Örneğin, taş oyunu var. Onu oynuyorlar. Birbirlerine taş atıp yaralıyorlar. Büyüklerine özendikleri için de durum biraz da bunu gerektiriyor. Biraz vahşi ama bunu oynarken korkmuyorlar. Bence savaşın içinde doğan çocuklarda durum böyle. Korku, yaşları büyüdükçe beliren bir duygu oluyor. Kaybetme ve ölüm korkusu da bununla birlikte başlıyor. Nitekim Azhar’da da durum çok farklı değil. Evinden, şehrinden, güvenli alanından çıktığında korkunun ne olduğunu ve bir daha aynı Azhar olamayacağını anlıyor. 

abidin parıltı

SG: Bir grup arkadaş var ama Azhar ötekilerden daha önemli bir karakter. Bana öyle geldi. Önce oyun oynarken sonra korkuyu öğreniyor. Öteki arkadaşlarıyla birlikte. Korkuyu yaşamak ve öğrenmek, başlı başına bir romanın merkezindeki sorun olacak kertede önemli değil mi?

AP: Korkuyu yaşıyorlar. Hem de iliklerine kadar. Ancak bunu öğrenilen bir duygu ya da bilgi olarak değil de bir içgüdü olarak görüyorlar. Büyük çelişkileri de biraz burada ortaya çıkıyor. Hem korkuyorlar hem de o korkuyu aşmanın yollarını arıyorlar. Mecburlar. Dışarısı korkunun alanıyken içerisi kısmen de olsa güvenli alan oluyor. O oyun masasına oturmak zorundalar örneğin. Dışarıda kıyametin kopması onları çok da ilgilendirmiyor. Ancak o masadan birinin eksilebileceği korkusu onları ürkütüyor. Nitekim Cezmi’nin içinden çıkamadığı durum da bunu gösteriyor. Hemen bütün karakterlerin belli başlı korkuları var. Azhar “…Kin” şehrinde iken, “Bir korkaktın ve hala yaşıyordun.” deniliyor onun için. Ancak bu korku onları gündelik hayatlarından, rutinlerinden alıkoymuyor. Evet korku başlı başına bir romanın merkezinde sorun olacak kertede önemli. Burada da hayatta kalma stratejileri o korkunun önüne geçmek içindir. Ve romanın hemen her anında bahsedilmese de hissettirmeye özen gösterdim.

SG: Koz’un merkezindeki ikinci önemli sorun, dil. Dilini özgürce kullanamayan karakterlerin başına ne gelir?

AP: Karakterler çocukluktan itibaren dillerini özgürce kullanamıyor. Okula gittiğinde kendi dilini kullanması yasak ve bunun cezası var. Düğünlerde Dara kendi dilinden şarkılar, türküler söyleyemiyor. Evlere hapsediliyor bu dil. Mehmed Şerif ve Narin’in düğününde de aynı sorun var. Başka örnekler de sayılabilir. Bu elbette karakterlerde travmatik bir durum yaratıyor. Ancak onlar acılarına ve yasağa yaslanmıyor, hayıflanmıyor, çözümsüz kalmıyorlar. Yasağın olduğu yerde çözüm bulup, aradan sıyrılıp gitmeyi biliyorlar. Strateji geliştiriyorlar. Yoksa nasıl yaşayacaklar? Dil bir yara olarak bedenlerinde duruyor. O yarayla yaşamayı öğrenmişler. O yarayı kendi yöntemleriyle sağaltıyorlar bir yere kadar.

SG: Peki diyorsun ki, Koz’da anlattıklarımın tümü yaşandı. Yaşadıklarını ya da yaşananları yazmak, yani bir kurmacaya dönüştürmek nasıl bir sorun ve hangi güçlükleri barındırıyor?

AP: Evet rahatlıkla söyleyebilirim ki yaşandı. Ama benim yaşadıklarım mıydı? Değil. Birçok hayatın toplamından bir hikâye çıkardım. Gerçeklerden beslenmenin ve o gerçeklikten yeni bir hikâye kurmanın önemi var benim için. Bütün bu gerçeklikleri ve devasa bir dönemi kurmacaya dönüştürmek elbette çok zordu. Mağduru anlatırken, mağduriyet tuzağına düşmemek, acıyı anlatırken okura acı çektirmemek gerektiğine inanıyorum. O yüzden çokça biçim arayışlarına girdim. Her hikâye kendi biçimini yaratıyordu, bunu biliyordum. Ama ona ulaşmak ve o hikayeye özgü biçimi keşfetmek için zaman ve çalışma gerekiyordu. Kendimce en doğrusunu bulana kadar yazdım. Yazdıklarımın büyük bir kısmını hiç de acımadan sildim. Bu dar, karanlık bir yoldan el yordamıyla geniş, aydınlık bir alana açılmak gibiydi benim için.

Bununla birlikte hikâyenin dilinin de özgün ve hikâyenin biçimine uygun olması gerekiyordu. Karmaşayı anlatırken karmaşadan, acıyı anlatırken acıdan, derdi anlatırken dertten uzak, diyalogları kurarken karakterle empati kuran, fazlalığa yer vermeyen, yalın bir dil kullanmaya özen gösterdim.

İlk romanın zorluğu bilinir. Genel olarak biyografik olana yaslanılır ve onunla o kadar iç içe geçilir ki anlatılan, yazılan her şeyin kıymetli olduğu düşünülür. Bu bir yazar için ciddi bir tuzaktır. O tuzağa düşmemek için de çok çaba harcadım. Hayatım hikâye değildi, yerli yerine oturtulmuş, hikâyeye hizmet eden hayatlar hikâyeydi. Bunu bildim ve öyle yazdım.  

abidin  parıltı

SG: Epeyce hesaplı kitaplı bir tasarının ürünü Koz, öyle olduğunu sezdiriyor ve sonunda kısa denebilecek bir roman. Bitmesi gereken yerde mi bitmiştir?

AP: Koz’u yazıp bitirdim dediğimde elbette elimizde basılı olanından çok daha fazlası vardı. Evet fazlaydı. Romanın bütünlüğünü bozduğunu düşündüm bazı hikâyeleri çıkardım. Sırt sırta binmiş, kalabalık cümlelerden kurtulmaktan hiçbir sakınca görmedim. Bu konuda editörüm Aslı Güneş’in de kıymetli katkıları oldu. Yeniden yeniden yazdıkça, anlatmak istediğimden feragat etmeden eksilttim. Uzatmadan, sakınarak, hikâye ne kadarını gerektiriyorsa o kadarını anlatarak, okura pay bırakarak, gittikçe damıtıp azaltarak, kullanılan her kelimenin, anlatılan her duygunun hikâye içinde mutlaka yerini bilerek yazmanın derdine düştüm. Bu açıdan zoru seçtim diyebilirim. Kurduğum her cümlenin, anlattığım her hikâyenin sağlamasını önce kendimde yaptım.

Diğer yandan “bitmesi gereken yerde mi bitti?” sorusuna gelirsek sanırım bunun cevabını en doğru okur verir. Ama yazar açısından hikâye doğru yerde noktalanmıştır.

Koz’da anlatılan hikâyeyi bitirme konusunda hayatı örnek aldım diyebilirim. Hayatta da bir hikâye biterken başka bir hikaye başlar. Ama o biten hikâye gerçekten bitmiş midir? Bitmiyor. Azhar karakterinde de durum böyledir baktığımızda. Geçmiş, gerçekten geçmişte kalmıyor. Bugüne her açıdan sirayet ediyor. Roman bitip kapağı kapandığında hikâye kendi seyrinde ve okurun hayalinde devam ediyor.

SG: Bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsun?

AP: Bundan sonraki süreçte yeniden roman/romanlar yazmak istiyorum. Ama hiçbir şey için acelem yok. Çok okumayı çok yazmaya tercih ediyorum. Elbette kafamda, notlarımda yeni hikâyeler var. Hikâyeler olgunlaştıkça, onu tutkuyla yazmaya karar verdikçe yazacağım.

abidin parıltı

SG: Koz’u yazarken yanı başında duran yazarlar var mıydı?

AP: Evet vardı. Yazmak daha çok okumaya vesile olsun da istedim. Bu süreç boyunca bazen tekrar okuduğum bazen de ilk defa okuduğum yazarlarım oldu. Juan Rulfo, G.G.Márquez, Kazancakis, Necip Mahfuz, Gao Xingjian, Salman Rushdie, Günter Grass, Samuel Beckett, E.M. Remarque, L. F. Celine, J. Kosinski, M.V. Llosa gibi yazarlar hep yanı başımda durdu. Dara düştükçe, cümle kuramadıkça ya da cümlelerim tükendikçe, hikayede tıkandıkça onları okumak hep bana ve yazmaya iyi geldi.

SG: Okurlarımız için, en sevdiğin yazarlar ve kitaplardan söz eder misin?

AP: Başta yukarıda sözünü ettiğim yazarların bütün eserlerinin okunması gerektiğini düşünüyorum. Çeşitli coğrafyalardan insanlığın kadim sorunlarını muhteşem bir şekilde anlattılar çünkü. Söz konusu yazarların dışında tabii ki dünya klasikleri mutlaka okunmalı. Şunu da biliyorum, her kitap ya da yazar okunmak için zamanını bekler. Bazen o zaman tekrar tekrar nükseder. Ne mutlu ki bunun için Dostoyevski var. Diğer yandan Platonov, W. Faulkner ve Alejandro Zambra mutlaka okunmalı diye düşünüyorum. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Orhan Pamuk, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, İhsan Oktay Anar, Adalet Ağaoğlu, Vüs'at O. Bener, Sait Faik, Peride Celal, Murathan Mungan coğrafyamızın hikayelerini benzersiz ve hayranlık uyandıracak bir biçimde ele aldılar. Okunmazsa eksik kalırız.

SG: Peki Koz’u en çok kimlerin okumasını isterdin?

AP: Bence yazarın okurunu seçme lüksü yoktur. Haddi de değildir. Yazar okurunu seçmez, okur yazarını seçer. Ve yazar eğer okurunu hayal kırıklığına uğratmamışsa, okur bundan sonraki süreçte hep o yazarın yolunu gözler. İyi bir hikâye okumayı kim istemez? Ayrıca her kim Koz’u okursa bir gönül hoşluğuyla karşılarım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR