Ağır Olur Toprak Ana’nın İntikamı
26 Haziran 2019 Edebiyat

Ağır Olur Toprak Ana’nın İntikamı


Twitter'da Paylaş
0

Morandini, fantastik edebiyatın teamülerine sırtını dayamak yerine kişileştirme sanatına da başvurarak hayal gücüyle beslediği sürükleyici bir anlatım sunar. Bir tuhaflık arayışı söz konusudur.

Büyük şehir hayatı hangimizin canını sıkmıyor ki? İnsanın üstüne üstüne gelen bir örnek kalabalık, dikte edilen tüketim kültürünün somut yansıması olan kokuşmuş atıklar, yeşilin yerini alan çirkin beton heyulalar, hepsinden daha vahimi de yoz insan ilişkileri... Hepsinden kaçıp özümüze, doğaya dönmek isteriz. Bu açıdan bir kaçış arayışımız olduğunu söyleyebiliriz. Ne ki maddi ve manevi birçok sebep bu kaçısın önüne taş koyar. Biz de bu kaçışı edebiyatta ararız. Çocukluğumuzdan bu yana kitapları bir sığınak olarak gördüğümüzü söylemek pekâlâ mümkün. Ancak burada bahsetmek istediğim, –kimileri böyle bir türün olmadığını söylese de–kaçış edebiyatıdır. Biraz geriye gidersek yitik neslin sinerjisini yansıtan yeraltı edebiyatında ve hatta kimi klasiklerde bu kaçış isteğinin karşılığını buluruz. Son dönemde ise Robert Seethaler’in Başka Bir Ömür’ü (Timaş), Arto Paasilinna’nın Tavşan Yılı (Domingo) ve Erlend Loe’nin Doppler’i (YKY) kaçış edebiyatı olarak nitelendirilebilecek türün örnekleri olarak sıralayabiliriz. İtalyan yazar Claudio Morandini de bu eğilime sahip bir yazar. Elime geçen Taşlar kitabını da bir de bu gözle, bir solukta okudum.

claudio morandini

Madem okuduk; sayfaları bir de sizin için karıştıralım. Hayatını öğrenci yetiştirmeye adayan Agnese ile yine bir öğretmen olan kocası Ettore, nihayet emekli olur. Emekliliğinin ardından medeniyetten kaçarak küçük bir İtalyan köyü Sostigno'ya, Villa Agnese adını verdikleri eve yerleşirler. Saponara çifti evine gelen öğrencilere özel ders verir, hatta Ettore elini toprağa da daldırır. Sakin, huzurlu ve tatminkâr bir emeklilik hayatı. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi emekli çiftin hayatında da bazı değişiklikler olacaktır. Villa Agnese’nin oturma odasında başlar asıl hikâye. Bu güzelim İtalyan köyünde tuhaf bir olay vuku bulur. "Asıl hikâye taşların herkesin bahçesini doldurduğu, kümeslerde, evlerdeki masaların üstünde mantar gibi türediği ve onları sanki biraz önce biri oraya koymuş gibi etrafımızda bulduğumuz zaman başlıyor." (s. 95) Bu vakit, uzun sürmüş bir öğle vaktine denk gelir; oturma odasında eski tip tuğla döşemenin üzerinde minik bir tepe oluşturan taş yığını görürler. Sen koymadın, ben koymadım. Peki ama bugüne kadar cansız olarak bildiğimiz taşlar, nasıl olur da canlı varlıklarmış gibi gelip burada bir araya gelir - ve hatta rivayet edilen odur ki fısıldar? Hadi diyelim ki taşlar bizim sandığımız gibi cansız değil. Kendi kendine hareket eden bu taşlar niçin Villa Agnese'yi tercih eder? Şunu da unutmayalım: Saponaraların küçük evi köydeki en sıra dışı mimariye sahip evdir. Bu sebeple de “hayaletli ev” veya “lanetli ruhların yuvası” diye anılır. Tabii böyle anılmasının bir nedeni vardır. Yabancıdır Saponara çifti. Ve yabancılar, küçük yerlerde hiç de hoş karşılanmaz. Değil mi ki bu tuhaf, hareketli taşlar, yabancılığın getirdiği uğursuzluğun bir simgesi de olabilir. “Neden olmasın?” der köylüler. Ancak Saponaralar bunun sebebini başka bir yerde arar. Agnese, bunun tıpkı geçmişte yaptığı gibi Ettore'nin şakalarından biri olduğunu bile düşünür. Ancak belirttiğimiz gibi köylüler için durum biraz daha farklıdır: Bu taşlar, kötü bir ruhun habercisidir. “Saponaraların taşları, hayatımıza girip etrafımızı saran, gittiğimiz her yerde bizi takip eden, gizlice bizi izleyen ve üzerimize gelmek için doğru anı bekleyen taşlara benziyor. Bu hain, kindar, inatçı, aptal taşlar, uzun süredir gerçekten bulamadığımız huzuru elde etmek için bizi Sostigno'ya inmeye ya da Testagno'ya çıkarmaya mecbur bırakıyor.” (s. 78) Tıpkı bizim memlekette kötü ruhlar söz konusu olduğunda akla hemen köyün imamı geldiği gibi orada da rahip gelir akıllara. Rahip Don Danilo eve gelir, o bile bu taşlardan nasibini alır:

“– İçeride ne tür bir şeytan olduğunu biliyor musunuz? 
– Taşlar, peder.
– Evet, taşlar. Bunu ben de gördüm! Hatta onları hissettim! Orada kim var, demek istiyorum? Onları üstüme kim attı? 
– Hiç kimse peder, hiç kimse. Kendi başlarına hareket ediyorlar. 
– Taşlar mı? 
– Evet, taşlar. Kendi kendilerine hareket ediyorlar.” (s. 78)

Böylesi küçük yerlerde komşunun kulağını kaşıması bile olay olurken bu haber kulaktan kulağa yayılmaz mı? Yayılır. Gelip gözleriyle görmek istemezler mi? İsterler. Evlerine, taşları görmeye gelen meraklı bir köylü, bu olayı, zavallı fanilerin etrafının gizemli olaylarla dolu olduğuna, insanın hayatındaki her şeyin mantıkla açıklanmayacağını söyleyerek hikâyeyi dünyanın tuhaf bir yer olduğuna yorar.

Gerçek bir hikâyeye dayanıyor

Şimdi köylülerin ve köydeki en kültürlü çiftin –Saponaraların– sorduğu soru şudur: Bu tuhaf olayların sebebi sanıldığı gibi kötü ruhlar mıdır yoksa ortada başka bir mesele mi vardır? "Oturma odamızda taşlar var. Tavandan düşüyorlar. Yere inmeden önce havada yaprak gibi dönüyorlar. Sonra yere düşüyorlar ve sürünüp ilerleyerek her yere doluşuyorlar." (s.111) Bu kötü ruh taşıdığına inanılan taşlar, belleğin de bir oyunudur aslında. Sakladıkları sırların (ölen eski sevgiliye ağıt) bir bedeli, evlilik kurumuna saygıdan yumulan gözler… Yoksa fi tarihinde, bu köyde, uçan bir kuş incitilmiştir de Toprak Ana onlardan öcünü mü almaktadır? Metnin altında Toprak Ana’nın hikayesini okuruz. Bu hikayedeki en önemli karakter Toprak Ana’dır. İnsan denilen yaratık, Toprak Ana’nın bir parçası olduğunu kabul etmek yerine medeniyet adındaki “tek dişi kalmış canavar”a uyar, doğayı şekillendirmeye çalışır; beton döktüğü, bozduğu toprağı alt ettiğini sanar. Ama her zaman olduğu gibi -er ya da geç- yanıldığını anlaması, bu hikâyenin özüdür aslında.

Yaşanan tuhaflıkları köylüler, yabancıların getirdiği kötü ruhlara, köye gelen jeologlarsa Alplerin morfolojik yapısı sebebiyle yaşanan bir doğa olayına yorsa da hikâyenin iç mantığı, Toprak Ana’nın öcünde saklıdır. Bir başka deyişle, olanlara mantıklı bir cevap aranıyorsa bunun açıklaması yavaş yavaş yaklaşan ve çat kapı gelen ekolojik bir felakette bulunabilir. Olayların Saponara çiftinin evinde yaşanması ise birazdan değineceğimiz üzere sadece semboliktir. Asıl mesele doğanın ritminin bozulmasıdır. Zira yıllar önce bu köyde nehir, anlatıcının su içen zürafalara benzettiği makineler yardımıyla kurutularak ekolojinin ritmi bozulmuştur: “Kamyonlar, elekten geçirilip sınıflandırılarak üst üste yığılan kayaları, çakıl taşlarını ve irili ufaklı kumları siparişlere göre nehir kıyısından alıyordu.” (s.82). Anlatıcı, makinelerin nehri kuruttukça taş tepelerinin gökdelen gibi yükselmeye başladığını, yağmurun yağıp nehri yine doldurduğunu da söyler ama doğanın ritmi bir kere bozulmayagörsün: “Rüzgâr etraftaki her şeyi hareket ettiriyor, taşı toprağı alıp götürüyor, çöllerdeki kum tepelerine yaptığı gibi kumları yerlerini değiştiriyordu.” (s.83) Anlayacağınız, doğa tahribatı bu kitabın özüne can suyu damlatır. Ancak yine de bu izlek, yazarın satırların arasına ustaca nakşettiği gizi çözmez. Yani burada yazdıklarımız kitabın özeti falan değil, sadece altında yatan fikri yansıtma çabasıdır. Neyin anlatıldığı değil nasıl anlatıldığı meselesi.

Zaten söz konusu hikâye Eylül 1908'de Gressoney Vadisi'nde Issime yakınlarındaki bir kulübede taşlar oluşmaya başlamasına ve insanların bu taşların "saldırısına" uğradığı ve "gerçek" olduğu rivayet edilen bir olaya dayandırılır. Olayların gerçekliğinde ısrar etmenin beyhude olacağını belirten kitabın yazarı Morandini, gençliğinde bu hikâyeyi okuduğunu ve bu olayın Saponaraların başına gelen felaketleri şekillendirdiğini de samimi bir şekilde itiraf eder. Sıradan bir köy evi yerine Saponara çiftinin evi seçilmiştir. Zira hikâye bunu gerektirmiştir. Bundan ötürü yazarın, kurguyu sembolik bir ev ve çift üzerine inşa etmesi de anlaşılır bir sebeptir. Ancak dediğimiz gibi yine de bir muamma yaratır yazar ve bu da okuru merak içinde bırakır. Sayfaları peşi sıra çevirmesine neden olur.

claudio morandini

İnsanlar heyecan duyacakları hikayelere ihtiyaç duyar

Şimdi metnin içine biraz daha girelim: Kulaktan kulağa oyununu bilirsiniz. "Ali ata bak." gibi basit bir cümle bile daha üçüncü kişide değişikliğe uğrayarak ne hallere gelir. Taşlar’ın anlatımı da buna benziyor biraz, Saponara çiftinin oturma odasına –her nasıl olduysa– gelen taşlar günbegün artar, hiddetlenir. Bunu anlatmak için de bir hikâye uyduruluverir. Sözgelişi köydeki fırsatçı bir tipe (Ranza’ya) kulak verelim. “İnsanlar heyecan duymak için para öder! Lunaparktaki trenlere binenleri bir düşünün. Midelerinin bulanacağını, kusacaklarını, başlarının döneceğini bildikleri halde trene biniyorlar çünkü insanlar böyledir; hayat onları sıkar, heyecan duymak isterler. İşte biz de onlara istediklerini vereceğiz.” (s. 36) Metindeki anlatıcı da bunu destekleyerek şöyle der, “Aradan geçen yıllar içinde akşamları anlattığımız bu hikâyeyi biraz süsledik ve herkes ona kendince birkaç şey ekledi, ama olsun.” (s. 37) Burada yazarın kurgu sanatı ve sözlü anlatı geleneğine selam gönderdiği çıkarımında bulunabiliriz. Sonuçta edebiyat bir uydurma sanatıdır.

Yazarın hikâyenin tonunu da çok iyi ayarladığını söyleyebiliriz. Morandini, fantastik edebiyatın teamülerine sırtını dayamak yerine kişileştirme sanatına da başvurarak hayal gücüyle beslediği sürükleyici bir anlatım sunar. Bir tuhaflık arayışı söz konusudur. Köydeki yabancılar kötü ruhları da beraberinde mi getirir veya taşlar nasıl olur da insanlardan doğa adına intikam alır gibi sorular, sadece kurguyu zenginleştirmek içindir. Okur olarak bu zenginliğin peşine düşer, sürükleyici bir anlatıya eşlik ederiz. Yoksa anlatılan hikâyenin, Toprak Ana’nın intikamını alışının hikayesini zaten biliriz.

Yazar bunu yaparken tanrısal anlatımın da tüm olanaklarını kullanarak bizi zamanın ve mekânın bir tanığı haline getirir. Kullandığı muzip dil, metni diri tutarken anlattığı esrarengiz öykünün cazibesiyle gerilimin dozunu iyi ayarlar; böylelikle okurun ilgisini daima metinde tutmayı başarır. Metni İtalyanca aslından çeviren Esma Fethiye Güçlü'nün de metnin akıcılığını bozmadan yaptığı başarılı çeviri de takdire şayan.

Son olarak: Morandini'yi biraz daha iyi anlamak için onun Türkçeye çevrilen ilk kitabıyla da bir karşılaştırma yapmak gerekir. Yine Timaş etiketiyle raflarda yerini alan ilk kitabı Kar, Köpek, Ayak'ta da doğanın ortasında, İtalyan Alplerinde bir vadideyizdir. Yazarın ustaca yarattığı atmosferde doğa tüm gücüyle kendini gösterir: ormanlar, kar fırtınaları, çatırdayan buzlar ve yine taşlar... Dile gelen insan dışı karakterler metinler arasında değişkenlik gösterirken kalabalıktan ve kitleden kaçarak sığınılan doğanın, dosttan ziyade bir “düşmana” nasıl dönüşebileceğini iyi örneklendirilmiştir. Bu izlek iki kitabı birbirine bağlar.

Morandi'nin iki metinde de doğa teması üzerinden insan dışı varlıkların kişileştirmesine başvurarak doğa-insan ilişkisini irdeler. İlk kitapta Adelmo Farandola'nın yaşadığı tek kişilik yalnızlık ve yabancılık, bu kitapta Sapanora çiftinin iki kişilik yalnızlığı ve iki kişinin birbirine ve çevresine olan yabancılığında karşılığını bulur. İki kitapta da insanın düşmanının doğa değil bellek olduğuna vurgu yapılır. İnsan hafızasının muallaklığı ve belleğin oynadığı oyunlar, gerçekle gerçek olmayanın sınırlarının kaybolduğu iki metinde de kendini gösterir. Claudio Morandini, "Günümüzdeki edebî eserlerde doğanın gizli, korkutucu, anlaşılmaz taraflarının ihmal edildiğine inanıyorum." sözlerinin altını, bu iki metinde de başarıyla doldurur. Biz de kitabın son cümlesinin ardından bulunduğumuz gerçekliğe döner ve yine, yeni bir kaçışın yollarını aramaya başlarız. Ta ki elimize alacağımız başka bir kitabın ilk cümlesine kadar. Zira doğaya da sığınsak edebiyattan öte kaçış yoktur bize.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR