Ahlat Ağacı: Babalar ve Oğulları... Bir de Anneler Elbette
18 Haziran 2018 Kültür Sanat Sinema

Ahlat Ağacı: Babalar ve Oğulları... Bir de Anneler Elbette


Twitter'da Paylaş
0

Sinan’ın gerçeklikle teması arttıkça bir tarafının öldüğünü hissederiz.
Çağdaş Yalçın
Ahlat Ağacı ilk andan itibaren bir baba oğul filmi izlenimi uyandırıyor. Üniversiteyi bitirip büyüdüğü kasabaya “kısa bir süreliğine de olsa” dönen Sinan ve hiçbir baltaya sap olamamış, yalanlarıyla hem kendini hem de etrafındakileri oyalamış, hayatını heba ettiği gibi ailesini de görmezden gelen babası İdris’in hikâyesi. Baba İdris herkese borcu olan, eline geçen iki kuruşu ise at yarışlarında harcayan bir sınıf öğretmeni. Ne rastlantıdır ki Sinan da üniversitede sınıf öğretmenliği okumuştur ama babasından farklı olarak bu mesleği yapmak Sinan’ın hayali değildir. Babasıyla kurduğu ilişkiyi ödipal üçgenin diğer ayağı olan anneyi da unutmadan incelemeyi deneyen bu yazı, hikâyenin perdeye yansımayan tarafını anlamayı hedefliyor. Öğretmenlik de tıpkı doğup büyüdüğü kasaba gibi Sinan’ın arzularını taşımaktan aciz, ve onları gerçekleştirmesi için yeteri kadar büyük olmayan mecralardır. Sinan “Ahlat Ağacı” adında bir roman yazmıştır ve filmin ilk yarısı boyunca bu kitabı bastırmak için gösterdiği mücadeleyi izleriz. Bir belediye başkanından, kitap okumayı çok seven ancak “sadece” lise terk bir sermaye sahibinden ve taşra edebiyatı üzerine çalışmaları olan bir yazardan yardım ister Sinan ama beklediği yardım elini uzatan olmaz. Tam da bu temaslarda yavaş yavaş tanımaya başlarız Sinan’ı. Sinan doğru bildiklerini karşısındakine çekinmeden söyleyen, inandıklarından vazgeçmeyen ve tüm bu figürlere kötü hissettirmeyi, onları öfkelendirmeyi başarmış biridir. Sanki karşısındaki kişinin eksikliklerini, yanlışlarını bulma konusunda özel bir yetenekle donatılmıştır. Sinan’a sorma şansımız olsaydı, temas ettiği herkesin (özellikle de bir otorite figürüyle gerçekleşiyorsa bu temas) bir şekilde ondan rahatsız olmasını her zaman doğruları söylemesine ve insanların doğruları duymaktan hoşlanmamasına bağlardı muhtemelen. Bu figürlerin herhangi birinden destek almak bir yana, hepsiyle sürtüşme yaşayan Sinan’ın onca eleştirisine rağmen, hâlâ o eleştirdiği kişilerden yardım istemesi bu yardımı hak ettiğiyle ilgili hiç şüphesinin olmamasıyla açıklanabilir ancak. Sinan’ın tek yaptığı doğruları söylemektir ve doğruları söylemek cezalandırılması değil ödüllendirilmesi gereken bir tutumdur. Kleinian açıdan tekrar etmek gerekirse, iyi meme Sinan’ındır ve o ne yaparsa yapsın her istediğinde ağzında olmalıdır. Sinan’la ilgili dikkat çeken bir diğer özellik de insanlara yönelttiği bu haklı eleştiriler konusunda pek bir şüphesinin olmamasıdır. Diğer insanların davranışları konusunda bir mutlaklık ve tutarlılık beklentisi olan Sinan, karşısındaki bu beklentisini karşılamadığı anda bunu ona gösterme konusunda büyük bir iştaha sahiptir ve bu gösteriden oldukça keyif aldığı her halinden bellidir. Ağaçtan elma koparan bir imama şeytan demekten hiç çekinmeyen Sinan; şeytan dediği bu imam ve yanındaki “muhalif” imamla diyaloglarında da bulduğu her tutarsızlığı gözler önüne sermiş ve bu diyalogları elinden geldiğince uzatmaktan geri durmamıştır. Sinan’ın bu tür eleştirilerinden en çok nasiplenen kişi ise elbette oldukça zayıf bir otorite figürü olan babasıdır. Her ne kadar kendi bildiğini okuyor gibi görünse de onay almaya yoğun bir şekilde ihtiyaç duyduğu hissedilen İdris, içsel nesneleri tarafından onaylanacağına inandığı yoldan hiç sapmamış ve bu uğurda hem eşini hem de çocuklarını unutmuş bir adamdır. Sinan’ın babasının yaptıklarını hiç durmadan eleştirmesine ve küçümsemesine rağmen, babasının değişmesine dair en ufak bir arzusunun olduğu ise şüphelidir. Sanki Sinan babasının toplum ve kendi ailesi içinde kabul gören, üzerine yüklenen rolleri görevleri layıkıyla yerine getiren bir baba olmasını değil; bu rollerde başarısız, kısacası sorumsuz ama kolaylıkla eleştirebildiği bir baba olmasını tercih edecek gibidir. ‘Bu kasabadaki hayat Sinan’a küçük gelmektedir’ mi daha doğru anlatır durumu, yoksa ‘Sinan bu kasabaya, bu insanlara, bu düşünce yapısına büyük gelmektedir’ mi? Aslında aynı durumu farklı kelimelerle ifade ediyor gibi gözüken bu iki soru temelde birbirinin tam tersi sonuçlara götürmektedir. Sinan’ın durumuna ise ikinci soru daha yakışır gibidir. Sinan bu kasabaya, bu insanlara büyük gelmektedir ve tam da bu büyüklüğünden ötürü bu kasabayı terk edeceğine bizi hiç inandıramamıştır. Az önce de bahsettiğim gibi ötekindeki eksikliğe hiç tahammülü olmayan Sinan’ın bu duruma dair ilk tecrübeleri annesinin gözündeki babasından olsa gerek. Anne Asuman her fırsatta İdris’in kendi hayatını heba ederken ailesini hiç düşünmediğini ifade eder. Geçmişte hayatında okul müdürü, müfettiş gibi önemli insanlar olan İdris artık hafta sonlarını köyde tarlada susuz bir kuyuyu kazmakla geçiren, kazandığı parayla borçları dahi ödeyemeyen ve Asuman’ı çalışmak zorunda bırakan bir adamdır. Babasına yönelen bu eleştirel dil sadece annesiyle de sınırlı değildir. Dedesinden kasaba esnafına herkes babasında eleştirilecek bir şeyler bulabilmektedir. İdris kendi babasının gözünde dahi hayaller peşinde koşan, su olmadığını avucunun içi gibi bildiği tarladan su çıkartmaya çalışan bir avaredir. Bu eleştirilere şahit olarak büyümenin akla getirdiği ilk etki kişinin kendisinin eksik kaldığı durumlarda, bu eleştiriyle karşı karşıya kalabileceğine dair kaygısı olacaktır. Ancak bu kaygının içinde büyük bir fırsat da vardır: Eğer Sinan çok iyi tanıdığı babası gibi olmazsa bu eleştirilerden sıyrılabilir ve annesinin gözünde “tam” olabilirdi. Benliğinin tam da bu alanda kurmuş gibi gözüken Sinan bir taraftan annesinin onaylayabileceği kocaman adam olmak için elinden geleni yapmış, diğer taraftan da annesinin bu eleştirel sesinin ona dönmemesi için bu sesi hep ötekilere yansıtmıştır: Sinan baltalara sap olma konusunda babasından çok da ileri gidememiş olmduğu gerçeğiyle yüzleşmek yerine babasındaki eksiklikleri dile getirmektedir; aynı kitabını bastıracak bir yayıncı ya da sponsor bulamamanın yaratacağı hüsran ile uğraşmak yerine bir yazara –ona ihtiyacı olmasına rağmen– acımasızca saldırması gibi. Sinan’ın babasına benzemeye dair kaygısı öyle yoğundur ki, ona benzediğini hissettiği durumlarda neredeyse gerçeklikten kopuk tepkiler verebilmektedir. Ona beceriksizliğini, yetersizliğini hatırlatan herkese ve her şeye tüm gücüyle saldırması bu babaya benzeme kaygısıyla oldukça örtüşmektedir. Yine Sinan’a sorsak babasıyla ak ve kara gibi farklı olduklarını söylerdi muhtemelen. Babasının otoritesini tanımayan Sinan annesinin hayalindeki adama benzemek için elinden geleni yapmaktadır. Annesiyle bir olma arzusuna dair en somut veri babasının köpeğini satıp o parayla bastırdığı kitabının kapağına yazdıklarıdır: Her şey senin sayende ve senin için anacığım benzeri bir not yazmıştır kitabının başına ve annesinin yüzünde o gururlu, mutlu ifadeyi görmeyi başarır. Tüm bu karmaşa tam da bu ifade içindir; Asuman Sinan’ın büyük bir adam olacağına inanmaktan Sinan için deli dediklerinde bile vazgeçmemiştir. Bir nevi Sinan’ın babası gibi olmadığını, onun arzusunu gerçekleştireceğini bildiğini ifade etmiştir annesi. Ancak bütün olmaya, bir olmaya bu kadar yakın oldukları bir anda Asuman’ın İdris için söylediği şefkat dolu sözler böylesine kutsal bir ânı kirletmeye yetmiştir. Sinan’ın annesinin gözündeki babayı görebildiğini anlarız bu diyalogdan; Sinan için oldukça sarsıcı olmuştur bu karşılaşma. Asuman’ın yıllar önce de olsa İdris’in yaptıklarından etkilenmiş ve onu koruyor olduğu gerçeği; kısacası annesinin gözündeki babasının tümden kötüden oluşmuyor olması, Sinan için kendisinin de mutlak iyiden oluşmadığı anlamına gelecektir. Böylece Sinan’ın kendi hikâyesindeki gerçeğe teslim olmaktan başka bir seçeneği kalmamıştır artık. Bu yenilginin ardından askere gider; otoriteyi madara eden kocaman bir Sinan’ın artık o kadar da güçlü olmadığının habercisidir sanki askerlik. Askerden döndüğünde “babasından kurtarılmayı bekleyen” annesinin kitabını okumadığını görür. Hatta annesi kalan kitaplarının kalorifer odasında küflenmesini pek önemsememiştir bile. Zaten kitapçıya verdiği kitaplarından biri bile satılmamıştır. Sinan’ın gerçeklikle teması arttıkça bir tarafının öldüğünü hissederiz. Geçmişte bu şehre bu insanlara büyük geldiğini her an hissettiren Sinan, babasının yanına gittiğinde iki seçeneği olduğunu söyler: Ya –gibi– doğuya öğretmen olarak atanacaktır ya da kasabada bir iş yapacaktır ve her iki durumda da gençliği heba olacaktır. O ana kadar babasının yetersizliğinden şüphesi olmayan Sinan artık en iyi ihtimalle en fazla babası kadar olabileceğini ifade etmişti. Bu ölümün ardından belki de ilk kez İdris’in içindeki iyiyi görme şansına erişir Sinan (ve filmi izleyen bizler). Babası kitabını okuyan tek kişidir ve kendisi ile ilgili eleştirileri büyük bir olgunlukla karşılamıştır. Babasını öldürüp kral olamayacağını anlayan Sinan için tek yol babasıyla özdeşim kurmak ve onun varlığını “tanımaktır” artık. Sinan’ın kendisinin mutlak iyiden oluştuğuna dair inancının bu ölümü ve kendindeki kötünün de farkına vardığı yeniden doğumu eş zamanlı olarak aynı yerde gerçekleşir. İçerisinde su olmayan bir kuyuda...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR