Ahmet Hamdi Bey’le Buluştum
3 Mayıs 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Ahmet Hamdi Bey’le Buluştum


Twitter'da Paylaş
0


 

Geçen hafta, Ahmet Hamdi Tanpınar’la bir söyleşi yaptım. Rüyada mıydım, yoksa rüya ile hayal arasında mı, bunun önemi yok. Önemli olan, Tanpınar’la hafta başlarında sakin olan AVM’lerden birindeki bir kafede buluştuğum. Onu benden önce gelip büyükçe bir dekor aynasının arkasındaki bir masada oturmuş beni beklerken buldum. Aynanın arka yüzünden bana bakar gibiydi. Kendisini fotoğraflarından tanıyorum, dönemine uygun, kravatlı ve takım elbiseli. Bense hipster giysilerimle jilet gibiydim. Oturur oturmaz birkaç kibarca sözden (uzak yoldan geliyordu) ve kahvelerimizi ısmarladıktan sonra hemen konuya girdim.

Öncelikle, sizin 21. Yüzyılda yeniden popüler olduğunuzu söylemek isterim. Adınıza sevindirici. Bu duruma ne dersiniz?

Yaşadığı dönemde hakkı yenmiş yazar ve şairlerden biri olarak bundan memnunum. Öte yandan olağan da karşılıyorum: Sanat, daima ölümlerle ayakta kalan bir insan uğraşıdır.

Sizi kırmayacaksa şunu sormak isterim: Şiirinizin, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’inki kadar olamadığını ölümünüzden sonra yazanlar çıktı. Bu eleştirilere bir sözünüz var mı?

Yahya Kemal öğretmenimdir. Gelenekle modernin sıradağları arasında tırmanması zor bir dağdır. Ama, ona benzemeyi hiç düşünmedim. Ben artık adımını modernliğe atmış olan bir çağda doğdum ve yaşadım. Şiirim ve nesrim, ışığını dönemimden alır. Ahmet Haşim’e gelince: Yarattığı güzelliği severim ama, sembolizmi sevdiğimi söyleyemem. Sembolizm iyi ama, nasıl diyorsunuz, nereye kadar, öyle değil mi? Ben hep kendim olmaya çalıştım. Kendi yolunu arayan bir şair oldum. Üslupta da, şekilde de. Dil maddesini bir simyacı gibi değiştirip değerli şiire dönüştürmek başlıca çabam oldu.

Geleneğe de önem verdiniz.

Doğru. Ben duygu yönünden Doğulu, akıl yönünden Batılıydım.

Buraya gelirken hakkınızda birkaç yazı okuduğumu gizlemeyeceğim. Kendi şiirlerinize karşı ihanete varan söylemleriniz olduğunu biliyorum.

Mektuplarımda maksadımı aşan ifadelerim olmuştur. Bunu, edebi karamsarlığımı olduğu gibi ortaya koyan, naif kişiliğime verin. Şiire olan sevgim –kendi şiirim de bunun içinde– daima her şeyin üstündedir.

İdealize ettiğiniz kadın karakterlerine gerçek hayatta hiç rastlamadığınız için mi aşk konusunda çekingen kaldınız?

Bu soruyu bekliyordum, ama bu kadar erken değil. Gençlikte sabırsız, aşkta ise aşırı sabırsızızdır. Sorunuzu daha sonra yanıtlayacağım. Çünkü, ‘çekingen’ kelimesini, hassasiyetime dokunan başka bir konuyla da ilgili buluyorum. Ölümümden sonra benim ‘mütereddit’ bir şair olduğum yazıldı. Dayanak olarak da yaşarken yazdığım mektuplar gösterildi. Belki aynen bu kelimeyi kullanmadılar, ama şiir yazmada şiirlerimi bitiremeyecek denli kararsız olduğumu söyleyip durdular. Halbuki, şiirdeki kararsızlığım temelsiz değildir. Bir dostuma yazdığım mektupta, “Ne İçindeyim Zamanın” ve “Bursa’da Zaman” dahil, bazı şiirlerimin oturmuş olduğunu, onlara ilişemeyeceğimi söylüyorum. Bu, neyin ne kadar bitmiş olduğunu bildiğimi gösterir. Ben şiirde, hastanın ter basmasıyla fanila değiştirdiği gibi, sözcük ve dize değiştiren biri değilim. Amacım, iyinin de iyisini bulmakla sınırlı oldu.

Sizce bir ressam veya şair kendi eserinin bittiğini nasıl anlar?

Sorunuz, özellikle sanat hayatının başında olanlar için belirleyicidir. Ayrıca, şiirle resmi karşılaştırma bakımından da anlamlı buluyorum. Sanatta, bu iki uğraşın birbirine benzer yönleri vardır. İki tür de, izleyicinin veya okurun zihninde, resimde görünenden ve şiirde söylenenden daha farklı imgeler oluşturabilir. Etkileyicilikleri de buradan gelir. Açacak olursam: Resimde görünenle, şiirde sözcüklere yaslandırılarak ahenkle söylenen, her insanın anılarının sert kabuğunda ve iç dünyasının aynasında yansıyarak, kişisel bir anlam kazanır. Görüneni ve söyleneni, herkes aynı şekilde içselleştirmez. Bu nedenle, sanatı kavrayış bireyseldir. Sorunuza gelince: Bir şiirin veya resmin ‘bittiği’ bilgisi, sanatçının kendisinde olması gerekenlerin en başında gelmelidir. Bu, öğrenilebilir olduğu kadar, sezgiyle de kavranabilir. Yaptığı resmin veya yazdığı şiirin ne zaman bitmiş olacağına her eseri için karar vermek zorunda olan sanatçının, yapıtına sık sık geri dönmesi çok da yadırganmamalıdır. Sanatçının bu arzusu, aşk acısı veya yurt özlemi kadar acı vermese de aynı ulamdadır. Bitirdiğini bilmek, şairi ancak bir sonraki şiirine kadar rahatlatacaktır.

Sizin bu konuda hep ikircikli olduğunuz söylendi.

Demek ki ben, daha fazla acı çekmiş olmalıyım. Artık benim ne düşündüğüm önemli değil. Okuyucu tamamlanmamış şiirlerimi kendince ‘bitmiş’ sayabilir. Resim sanatında örnekleri var. Fırça değmemiş, boyanmamış yerleri olan tuvaller vardır. Bu, çok hızlı çalışan ressamlarda görülür. Yaratıcı enerjileri tükenene kadar yarı bilinçle fırça sallarlar. Sonunda ortaya çıkan resmi, tamamlanmamış görünümüne rağmen, bitmiş sayarlar; böyle bir resimde geriye dönerek resmi yeniden ele almak adeta olanaksızdır. Resmi bozar. Keşke ben de her zaman böyle bir esinle şiir yazabilmiş olsaydım; daha az acı çekerdim.

Ya kadınlar?

Gençliğimde A.ya ve S.ye –gününüzün sözcüğüyle– yürüdüğümü saklamayacağım. Şiirde bile rüya arayan benim gibi bir şairin ‘rüya gibi bir kadın’ı araması tuhaf karşılanabilir mi? Zaman, aşkın gerçeği olan rüyayı bana göstermede kıskanç davrandı. Ben de onu şiirime aldım. Ne demişler: “Hayatın kaybettiği yerde sanat kazanır.”

Teşekkür ederim.  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR